BOŞ ARSA

Yakınlarda bir yerde, kendisini günü aydınlatma görevlisi zanneden horozun teki, gırtlağını yırtarcasına ötüp duruyordu. Babaannem de yarı uykulu beddualar saydırıyordu peş peşe,  “Ooyyy, boyu devrilesice!..” Sonra hiçbir şey olmamış gibi diğer tarafına dönüp devam ediyordu uyumaya.

Bu arada güneşin bin parçaya bölünmüş aydınlık ve gülen yüzü, pencerede asılı ince tüllere aldırış etmeden doluşuyordu yattığımız odanın ortasına. Karamsar biri, “Ne var bunda, ne farkı var önceki sabahlardan?” diye sorabilirdi. Yoktu gerçekten. Ama ben, karamsar biri değilim işte.

İlkbaharda yeni doğmuş şaşkın bir kuzuyum. İsteğim, çayırlıklarda hoplayıp zıplamak, “melemek”. Koşup yuvarlanmak,  sonra yine “melemek”. Bilmediğim her şeyi koklayıp tanımak… Ve bir türlü durmayan zamanın, akıp gittiği nehre atlamak, onunla birlikte çağlayıp gitmek…

Ha, bu arada okulda öğlenci olduğum için okul saatine kadar sokakta oynamama izin veriliyor. Ödevlerimi bitirmem şartı ile tabii… Annemle anlaşmamız böyle. Bazen ödevim olduğu hâlde, olmadığını söyleyip fırlıyorum yine de sokağa… Babaannem, küçük olduğum için alışkanlık yapmamam şartı ile sağ ve sol omuzlarımızda durduğunu söylediği meleklerin bunları, günah yazmayabileceğini anlatıp inandırıyor beni de buna… “Umarım haklısındır babaanne…”

Sokağın hemen başındaki evimiz, beyaz boyalı, tek katlı ve çinko çatılıdır. Yağmur, her yağdığında çatıyı döven damlaların sesini dinlemek mutluluk verir babaannem ile bana. Kendimizi, o anlarda evimizin içinde çok güvende hissederiz. Yola bakan pencerelerimizin önünde, annemin büyük bir hevesle yetiştirdiği ve her gün dakikalarca konuştuğu rengârenk pencere önü çiçekleri; gülümseyip selamlarlar gelen geçeni…

Hemen karşımızda, babaannemin dediğine göre altmış yıllık komşularımız olan Cemile Teyzelerin, önünde mor üzüm asması olan iki katlı evleri vardır. Babaannem Cemile Teyze’yi sürekli över. Onun çok iyi bir komşu olduğunu, kendisinden çok başkalarının iyiliğini istediğini ve böyle insanların bu zamanda fazla kalmadığını söyler durur. Cemile Teyzeleri geçince bizimkilerin baba dostu dediği Erdalların tek katlı evi çıkıyor karşımıza…

İşte bu evin hemen bitişiğinde kare şeklinde boş bir arsa var. Bir tarafı yola cepheli, bir tarafı tek sıra kavak ağaçları ile çevrilidir. Öbür iki tarafı ise diğer bahçelere dikenli çalılıklar ile sınırdır. Evet, biz bu mahallenin çocukları,  o boş arsada oynuyoruz oyunlarımızı…

Arsaya vardığımda iki adamın belirli yerlere kazıklar çaktığını ve bunları iplerle bağladıklarına şahit oldum ilk önce. Üç adam daha vardı. Onlar, kazma kürekleri ellerinde, ip gerenler işlerini bitirsin diye bekliyordu sanırım… Ardından, bir kamyon, dökülmüş ince kum tepeciğini ve üzerinde neşe ile zıplayıp kıç üstü oturma oyunu oynayan altı yaşında ki sarışın ikizler Seda ve Eda’yı… Yine bir kamyon kadar özenle indirilmiş gibi görünen ama birkaçı kırılmış kırmızı delikli tuğlaları, ayrıca bazı yerleri paslanmış inşaat demirlerini… Daha önceden kullanıldıkları belli olan eski tahtaları, kalasları… Ve kalasların üzerine oturan mahallemizin çocuklarını…

Çocuklar oldukça mutlu görünüyordu… İnsanın hoşuna giden tatlı bir esinti ile kavak ağaçlarının yaprakları hışırdıyordu.

