Dünya Gözüyle

Bu şekilde ölmemeliydim. Bir ideal, bir kahramanlık hikâyesi olmalıydı içinde. Yanakları ıslatan gözyaşları, sevinç değil keder akmalı ve daha görmeliydi gözlerim, duymalıydı kulaklarım. Erkenden veda edişime sitemli sitemli bakan bir gül olmalı ve açmalıydı göğsümde. Akşamdan sabaha, her gün, her mevsim… Ve ben, yaşamalıydım henüz; girip bir masalın içinde. Böyle bir anda kim vurdu ya gitmemeliydim. Ben de birçokları gibi sonumun biyolojik sebeplerden olmasını isterdim açıkçası, onun için ölümden korkmuş biri olarak hep ondan uzak durmaya çalıştım. Çünkü yaşama isteği ile doluydum. Kendime kondurmasam da önünde sonunda öleceğimi biliyordum.

Benim için olağan bir günün sabahıydı bugün. İşe gitmek için aracımla her gün kat ettiğim yolda ilerliyordum. Belediyenin tam önünden geçtiğim esnada solladığım kırmızı arabadakiler, onları geçmemden rahatsızlık duymuş olmalılar; dik dik bakışlarına ve el kol hareketleri ile camı açıp laf atmalarına canım çok sıkılmıştı. Ama oralı değilmişim gibi davranarak yoluma devam etmiştim. Bal rengi pantolonumu ve bal rengi dirsek yaması olan beyaz gömleğimi aynı anda ne zaman giysem başıma kötü şeyler geliyordu hep ama bu kadarını beklemiyordum doğrusu. Şerit değiştirmek için sinyal verip aracımın direksiyonunu sola kırmaya çabalarken içerisi sıcacıktı. Camlar hafiften buğulanmış, silecekler düşük ayarda çalışıyordu. Radyoda, kadife sesli Frank Sinatra her zamanki gibi kendinden gayet emin “My Way” parçasını seslendirirken ben, zevkten kendimden geçmiş hâlde şarkıya eşlik ediyordum.

“Ve şimdi sona yaklaştım… Ve böylece son perdeyle karşı karşıyayım… Sevdim, güldüm, ağladım… Kaybetmekten payımı fazlasıyla aldım…”     

Bu arada, gökyüzü ruhumu karartan mor bulutlar ile doluydu. Yağmur iyiden iyiye şiddetini arttırırken, hayallerim de başımın üstünde bir bulut gibi benimle birlikte geziniyordu. Yanından geçtiğim bu yerleri düşünüyordum; kalabalıklarında boğulduğum bu şehri, beni yoran çarpık çurpuk mimarisini, sıkış tepiş trafiğini, daima koşarak yaşamak zorunda olmayı, yüksek minarelerini, kapalı çarşısını, koca koca çınarlarını, tek düze AVM’lerini… Hepsinin yanında, yöresinde gezinen gölgelerim vardı. Hâlâ oradaydılar ve yüzlerine yapışmış hüzünlü bir ifade ile bana bakıyorlardı.

Birkaç dakika sonra kırmızı araba tekrar yanımda belirip, herkesi tehlikeye atacak bir sprint eşliğinde uzunca bir korna çalarak geçip gitti. Az kalsın önümde seyreden kamyonun altına giriyordum. Sonrasında içime giren bir huzursuzluk, tıpkı anestezi etkisi gibi yavaşça kendini hissettirerek bedenime, tüm bedenime yayılmaya başladı. Adamlar arabada üç kişilerdi sanırım. Sarı cami hizasına geldiğimizde araçlarını aniden önüme kırarak durmamı sağladılar. Bu ani manevra karşıdan gelen bir arabanın onların aracına gürültülü bir şekilde çarpmasına sebep oldu. Henüz olan kaza adamları iyiden iyiye çileden çıkardı. Adeta kapana kısılmıştım. Direksiyondaki şahıs kapısını acele ile açıp bana doğru hızlı adımlarla gelmeye başladı.

