Cinayet Bulmacaları – Fırtınanın Sonu

Nihayet iki çizginin ortasına bırakılan telefona ulaşmışlardı. Ve oyun belli ki daha yeni başlıyordu. Telefon acı acı çalıyordu. Melodisi de ironikti; Don Giovanni’den “Commendatore…” Sherlock büyük bir soğukkanlılıkla telefonu açtı. Bu hâli açıkçası hiç de normal sayılmazdı. Hoş, bu olaylar silsilesinde normal bir şey bulmak da imkânsıza yakındı ya, her neyse…

-Başarmanıza çok sevindim eski dostum! Ancak, madem benim planlarımı bozmayı seviyorsunuz, o hâlde sonuçlarına da katlanmak zorundasınız. İkinci görevinizi söylüyorum; telefonu da yanınıza alacaksınız ve Pendik’te Arnavut Çıkmazı’nda 21 numaralı eve gideceksiniz. Şu anda saat iki… Tam üçte orada olmanız gerek. Yetişebilirseniz size bıraktığım soruya hemen ulaşırsınız. Yetişemezseniz birazcık zorlanacaksınız. Saffet Beyi de yol arkadaşınız yapıyorum. Onun arabasıyla ve aynasızların refakati olmadan adrese gideceksiniz. Sorunun yazılı olduğu notu bulduğunuzda telefona kaydettiğim numaraya cevabı mesaj atın. Ben de bombayı etkisiz hâle getireyim…

-Peki neden? Tüm bunları yapsak bile benden intikamını almış olamayacaksın ki!

-Ben, senden intikamımı çoktan aldım sevgili Holmes! Sadece sen henüz bunun farkında değilsin…

Saffet Bey endişeliydi ve gerginliği yüzüyle sesine yansıyordu:

-Cuma günü, üstelik yol bakım çalışması varken, hem de benim külüstürle biz nasıl Pendik’e vaktinde ulaşacağız ki?

-Yola koyulalım Müdür Bey, şu anda o avcı, bizse avız. Ve av, avlandığının farkındaysa henüz av olmamış demektir…

Elbette Saffet Bey Sherlock’un sözlerinden hiçbir şey anlamamıştı.

Belirtilen adrese vaktinde varabilmek için bir sürü trafik kuralını çiğnemişlerdi ama yine de hedeflerine saat tam üçü on iki geçe ulaşabilmişlerdi. Adreste belirtilen ev bir gecekonduydu. İki odalı, eşyalı, nispeten temiz ama oldukça sıradan bir ev… Kapı kilitli olmadığından içeriye kolayca girdiler. Sherlock’un ilk fark ettiği şey, karşılarında bulunan vazolardan birinin içine gizlenmiş bir mini kameraydı. Evet, izleniyorlardı. Belli ki suçun Napolyon’u hiçbir şeyi şansa bırakmaya niyetli değildi.

Soğukkanlı dâhimiz, sessizce kırmızı bir koltuğa oturdu. İki elinin parmaklarını birleştirip garip bir transa girmişti ya da öyle görünüyordu. Saffet Bey ise her tarafı didik didik etmekle meşguldü.

Bir taraftan da aklının bir köşesinde “ya bombalardan biri buraya yerleştirilmişse” fikri oynaşıp duruyordu. Çekyatların altına, içine özenle baktı kahraman yardımcısı. Duvarlardaki tabloların arkalarına, iki odada da bulunan guguklu saatlerin arkalarına, vitrinlerin içine. Halıların altına, döşemelerin içine, hatta tuvaletin klozetine bile. Ama yoktu işte. Dakikalar dakikaları kovalamış, odadaki rutubet kokusuna Saffet Beyin ter kokusu daha bir karışır olmuştu. Sherlock ise hâlâ trans hâlinde, sanki bir şeyleri beklermiş gibi bir tavır içindeydi. Artık iyice yorulan Emniyet Müdürü, nihayet yol arkadaşının durumunu fark etmişti. Üstelik evin içinde bir tek Sherlock’un oturduğu koltuğun altını arayamamıştı.

-Sherlock, gözünü seveyim kendine gel! Belki binlerce insanın hayatı söz konusu. Ama sen fiesta derdindesin. Bu adamın bizi yenmesine izin mi vereceksin?

Sherlock, gözleri kapalı olduğu hâlde konuşmaya başlamıştı:

-Saat kaç Müdür Bey?

-Saat mi? Nerden çıktı şimdi bu? Dörde geliyor. Niye ki?

-İyi dinleyin dostum, birazdan bize bırakılan not ortaya çıkacak. Sessizce, iyi dinleyin…

Saffet Bey, yine bir şey anlamamıştı. Ama anlaşılan o ki dâhi yoldaşının bir bildiği vardı. Ve hemen sonra sessizliği guguklu saatlerin gürültüsü bozdu. Saatlerden, salonda bulunanının içinden bir kuş çıkmıştı. Alman yapımı bu saati fark etmemek pek de Sherlock ayarında bir zekâ için mümkün sayılmazdı. Kuşun üzerindeydi not ve gereksiz de olsa Saffet Beyde bir rahatlamaya neden olmuştu. Nihayet gizem çözülecekti ya da avlardan en kendinde olmayanı öyle zannediyordu. Notta yine bir bilmece vardı ve tabii ki Sherlock’un çözmesi gerekmekteydi. Bilmece şöyleydi:

Ahmet, Metin’in yalancı olduğunu iddia ediyor.