Neler oluyordu mahallemizde?

Heyecanla kalasların üstüne çıktım. Tıpkı açık hava tiyatrosu seyircileri gibi olanı biteni izlemeye koyuldum…

Yoldan, önce, tozu toprağa katan karpuz yüklü at arabası geçti. Sonra, üstünde çizgili örtüsü ile ağzını burnunu kapatarak hızlı hızlı genç bir kadın… Bu, oydu. Mahallemizin, hakkında en çok konuşulan kadını. Aynen şöyle şeyler: “Bakışları, insanın içine işleyen kadın. Bu mahallenin yabani otu… Bu eski mahalleye, bu evlere, bu tozlu yollara, bu ağaçlara, cılız cılız akan bu kurbağası bol dereye… Buraların kadını değil o…’’ Kederler içinde kıvrandığı o kadar belli oluyordu ki… Gözünün önünde durana bakıyor sanılırdı. Ama o, uzaklara, kocaman bir denizin sonundaki ufka bakıyordu sanki… Kırgındı birilerine. Ama küs değildi kimseye… Yüzünde, boş boş bakan tatlı bir tebessümü vardı… Onun hakkında kötü konuşan yoktu. Hatta saygı bile duyuluyor denilebilirdi. İnsanlar onu çok güzel ve özel buluyordu bence…

Birkaç dakika sonra Karga Amcam ile bizim Erdal’ın dedesi geldiler meraklı izleyiciler arasına. Ha, bu arada babamın amcası olur Ali Amcam… Karga gagasına benzeyen burnu olduğundan, babamlar ona “Karga Amca” derler… Karga Amcamın, bembeyaz saçı ve sakalı, gömgök boncuk gözleri vardır. Çok sigara içmekten ağzının kenarındaki, eskiden beyaz olan sakalı, bıyığı sararmıştır… Babamların dediğine göre Karga Amcamın ileri derecede prostatı ve kasığında da fıtığı varmış. Eliyle ha bire kasığına bastırması fıtık, sık sık tuvalete gitmesi de prostat yüzündenmiş… İyi bir üzüm yetiştiricisidir Karga Amcam… Ve bir dönem de şarap üreticisi. Ama dendiğine göre, son yıllarda şarapçılığı bırakıp meyve suyu işine yönelmiş artık. Bizim mahallede hemen herkesin bir üzüm bağı vardır ve bu yörenin en iyi “Öküz Gözü” cinsi üzümleri bu bağlarda yetiştirilir.

