Zorbalığa Karşı

Hakikati aramak ve onu kendi düşündüğü gibi ifade etmek asla suç olamaz.”

-Sebastian Castellio

 

Ortaçağ Avrupası’ndan bugüne gelmemiz hayli ölümlü oldu. Devletler yıkıldı, devletler kuruldu, soykırımlar, ihtilaller, isyanlar, reformlar… Otokratlardan demokratlara sancılı geçişler oldu. Fransız İhtilali’nden sonra dünyanın her yerinde çıkan ayaklanmalar, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’nda ölen milyonlarca insandan sonra kımıldadı özgürlüğün çarkları. Ama asla sabit olarak dönmedi; hep sekteye uğradı az gelişmiş insanlar ülkesinde. Demokrasinin ne olduğunu bilmeyen, demokrasinin değerini idrak edemeyen, özgürlüğe sırt çevirip despotizme boyun eğen ve hatta mazoşist şekilde hayranlık besleyenlerin olduğu her yerde bir tiran doğdu. Ve yapılan tüm mücadeleler sil baştan başladı.

Bu dünyada en zehirli madde “güçtür”. Sauron’un yüzüğünün taşıyanlarını zehirlediği gibi zehirler güç. Gücü eline geçiren kişinin idaresi ne kadar sağlamsa, o kadar karşı koyar. Ancak sınırlanmayan, kontrol edilmeyen her güç muhakkak sahibini zehirler.  Zehrin etkileri stabil olarak artar ve tiranlığa çıkan merdivende adım adım ilerler.

Gücün zehirli topraklarında kök salan her muktedir zamanla despotlaşır. Benliği devleşir, önündeki koca ben balonundan gayrı bir şey görmez, duymaz, bilmez. Önce zihninde karanlığın tohumları, sonra kalbinde şeytanımsı çıbanları büyütür. Ne kimseye acır, ne hakkı tanır hale gelene kadar devam eder bu süreç. Bütün merdivenleri sıra sıra, acı acı, kanlı ayaklarıyla çıkar karanlıklar efendisi. Despotluğun ilk basamağı düşmanlardır. Halkına kabul ettirmesi gereken dâhili ve harici düşmanlar. Bunlarla başa çıkabilmesi, halkının güvenliğini koruyabilmesi için gereken yetkileri büyük bir tevazuyla yüklenir.  Daha sonra sansür gelir. Basının ve medyanın gücü her yüzyılda önemlidir. Geriye kalansa çıkan tiz bağırışları susturmaktır ve susturulur. Adaletin göğsüne indirilen demir yumruklarla kuvvetler birliği sağlanır. Muktedir; yasar, yürütür, yargılar.

Despotlar en büyük yalanları kendilerine söyler. Ve söyledikleri her yalanın en büyük iman edeni de kendileridir. Yalanlar, yalanların peşinden gelir. İnce düşünülmesine, kurgulanmasına hatta birbirleriyle çelişmesinde beis yoktur. İnananları; aç bir çocuğun önüne konan bir tas yemek gibi kabul eder, inanır, sahip çıkar, savunur. Aslında George Orwell romanında (1984) bir bilim kurgu yazmamıştı. Ne Big Brother kurguydu ne sevgi suçları ne de düşünce suçları. Her yüzyılda sonsuz bir döngü içinde gerçekleşen olayları yazmıştı. Geçmişte, şimdi ve gelecekte…

Muktedirler için orta yol yoktur. Ya beyazsındır ya da siyah. Gri bulunmaz hayatlarında. Ya dostsun ya da düşman. Şartsız kabullenme isterler, en basit en önemsiz meselelerde bile zıtlığa tahammül gösteremezler. Zıtlık, adavettir. Düşünmeye gerek yoktur, gereken tüm malumat hazır olarak verilir. Diktatörler için halkları; bebekleri gibidir bir bakıma. Mamasını hazırlar, sunar ve bebeklerinin yemesini bekler. Sana verilen kadarını almak, sana söylenen kadarını duymak, inandıkları gibi inanmak… Şimdiye kadar hep böyle olmuştur, bundan sonra da hep böyle olacaktır.

Despotların çoğu başlarda kendilerinden önceki despotlara karşı hürriyet naralarıyla isyan başlatıp yerlerine geçince onlar gibi olur. Verilen tüm özgürlük şehitlerinin ardından geriye bir ölü despot bir de yeni despotumuz olur. Halefinden gördüğü bu mesleğe aşinadır yeni despotumuz. İzinden adım adım gider.