Metin ise Betül’ün yalancı olduğunu söylüyor.

Betül ise hem Ahmet’in hem de Metin’in yalancı olduğunu söylüyor.

Ahmet, Metin ve Betül’ün tamamen doğru ya da yalan söylediğini düşünelim.

Peki, bu üç kişinin arasında sizce kim doğruyu söylüyor?

-Bu nasıl bilmece Allah aşkına Sherlock! Uğraştığımız şeye bak!

Benim kafam durdu, sen dümene geç de bitsin bu zulüm!

-Şu telefonu bana verir misiniz Saffet Bey?

Sherlock, hızlıca bir numara çevirdi. Ve kısa bir soru sordu: “İşlem tamam mı?” Aldığı cevap hoşuna gitmiş olacak ki yüzündeki o müstehzi gülüş geri gelmişti. Suçlular yakalandı Müdür Bey. Haydi, merkeze geri dönelim! Elbette Saffet Bey yine bir şey anlamamıştı.

-Nasıl yani, bilmeceyi çözmeyecek miyiz?

-Ben bilmeceyi çözeli çok oldu dostum! Haydi gidelim, kim avmış kim avcıymış görelim…

Hızlıca Emniyet Müdürlüğüne geri dönmüştü iki dava yoldaşı! Moriarty ve sadık yardımcısı Albay Sebastian Moran çoktan demir parmaklıkların ardına tıkılmışlardı. Hemen nezaretin önündeyse büyük gülümsemesiyle Doktor Watson onları bekliyordu. Ve tabii Saffet Bey olan bitenden hâlâ bir şey anlamamıştı.

-Açıklayayım dostum! Zaten yorgunsun, seni daha fazla yormayalım. Aslında evime girdiklerini öğrendiğimde her şeyi anlamaya başlamıştım. Evimin şifresini çözen elbette Bay Moriarty’di. Ancak üç gün boyunca evimde gizlenen, sonra da Doktor Watson’ı yaralayan Bay Moran’dı. Yoksa moron mu demeliydim; bilemedim şimdi! Evde Afgan tütünü kokusu aldığımı söylemiştim. Moriarty sigara içmez. Ama Albay tam bir keştir. Afgan tütünü müptelası tanıdığım tek insan. Amaç Watson’ı devre dışı bırakmaktı. Bu vaka ile ilgilenemeyecek hâle getirmek. Onu ayakaltından çekince ben yalnız kalacaktım. Aynı anda iki yerde birden olamayacağım için kaybeden ben olacaktım. Moriarty’i ilk yakaladığımızda hemen bütün serveti ne de el koymuştuk. Bu büyük servet, isimleri gizli tutulan birtakım fonlara aktarılmıştı. İşte Moriarty bu fonların peşindeydi. Zira eski gücüne kavuşabilmesi için eski servetine de kavuşması lazımdı. Güç eşittir para formülü suç dünyasının Amentüsüdür Müdür Bey!

İşte bu fonların listesini Betül Hanımın öldürülerek giriş kapısına asıldığı kanıt bölümüne koymuştum ben. Dehlizin şifresini kütüphanemde buldular. Sonra Bay Sebastian, zavallı memureyi öldürdü, düzenekleri hazırladı ve kendini kanıt bölümüne kilitledi. Bizler Moriarty’nin kurduğu oyun için koştururken, bu sadık av köpeği de fonların listesiyle dehlizden elini kolunu sallayarak çıkacaktı. Ancak, hesap etmedikleri tek şey, benim onların planlarını çoktan anlamış olmamdı. Ben, dehlizden polis kılığında geçeceklerini düşünüyordum. Oysa onlar bir can alarak ve bomba tehdidiyle iş görmeye çalıştılar. Doğrusu bu kadar vahşi bir planı hiç ummamıştım. Bu yüzden çok üzgünüm. Neticede Bay Moron, fonların listesiyle birlikte doğruca efendisi Moriarty’nin yanına koşmuştu. Bilmediği şey ise, onu Watson’ın ve 50 kadar sivil polisin profesyonelce takip ettiğiydi. İşin en ironik yanı ise neydi biliyor musunuz? Bu iki suç makinası, fonların listesi diye, İngiltere yarışlarında birinci olan atların ve sahiplerinin listesini almışlardı kanıt bölümünden. Herhâlde gerçek listeyi ulaşılabilecek bir yere koyacak değildim dimi? Çünkü fonlar yemdi. Ben avcı ve bunlar da av…

Sonunda suç dünyasının Napolyon’u, kanun dünyasının efendisine mağlup olmuştu. Böylelikle büyük fırtına dağılmış ve güneş daha bir güzel parıldamaya koyulmuştu…

Peki ama Moriarty’nin sorduğu bilmecenin cevabı neydi?..

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.