İnşaatın temelini kazmaya henüz başlamış olan işçilere, laf olsun diye, “Bu baştan değil de öbür baştan başlasaydınız” diye öneride bulundu Erdal’ın dedesi. Bu öneriye, işçilerden önce, ilk itiraz Karga Amcamdan geldi. Bir dünya şey bilen Karga Amcam. “Güneş’in hareketini göz önüne almanız lazım” dedi ilk önce ve sonra ekledi, “Çünkü ilerleyen saatlerde güneş ışınlarının daha dik ve yakıcı olacağını unutmayın.” Bunları işçilerden çok Erdal’ın dedesine anlatıyor gibiydi. Ve işçilere sesini duyurmaya çalışmak için daha yüksek sesle devam etti, “Sıcağın işinizi zorlaştıracağını unutmayın bence” diyerek yüzündeki sayısız kırışıklıkların kendisine kattığı yaşlılığa güvenerek tespitini yaptı. Elini ceketinin cebine daldırarak tütün tabağını çıkarttı. Erdal’ın dedesine doğru elindeki tabağı salladı.  Ve şehvetli şehvetli, “İşte, benim en iyi dostlarım; birincisi cigara, ikincisi çay” dedikten sonra, içinden önceden sardığı bir dal sigarayı alıp çakmağıyla yaktı. Ardından tabağı, yanındaki ihtiyara uzatarak ona da ikram etti. Erdal’ın dedesi, istemediğini belli edercesine yüzünü ekşitti. Ve “Yapma be Ali Dayı, çay neyse de tütünden dost mu olur? Allah aşkına” dedi. Bu arada Karga Amcam işçilere, “Biraz daha derine inerseniz su çıkacak ona göre” diye bir öngörüde bulunma ihtiyacı duydu. İşçilerden biri ters ters baktıysa da amcam oralı olmadı. Sigarasından derin bir nefes çekip dudağına yapışan tütün parçasını “Tııpp…” diye bir ses ile tükürdükten sonra Erdal’ın dedesine dönerek, “Tütünden daha zararlı olan şey nedir biliyor musun?” diye sordu. Sonra Erdal’ın dedesinin cevaplamasına fırsat vermeden “Tembellik” dedi. “Tembellik mi?” diye tekrarladı Erdal’ın dedesi anlamsız bir yüz ifadesiyle.  “Tembellik ya… Bu hayattaki en zararlı ve tehlikeli şey tembelliktir,’’ diye yineledi Karga Amcam ciddi bir tavır ile…

Ardından ince kumda kıç üstü oturma oyunundan sıkılıp takla atma oyununa dönen çocuklara doğru “Kumu dağıtmayın yavrum, geçin kenara akıllı uslu oturun” deyip gözleri ile bizleri işaret etti. Bu da bizim akıllı uslu oturduğumuz anlamına geliyordu ki öyleydik gerçekten…

Birden kulaklarımızı tırmalayan o ses ile dikkatimiz dağıldı. “Osman, Osman hemen eve geliyorsun…” Osman, Karga Amcamın uyarısına kadar ikizler ile beraber kumun üstünde taklalar atarak zevkten, çamur bulmuş su aygırı gibi debelenip duruyordu. Birden gökyüzünden inen melek saflığına bürünerek “Ne oldu anne?” diyebildi… Karşıdan şiddetli bir haykırış daha geldi Osman’a doğru: “Çabuk eve gel dedim sana! Sonra, elindeki sopayla söylene söylene ipte asılı olan karmakarışık desenli kırmızı halıya; “Pat! Pat!” diye vurmaya koyuldu. Bu arada Osman, sağırlık oyunu oynamaya başladı… Ve bunu okul saatine kadar sürdürecekti anlaşılan… Haklıydı. Zira bu eğlenceyi bırakıp gitmeye hiçbirimizin niyeti yoktu…

Birazdan, “Ooooo Mesut geliyor” diye bağırdı Mamoş. Kalasların üstünde oturan hepimizin kafası komut almış askerler gibi yola doğru döndü. Mesut, daha iki gün önce sünnet olmuştu. Sünnet günü giydiği beyaz gömleği hâlâ üstündeydi. Sol eliyle de kıyafetinin tam önüne gelen kısmını sünnet yarasına değmemesi için çekiştiriyor, adımlarını yan yan atarak geliyordu.

Bizler kaybetmek korkusu ile yerimizden kalkmadık. Bunun yerine Mesut, adımlarını buzda yürüyen biri gibi dikkatli dikkatli atarak yavaştan yaklaştı yanımıza ve şaşkınlığını gizleme gereği görmeden, “Ne yapıyor bunlar?” diyerek sünnetin sıkıntısından kurtulmanın ve gerçek bir erkek olmanın özgüveni ile sordu sorusunu…