Her şeye gücü yeten, herkese emir veren, herkese hükmeden insan neyden korkar? Gücün tüm unsurlarına sahip olan insanlar niçin korkarlar? (Aslında sevgili okur en çok onlar korkarlar) Vicdandan, düşünceden, hürriyetten… Vicdanı her şeye rağmen yaşayan, düşünen ve özgür olmak isteyen birey tehlikeli bireydir. Küçük bir mum bile sönmüş sineleri alevlendirebilir. Küçük bir mum bile karanlık için korkutucu olabilir. Ki diktatörler kendileri dışında herkesten ve her şeyden korkarlar. Her an tetikte, her an hazırdırlar. Bir bakıma ateş gibidirler zorbalar ve kendilerinin dışında kıvılcım dahi istemezler. Kontrol altında tutulmayınca gidebildiği her yeri yakar, herkesi korkutur ve herkese baş eğdirir. Yaktıkça yakmak ister, gittikçe gitmek ister. Hayatın tümünü yönlendiren bir ateş…

Diktatörlere karşı kullanılabilecek yegâne silah hakikattir. Kendi doğrularının yanlışlığının kanıtlanması, kabul edilemez bir durum ve affedilemeyecek bir savaş sebebidir. Hakikate karşı yalanlar savaşmaya başlar. Ezici, güçlü, kakabalık yalanlar. Her şeyi yöneten Calvin’in yalanlarıyla, evini zar zor geçindiren Castellio’nun gerçekleri arasında amansız bir savaş. Bazı savaşlar kazanmak için verilmez. Castellio’nun da savaşı böyleydi. Ve bu savaşa başladığı an her şeyini kaybetmeye hazırdı. Tek bir şey dışında her şeyini… Özgürlüğü dışında her şeyini.

Castellio’nun, Calvin’e karşı olan mücadelesi de büyük bir mücadeleydi. Yalanlara, tek düzeliğe, otokrasiye karşı bir savaş. Elinden pek bir şey gelmese de Castellio’nun, vicdan zorbalığa karşıydı. Castellio nicelik bakımından zayıf, nitelik bakımından yenilmezdi. Tohum gibiydi ve toprağa düştüğü an koca bir ormana dönüştü.

Bilmeyenler için Jean Calvin XVI. Yüzyıl Cenevre’sinde hüküm sürmüş reformcu hareket lideridir. Katoliklerin katı öğretilerine karşı çıkan reformcular özgürlüğü savunmuş ve bunun için mücadeleler ortaya atmıştır. Calvin böyle bir zamanda boşlukta olan Cenevre şehrine gerçek özgürlüğü getirmiştir. Kısa sürede tüm gücü eline geçirmiş ve insanların nasıl inanmalarını, nasıl yaşamalarını hatta neleri yapıp neleri yapamayacağını belirlemiştir. Bunu Tanrı adına yapmış ve zorla yaptırmıştır. Kendi hakikatleri dışında başka hakikat yoktur Calvin’in. Kendi dini yorumları dışında doğru olan dini bilgi yoktur. Calvin kendi tüm öğretilerine ters düşen din adamı Miguel Serveto’yu birtakım oyunlarla yakarak diri diri idam ettirir. İşte tam bu noktada çıkar karşısına Sebastian Castellio. Zehirli ormana karşı masum bir fidan, karanlık okyanuslara karşı berrak bir dere, cehennem gibi bir ateşe karşı şefkatli güneş ışıkları… Sebastian, Calvin’in tüm gücüne karşı hakikatin, özgürlüğün tüm gücünü haykırır. Öyle muazzam bir haykırış ki aradan geçen 5 asra rağmen hâlâ duyuluyor Sebastian’ın o gür sesi. Aradan geçen 5 asra rağmen hâlâ savaşıyor Castellio Calvin’e karşı. Çünkü sevgili okur Calvinler asla bitmez. Toprağın bağrında milyarlarca Calvin var. Ne zaman ki şartlar elverişli olsa, ne zaman ki “padişahım çok yaşa”lar artsa orada belirirler. Bu umutsuz topraklardaki tek güzel şeyse hürriyet sevdasıdır. Ne zaman başından bastırılıp toprağa gömülmek istense, ağaç olur fışkırır tarihe. Ne Calvinler biter ne de Castelliolar.

Ancak sevgili okur; menfaatin kancasından, korkunun burçlarından, “bana dokunmayan yılan bin yaşasınlar” da geçip; Voltaire’in yüzyıllar önce çıktığı düşünce ufkuna çıkarsak, İslam’ın 14 asır evvel getirdiği özgürlük buuduna ulaşırsak, işte o zaman; Calvinlerin, Hitlerlerin, Stalinlerin soyu kurur. İşte o zaman biz tüm dünyaya kucak açıp, boğazımızı yırtarcasına “Kardeşim” diyebiliriz. İşte o zaman ne siyah olur, ne beyaz; ne Ortadoğu fark eder ne Avrupa; ne Müslüman fark eder ne Hindu… Eşit bir dünyada, eşit haklarla, kardeşçesine yaşamak… Bu da benim Ütopya’m olsun.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.