The Village

Tarih sahnesine baktığınız zaman, yaşanan olaylara, savaşlara, kahramanlıklara, yıkımlara, göçlere… Hepsine sinmiş olan o en temel duyguyla karşılaşıyor musunuz? Korku…
İnsanoğlunun var olduğu günden bu yana varlığını devam ettirme, tehlikelerden korunma içgüdüsüyle hareket etmesini sağlayan duygudur. Bir anlamda insanların faydasına da ele geçirdiği ölçüde zararına da hizmet eden bir duygu…

Şehir surlarının kalıntılarına, savaş aletlerine ya da bilgisayarınızdaki, telefonunuzdaki, sosyal medya hesaplarınızdaki güvenlik ayarlarına kadar (örnekleri çoğaltmak mümkün) hepsine bakarken benim gördüğüm; korkunun hayatlarımıza yansımalarıdır. Siz de deneyin! Gördüğünüz her şeyin temel bir duygu üzerine inşa edildiğini görecek ve korkunun bundaki payını fark edeceksiniz. Kötü bir şey olarak bahsetmiyorum elbette… İnsanlığın ilerlemesinde etken olan bir güç olarak da gerilemeye sebep olan şey olarak da, çok katmanlı düşürebileceğimiz bir kavram… Olumsuz ve negatif çağrışımı olan bu duygunun hayatımızda bazen olumlu bazen olumsuz sonuçlar verdiğini gözlemleyebiliyoruz. Burada korkunun dozu, düzeyi devreye giriyor sanırım. Tıpkı bir ilacın şifa verme potansiyeli kadar zehir olma potansiyelini de barındırdığı gibi…

İzlediğimiz filmlerin neredeyse tamamında korkunun çeşitli şekilleri sinema perdesine yansır. Aşk filmlerinde sevgiliyi kaybetme korkusu, savaş filmlerinde tarafların yok olma korkusu, komutan ya da kralın yenilme korkusu, askerlerin ölüm korkusu, aksiyon filmlerinde başarısız olma korkusu… Temelde, hep bir varoluşun yok olma endişesi taşır. Filmler, günlük yaşamda, yaşadığımız toplumda/ülkede hâkim olan korkuları, biz izleyenlere yaşatarak yaşam enerjimizin önemli bir bölümünü yöneten korkuyu canlı tutmamıza yardım eder. Propaganda dönemlerinde sinema insanların bu eğilimini canlı tutmak için kullanılmıştır.

Daha önce konuyla ilgili ‘‘La Zona(Yasak Bölge)’’ filmini ele almış, korkunun bir topluluğu yönetmede nasıl bir araca dönüştüğünü, hatta nasıl ele geçirdiğini yazmıştım. Derginin arşivinden yazıya ulaşabilirsiniz. Bu defa aynı kavramı ‘‘The Village’’ filmiyle işlemeye devam ediyorum.

M. Night Shayamalan’ın yönettiği 2004 yapımı ‘‘The Village’’ filmi 19. yüzyılda küçük bir kasabada geçiyor. Birlik, beraberlik ve yardımlaşma içinde; sözüm ona huzurun hüküm sürdüğü bir topluluk… Tıpkı ormanın derinliklerinde yaşayan küçük mavi yaratıklar gibi kendi hallerinde dış dünyadan izole bir şekilde yaşayıp gidiyorlar. Ama biz biliyoruz ki böyle bir yaşamın elbette bir bedeli var. Onları birlik ve beraberlik içinde yaşamaya iten ortak korkuları, ortak düşmanları var. Şirinlerdeki Büyücü Gargamel’in yerini, ‘‘Bizim Konuşmadıklarımız” diye adlandırdıkları, neye benzediklerini ancak filmin sonlarına doğru anlayabildiğimiz varlıklar alır. Tehdit ve korku altında tesis edilmiş bir huzur ortamının gerçek manada huzuru barındırmadığı bir gerçek… Ortak düşmanı simgeleyen kırmızı rengin asla kullanılmadığı, doğada özgürce açan kırmızı çiçeklerin dahi yok edilerek nasibini aldığı sözde huzur ortamında, sarı renk, köylüler tarafından kullanılan, dikkatli ve temkinli olmanın sembolü hâline geliyor. (Ayrıca filmlerde renklerin bilinçli kullanımına da güzel bir örnek.) Çocuklar okullarda bu ortak korkularla yetiştiriliyor, aileler bu korkularla kenetleniyor. Köyün ihtiyar heyetinin en önemli gündem maddesini dış tehdit oluşturuyor. Kuşaktan kuşağa, dalga dalga aktarılan hastalıklı bir anlayışa dönüşüyor. Var olma mücadelesi korkuyu; korku mücadeleyi besleyerek büyüyor.