Bu arada işçiler, kazma darbelerini peş peşe indirmeye devam ediyordu. Ve kazmalar kalkıp inerken içlerinden en genç olanı, çok derin düşüncelerdeydi. Etrafında olan bitene aldırmadan bir başınaymış gibi çalışıyordu. Bedeni oradaydı fakat ruhu zamanın dışına çıkmış, başka yerlerde, uzaklardaydı. Bir gemiye binmiş olmalıydı. Limandan uzaklaşmaya başlayan bir gemi. Arkasından, gözyaşları içinde el sallayan bir kadın ve küçük bir kız çocuğu… Gökyüzü beyaz bulutlar ile kaplı… Serince esen ilkbahar rüzgârı… Bir beden ve bu gemide olmak istemeyen ruhu… Onun isteği gerisin geri gitmek, geride, limanda kalmak… Önceden kurulmuş hayaller ile…

Bir an kazmanın ucu, irice bir taşa ve herkesin dalmış olduğu hayallere denk geldi… Kulakları çınlatan bir ses yayıldı havaya. İşte o zaman; “dışındakileri çekti içine zaman…”

Sesin geldiği yöne baktık hep birden.  O arada, Mamoş ve Osman birbirlerine göz kırpıp gülümseyerek “Amma da ağladın be Mesut!” diyerek Mesut’un sinir uçlarına dokundular. Bu konuşmalar orada olan herkesi gülümsetiyordu. “Hiç de bile” dedi Mesut. Ve savunmaya geçti, “O lokumları tıkmasalardı ağzıma hiç ağlamazdım. Hep lokumlar yüzünden…” dedi. Ayrıca dalga geçme sırasının yakında kendisine geleceğini ifade etmek ister gibi kafası ile henüz sünnet olmamış Mamoş’u işaret ederek “Sizi de göreceğiz…” dedikten sonra arkasını dönüp geldiği gibi yan yan adımlarla evine doğru yollandı.

Bu arada Karga amcamın söylediği gibi öğlene doğru güneş ışınlarının dik ve daha yakıcı olmaya başladığı, kazma kürek seslerinin seyrekleşmesi ile anlaşılmaya başlanmıştı… O sırada tekrardan  ‘’Osman, Osman hemen eve geliyorsun. Yoksa gelme bir daha…’’ anonsu ile Osman, biraz sonra annesinden poposuna yiyeceği terliğin acısını hissetmiş olmalıydı ki işin ciddiyetini kavrayıp, koşarak evin yolunu tuttu…

Karga Amcam da cepken cebindeki zincirli saatini çıkartıp, kıstığı gözlerine doğru bir yaklaştırıp bir uzaklaştırarak baktı. Erdal’ın dedesine dönerek; “Namaz vakti yaklaşıyor, ben camiye doğru gidiyorum…” dedi. Ve ardından “Sen ne zaman namaza başlıyorsun?” diye sorunca Erdal’ın dedesi, hem şaşırdı hem de kızgınlığını belli edercesine, “Allah! Allah! Yahu Ali Dayı, sen kıl. Ne yapacaksın benim namazımı?” diyerek, rahatsız olduğunu hissettirdi. Ve söylene söylene bağların arasına doğru yollandı.

Karga Amcam giderayak, “Mezarda Münker ve Nekir geldiğinde de aynısını söylersin” diye seslendi arkasından… Ama bereket, Erdal’ın dedesi duymadı ya da duymazlıktan geldi…

Amcamın seçtiği kelimeler, hedefini silahtan çıkan bir mermi gibi delip geçiyordu. Bugün, burada, kalkıştığı suikast girişimi başarısız olmuştu.

Evet, okul saati yaklaşıyordu. Hazırlıklar için, hepimiz bir bir evlerimizin tutuyorduk. Birazdan bizim yaşadığımız şaşkınlığı, okuldan dönecek olan diğer sabahçı çocuklar da yaşayacaktı.

Hani büyümek ister ya bütün çocuklar bir an önce, büyükler de iç çekerek dönmek ister çocukluğa… Sanırım ben hep çocuk kalmak istiyorum…

Ah şu okul denen şey…

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.