Lisanımı Kaybettim; Hükümsüzdür

Lisanımı kaybettim. Söyleyeceklerim de bundan ibaret değil. Son sözümü önsözümde dillendiriyorum. Sahtekârlar sahte bir kâr peşinde. “Durun, etmeyin” diyemeyecek kadar çekingenim. Arada bazen erkekliğim de tutmuyor değil. “Derinlerine daldığınız ‘sahte’ kuyuların içinden size sadece dünyevî eziyet çıkar” diyorum. Gülüp geçiyorlar. Öyle ya, fildişi kuleler inşa etmek ve o kulelerden “basit” insanların nasihatlerini dinlemek yaraşmaz “efendi”lere. Hırs denilen bir kelimeyle cedelleşiyorum. Bu cedelleşmek kelimesini de cebelleşmek diye kullananlara kendimce “dil dersi” veriyorum. Verdiğim dil dersi bile “hırs” barındırıyor. Ancak hırsımın/hırslarımın yekûnu bu kadar… Yine basit cevaplarla başım belada: “Allah aşkına, başka işin yok mu?” diyorlar. Bir insanın başka ne işi olur? Mesela bir futbol maçında ağız dolusu küfür etmek bir iş midir? Yoldan geçen bir insan hakkında magazinleri kıskandıran dedikodular yapmak iş midir? Ülke kurmak ve onu yıkmak iş midir? Döviz kurları ile gelir-gider hesapları yapmak bir iş midir? Dünün haramını bugün helal bilmek iş midir? Ben Pele miyim yoksa Hitler mi? Ekonomist miyim yoksa dergâh ereni mi?  Dedim ya, insan lisanını kaybedince işini de kaybediyor.

Birçok film repliğine konu oldu belki, belki de bazı şiirlerin en kadim imgesi ama ben de kullanacağım: “Ölüm var!” Her lisanda soğuk olan bir kelime bu; ölüm. Diğer lisanlarda nasıl yazılır bilmiyorum. Ben İngilizcesine de ölüm diyorum. İngilizler kırılmasın! Dil bilmiyorum. Bazen garip işler de edinmiyor değilim kendime. Bir gün Samsa ile bir gün Raskolnikof ile muhabbet ediyorum. Saatlerimi ayarlarken Hayri İrdal ile aram iyi. Gerçi o da bıraktı sonra bu işleri. Adrenalin dolu bir tarafım da yok değil. Gülsarı’ya binip Orta Asya bozkırlarında dolandığım da doğrudur. Onun da devamı gelmedi. Gülsarı’ya da kıydılar iyi mi!.. Kendimi çok kötü hissettiğim zamanlarda Turgut Özben’i arıyorum. Böylece kendimi daha da kötü hissediyorum. Daha doğrusu kendimi kötü hissettiğimin hazzını duyuyorum. Şimdi bunlar iş mi? Değil. Ama zaten “Bu ülkede kimse istediği mesleği yapamıyor” diyen sosyologlar yok mu? Siyasetçi miydi onlar? İnsan lisanını kaybedince kavramları da kaybediyor.

Hazır sonbahar gelmişken arabesk dinleyeyim” diyorum, olmuyor. Duyguların bodoslama sömürüsüne de isyanım var. “İsyan”ın sanatı arabesk ama uyuşamıyoruz. Hatta arabesk parçalara arada bir güldüğüm de olmuyor değil. Dönüp dolaşıp şairleri şairliklerinden utandıran türkülerde buluyorum kendimi. Hak verilmeli bana. Birazcık felsefeden anlıyorsak türkü dinlemek en kutsal görevimizdir. Bu topraklardan yakın zamanda filozof çıkmadı. Ama -bence- filozofları da kıskandıracak türküler yazıldı. Saz desen, kültür kodlarımızda var. Herhâlde bu “işim” yadırganmaz… Esas sorun da burada başlıyor. Adam sazı konuşturuyor, sözü konuşturuyor, gönlü ihya ediyor. Sen ömrünü adasan, “Lambada titreyen alev üşüyor” diyemiyorsun. Aynı kelimeleri kullanıyoruz fakat birisi kelime mimarı, birisi kelime amelesi. Evet, bu tamlama güzel… Biz kelime amelesiyiz. O kelimeleri alıp asra damga vuramıyoruz. Ama gönlüyle yazan-söyleyen asrın idrakına demirliyor. Bir daha da unutturmuyor kendini. Kelimeler insana yük olup “lakırdı”ya dönüşünce “mânâ” da kayboluyor.

Kütüphaneleri yaşam alanı hâline getireyim” diyorum. Uğrayan yok. “Az insan çok huzur!” çizgisinde cümleler kursam da insan insana her zaman muhtaç. Kütüphaneler sessiz. Yaşam ibaresi yok. Aslında mezarlığa da benziyor. Ancak bu mezarlıkta herkesle sohbet etmek mümkün. Belki de bu yüzden kaçıyor insanlar. Ölüyle konuşulur mu yahu? Ben de diyorum ki en çok ölüyle konuşulur. Ben bu dünyada “yaşayan”lardan bir şey anlamadım. En çok çocukken anlar gibi oldum. “Keşke büyüsem de anlasam, galiba küçük olduğum için anlayamıyorum” diye düşünürdüm. Büyüyünce hiç anlamadım. Hiç kimse birbirini anlamıyormuş. Onu iyi anladım.

Lisanımı kaybettim: Hükümsüzdür. Anlaşılmamak veya anlamamaktan şikâyetim yok. İsyanı da yok. Türkü dinleyip kitapla dertleşengillerdenim. Susuyorum. Çok konuşmanın kalbe zararı varmış. Doktorlar söylemedi, ben uydurdum. Yaşadığım hayal dünyası, arkadaşlıklarıma yansıyor. Kin sevmiyorum. Sevemediklerime bile kinlenemiyorum. Adına postmodern denilen çağın, postu modern olmayan bir ferdiyim. Eskiden anla-y-a-bildiğim insanlarla oynardım. Şimdi kimseyi anlamadığımdan kelimelerle oynuyorum. Yazımda yazım yanlışı yoktur. Üzerinde oynanmış kelimeler vardır. Almayın eğlencemi elimden: Tek eğlencemi… Ben bu asrı tanıdım. Kazandığım tek şey var: Lisanımı kaybettim.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

6 thoughts on “Lisanımı Kaybettim; Hükümsüzdür”

  1. Okuduğum her cümle beni heyecanlandıran bir yazı kaleminize, yüreğinize sağlık sayın hocam 🇹🇷🌼🙏👍

  2. Sizin öğrenciniz olduğum için gurur duyuyorum hocam. 4 yıl boyunca sahip çıkmamız gerek değerlerimizi, unuttuğumuz kültürümüzü, bıkmadan usanamadan anlattınız bu konular içinde de en çok dil konusuna değindiniz ve değinmeye de devam ediyorsunuz tüm emekleriniz için teşekkürler hocam…

    1. Fahri’m, duygulandırdın beni, çok teşekkür ediyorum.

  3. Kaleminize sağlık İsmail Bey, bu ay en sevdiklerimden oldu satırlarınız…

    1. Ne güzel… Hala bir yerlerde okunuyor olmak kadar mutluluk verici bir şey yok. Çok teşekkür ediyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.