Yağmur, olanlara aldırış etmeden duygusuzca yağmaya devam ediyordu. Az ileride bir taksi müşterisini indiriyor, bir çocuk fırından aldığı taze ekmekleri iyice koynuna sokarak koşa koşa evinin yolunu tutuyordu. Adam, tıpkı bir öküz gibi boğazını yırtarcasına böğürüp küfürler saydırıyorken, yanındaki diğer şahıs, fırlayıp bana doğru gelen adamı tutmaya, engellemeye çalıştı. Fakat biraz çelimsiz kaldığı için bu müdahale pek işe yaramadı diyebilirim. Diğer üçüncü kişi yaşça ikisinden daha küçük, çekingen ve biraz da geride kalıp isteksizce, “Sabah sabah nerden bulaştım bunlara!” der gibi diğerlerine yetişmeye çabalıyor ama daha pısırık duruyordu. O anda korkunç bir ürperti kapladı içimi. Çok geçmeden insanlar yağmura aldırmadan kaldırımlara doluşmaya, cep telefonları ile çekim yapmaya başlamışlardı bile. Sosyal medyada paylaşılacak çok güzel görüntüler elde etmeyi umuyor olmalıydılar. Onlar, yani seyirciler doğal olarak olayın sonucunun beklentisi içine girmişlerdi. Dışa yansıyan neşeleri, içine düştüğüm bataklığın ağırlığıyla yarışıyor gibiydi. Bu arada ben, ne yapmam gerekiyorsa onu yaptım; kapıları içeriden kilitleyip kendimce bir koruma sağlamaya çalışarak tabii…

Sanırım düşmekte olduğum uçurumdan kurtulmanın en iyi yolu zamanın dışına çıkmaktı. Zaman soyuttu ve beni içine almadan öylece geçip gitmesini istiyordum. Olan, olacak, herkesi, her şeyi yanına alarak… Ama sanırım şu anda soyutlaşmış, donmuştu her şey, yakamdan tutan iki el varmış gibi beni bırakmıyor, içine çekiyordu.  Aracı kullanan at hırsızı, hapishane kaçkını kılıklı adam, yan camdan yaklaşarak, elini beline attı, silah kabzasını kavrayarak hayvani içgüdüleri eşliğinde namluyu bana doğru çevirdi. Korkudan bir an elim ayağım kesildi. En cesaretli insanın bile benzinin solacağı dehşet verici bir andı. Ruhum bedenimi daha silahı görür görmez terk edip kaçmak istiyordu. Ellerimle başımı kavrayıp, bacaklarımın arasına gömmeye çabalıyorum nafile bir çırpınmayla… Birden etraf grileşti ve manasızlaştı. Bir boşluğa düşmüştüm ve orada sürükleniyordum sanki…

Armstrong’un yerine Ay’a ilk ben ayak basıyor gibiydim. Her yer alabildiğine karanlık… Yıldızların ışıltısı karanlığın içinden göz göz parıltılar saçıyor. Her tarafı yangın sonrası oluşan kül tabakası kaplamış gibi, çok soğuk bir ortam var. İşte diyorum, sonsuzluğun sonu burası olmalı, uzayda sonsuzluk tarifi ne kadar kolaymış, çünkü içindeyim işte, hem de yapayalnız, yeni doğmuş küçük bir ceylan gibi çekinerek ve ürkekçe etrafıma bakınıyorum… Nasıl geldim buraya? Uzay gemisi yok, diğer astronotlar yok, o bilindik uzay kıyafetleri ile tek başıma uzayın ortasındayım, ne gelen var ne giden. Tekrardan kulağımdan giren bu siren sesleri, bu gürültü bir an telaşlı bir atmosferin içinde olduğum hissini verdi. Ağzımda bir maske, kaburgalarımı kırarcasına yapılan baskı, bağrışmalar, “Hadi artık geri dön!” diye bağıran bir kadın. Sancı halkaları içerisinde sinirlerimin bir damar gibi atmasını ve kanımdaki akışkanlığın oldukça yavaşladığını, soluduğum oksijenin ise her geçen dakika düzenli bir biçimde azaldığını hissediyordum. Yavaş yavaş artan felçliğin ağırlığı ve acının uyuşukluğu zihnimi ele geçirmek üzereydi. Zamanın tükendiğini biliyordum artık. Ruhlar diyarı kapısı eşiğinde beklemekteyim, çekiştirmelerden dolayı dizginlerin daha çok gerildiğini hissetmeye başladım. Hangi tarafın “Ben” için daha doğru olacağını anlamaya çalışıyorum, tıpkı sınavda iki şık arasında kalmış bir öğrenci gibiyim. O kapıdan içeri girip girmemek arasında kararsızım, ne içeri adım atmak için acele ediyorum ne de dışarıda kalmak için.