Böylesi bir ortamda, muhafazakârlığın egemen olduğu kapalı toplumlar, düzenli, huzurlu ve mutlu bir görünüme sahip olabilir. Filmdeki ‘‘Lucius’’ gibi toplumdaki bazı bireylerin hayatı ve dış dünyayı, mevcut düzeni, korkuların kökeninde yatan sebepleri/ varlıkları merak etmesi; toplum düzenini tehdit eden, gördüğü dirençle merak ateşini daha da fitilleyen bir olguya dönüşüyor. Kapalı toplumlarda yeni pencereleri, kapıları açan, düşünce kalıplarını hedef alıp sorgulayanlar genelde Lucius (Joaquin Phoenix) gibi karakterler oluyor. Lucius, yaratılan bu korku ortamında büyüyor fakat toplumda kemikleşmiş olan anlayışın sorgulanmasına yönelik adımlar atıyor. Yasaklı ormana giriyor, sınırları zorluyor ve köy heyetinin düşmanla yaptığı antlaşmayı ihlal etmiş oluyor. Düşman hattının buna cevabı gecikmiyor elbette. Köyü basarak korkunun yersiz olmadığını ispatlamış oluyorlar. Sonra öğreniyoruz ki o yaratıklar/gulyabaniler köyün büyükleri tarafından ahalinin köy sınırlarından dışarı çıkmamaları için yaratılmış sözde düşmanlar… Sadece köyün ileri gelenlerinin bildiği bu gerçek filmin sonunda gün yüzüne çıktığında bundan habersiz yaşayanlar gibi bir kandırmacanın içine izleyici de dâhil olmuş oluyor. Sadece bununla da sınırlı değil 19. yüzyılda yaşadığını düşündüğümüz bu insanlar aslında günümüz dünyasında yaşıyormuş. Bu noktada Yönetmen Shayamalan, daha önce çektiği “Altıncı His” filminde de aynı tekniği kullanarak bizi şaşırtmıştı.

Modern hayatta acılar ve birtakım kayıplar yaşamış olan köyün ileri gelenleri, yeni bir hayat inşa edip sınırlarını sıkı sıkıya korudukları, dış dünyadan izole ettikleri saklı bir cennet yaratıyor. Yeniden inşa ettikleri bu saklı cennette; kötülüğe, şiddete, modern hayatın getirdiği olumlu ya da olumsuz her türlü kazanca ya da kayba yer yoktur. Kan dökülmeyecektir, huzur içinde bir hayat sürmeyi hedeflemişlerdir. Fakat Dostoyevski’nin “Korku, yalan doğurur” sözüne binaen korkuyu araç olarak kullanmak beraberinde yalanı da getirmiştir. Bir toplumu bir yalan üzerine inşa etmek düzeni sağlayabilir ama her şey gün yüzüne çıktığında hedeflenen ortamı sağlamayacaktır. Kaosu ve karmaşayı çağıracaktır.

Korkunun başka bir izdüşümünü de Lucius’a âşık olan doğuştan kör Ivy’nin yaşadığı gerilimde görüyoruz. Sevdiği adamın yaralanması sonucu korkusuzca karanlık ormanı geçmeye çalışırken kalbinde taşıdığı tek duygu, sevdiğini kaybetme korkusu. Bir yandan korkusuzluğu, diğer yandan da ölümüne korkuyu aynı anda hissetmek… Bu duygunun insanı her türlü tehlikeyi göze alır hâle getirmesi de korku unsurunun bir başka yüzü.

Bütün bunlardan hareketle köyün ileri gelenlerinin inşa etmek istedikleri hayat; modern hayatın acımasız çarklarından, hırslarına boğulan insanoğlunun yok edici gücünden kaçışla başlıyor. Temelinde yatan ise yakınlarının ölümüyle sarsılan bir grup insanın ölüm korkusuyla hareket etmeleri… Lucius’un yaralanması ve köyün delisi Noah’nın(Andrien Brody) talihsiz bir şekilde ölümü gösteriyor ki; insanın ölümle, tehlikelerle yüz yüze gelmekten kaçmak gibi bir şansı yok. Sahip olduğumuz inşa etme, üretme gücümüz kadar yıkıcı güçlere de sahibiz. İyiliği de kötülüğü de ölümü de yaşamı da gittiğimiz her yere taşırız.

Bir topluluğun/otoritenin, varlığını korumakta korkuyu nasıl bir araç olarak kullandığını, ortak düşman algısının bir topluluğu nasıl bir arada tuttuğuna az da olsa değinmiş olduk. Bir anlamda, ‘‘Devlete düşman gerek” anlayışının ufak bir temsilini izledik.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.