Ne tuhaf, biz küçükken babamın yaz tatilinde abimle bana aldığı iki koyunu, onları beslediğimiz anları ve verdiğimiz isimlerini daha doğrusu abimin verdiği isimleri hatırlıyorum. Birinin adı Yasin, diğerinin ki Gökmen. Galatasaraylı iki futbolcu… Sonra abimi, kayalık bir uçurumun kenarında o iki koyunu otlatırken görüyorum, bir tökezleseler daha göremeyeceğim onları kaygısı doluyor içime. Ardından hepsi gözlerimin önünden uzaklara, karanlıklar arasına karışarak yok olup gidiyorlar. Erdemlerim, inançlarım hayallerim… Duygusal hazlar ve aşkın verdiği acılar ve güzel duygular… Eğlenceler, yemekler, geceler, gündüzler, denizler, martılar, çocukluğumun geçtiği sokaklar, eskimiş kerpiç ev, top oynadığımız boş arsalar, üzüm bağları, uçsuz bucaksız çayırlıklar, çimenler… Evet, hepsi geride kaldı.

Ölmüştüm.

Belki de içinde olduğumuz yanılsamaların en büyüğü, sonsuza dek yaşayacağımızı ummamızdır.

“Günahkâr olarak mı öldüm? Yoksa dindar biri olarak mı? Ya da arada bir yerde miyim? Cennet mi? Cehennem mi? Yolculuğum nereye?” soruları geliyor aklıma ve kesif bir kükürt kokusu yayılıyor etrafa, korkuyorum. Sonra kokusuna bayıldığım taze leylak kokusu geliyor burnuma, mutlu oluyor ve rahatlıyorum. Ardımdan, “İyi bir adam, iyi bir dost!” desinler isterdim ama bunlarda geride kaldı. Başıma gelenler çok ani oldu. Tövbe etme fırsatı bile bulamadım. Kalmaya çalışmanın bir anlamı yoktu artık.

Ruhum belirsizlikler içinde kendi kendisi ile boğuşmayı bırakmıştı artık. Kaldı ki bulunduğum şartlarda en büyük dileğim şuydu; bundan sonra farklı bir evrende, farklı boyutta ve tamamen yeni bir yaşamda var olmak. Belki de yeni bir dünya, yeni bir hayat iyi gelebilirdi bana.

Müslüman İspanya’nın son kralı Boabdil’in şiirindeki gibiydi artık benim için her şey;

“Kulağımı kabarttığımda       

Duyarım çok uzaklardan gelen müziği.

Geçmişten,

Başka zamanlardan,

Artık var olmayan saatlerden 

Ve artık var olmayan yaşamlardan…

     Gömülmeyi beklediğini bilen ruhsuz bir bedendim artık…

Şunlar da hoşunuza gidebilir

YAŞAR

KLASİK YONTMA

Tarifsiz Adımlar

HÜZÜN İSTASYONU

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.