Sayıklamalar VI

I

Unuttu çantasını, neşteriyle, kanseriyle, posta pulları ve taşra biletleriyle…
Köşede bir yerlerdeydi devedikenlerini yolmadan önce. Suzinak bir duvarın dibinde, mukaddes esrarkeşlerin replikalarıyla birlikte…
Ana dili maşuk hâli, cam kesiği, uzun dişli…
Aslında ne varsa bir cüzden ibaretti.
Konuştu, kustu, ağladı. Söyleyeceği binlerce söz, okuyacağı binlerce mesel vardı.
Göçük altında kalmıştı dul mübaşirlerin karnında: Kartal yuvası gibi omuzlarıyla…
(Unuttu çantasını Tel Aviv’de bir mürekkep balığının ağzında.
Sustu aklı.
Sülfür ve zift müptelasıydı…)

İçinden öptü herkesi, dal ucu gibi. Rektumunda Persepolis orkidesi…
Zemzem tadı vardı gramofonun kenarında. Lokomotifler geçti sonra salonun ortasından ardı ardına.
Öylece bastı işte abajurdaki ışığın kuyruğuna.
Kaktüsler büyüttü, bulamaçlar pişirdi mezbahadaki kalabalığa.
Korseli bir Libyalıdan çalıntıydı yüzü. Üşüdü, şımardı çokça travestilerin eğlence fuarında; surların, sınırların dışında.
Dolunaydı kalbi, eğik bir yazı sanki: İmlasına bakteri bulaşmıştı anamorfoz vakti…
Rimel sandığı kömür parçasıydı. Anestezi sandığı İlahi Komedya…
Yüz görümlüğü takacaktı yakışıklı oğlanların boyunlarına.
Sürüngen olup, bükülecekti Kürtlerin indiği patikadan aşağıya: Kübalı bir devrimcinin mızıkasıyla…

(Duvarlara çivi çakıyor, toprağı kökünden söküyordu.
Bir çocuğu, egzaması, tasası, travması vardı.
Vardı,
ve hepsi Galatyalı’ydı…)

II

Hayatta kalmak zorunda değildi. Sevmeyecekti müfredatlarla yaşayan hiçbir iskeleti…
Oturdu, dolaştı, dalgalandı. Uzun bir gerilla teorisi yazıp çöpe attı.
Kime, nasıl, ne şekilde adayacaktı sinesindeki anakarayı?
Uçamazdı izbede hiç kimse. Gök kubbeye tapınır gibi tapıyordu Ninovalı bitkilere…
Sihir, nizam, patates, pomat, tahtakurusu, emzik, zerdali, miğfer, yün, icat, kâinat… : Ne çok kelime vardı vitrininde. Ne çok cerrahi dezenfekte…
Kararlıydı. Sokaklarda varil yakacak, tanımadığı zilleri çalıp kaçacaktı her gece.
Tanımadığı insanların yatak odalarına sızıp, cemiyetler kuracaktı gönülsüz çiftleşen tüm ara cinslere…
Bonesini çıkarıp mutfağa geçti. Kadın kelliği ne güzeldi.
Alman pastası yapacaktı lumbozlara burunlarını dayayıp yunusları seyreden Zerdüştperestlere.
Eski bir tableti kenarından kırıp, çömlekçilere verecekti kozmogoni ve kozmoloji üretsinler diye…
Kimi yorsaydı reçetesindeki reformist harflerle? Kime yerleşseydi anüsündeki sarılık geçince?
Hareli bir çarşaftı astığı balkonundaki ipliğe. Üzerinde O’Hara, Sanders ve Olson’a ait cümlelerle…

İstilacıydı lejyoner filmler. Ve mühürsüz, törpüsüz, çimen gibi güzeller…
Aşk’a eğilimli değildi ki. Ganimetti eti ve döşeği. Ruhu billur bir faziletti sanki.
Grupça sevişirdi Dadaist çetelerle. Elinde yelpaze, rende, süpürge…
Sidiğini yaktı bir vakit hür bir kabarede. Herkesin tadamadığı şaraplar satan bir meyhaneye girdi sonra av borusu ötünce.
Herifçioğlu minyatür bir komiydi. Düzdü onu suya yeni inmiş bir filikaya atlar gibi… : Dişi gecenin üstüne abanan erkek gece: Benek benek, kadife, ince…

III

Az ötede bir stel dükkânı, han kapısı, cinayet baltası…
Beytülmal durumundaydı, aktüalite boyutunda…
Şurubuna likör katıp kuduzlaştı. Foton kuşağıydı algıladığı. Ya da enfarktüs anı…
Önemsemezdi öşürcüler onu. Saydam ve klinikti.
Jüpon bitleri gezinirdi üzerinde. Ve yeşilkertenkeleler, yamyam meditasyonuna tutulmuş ibneler, güvercinler…
Fark etmezdi çoğu zaman saplanıp kaldığı simge bilimi. Şeytansı bir şeydi. Lacivert bereli, sarışın belki. Ve hatta Şeytan’ın sütkardeşi…
Burgulu, gizemli bir nast olur çıkardı çok yağmurlu mücevherlere bürününce.
Sovyet argosuyla dolaşır, aybaşı hâlini anlatırdı olay yeri polislerine.
Fotoromanları ve panzer taşlayan bebekleri severdi en çok. Ve tarikatlardan kurtarılmış hayalleri, Diyarbekir’i: Öteki ülkeyi…

İzmariti balgamlı bir adam geçti önünden. Piramitlerin ve manolyaların içinden…
Mahallesinin köpekleriyle yatıyordu adam Lalapaşa’da. Somyasında dildo, zatürre, romatizma.
Firariydi Agnostik bir müfrezeden. Tecrit edilmişti her türlü didaktik çevreden.
Yaklaştı ona, panseksüalizm arzusuyla.
Avrupa şeklindeydi adam barakasında. İktidarsızlığın, semptomların ve bulantıların sonunda.
Haplansa mıydı? Cesareti mavzer gibi olmalıydı.
Dayadı sustalıyı adamın göbeğindeki kurt yuvasına.
Ve emdi onu en sofu tarafıyla. Eşkıyalığa ve Kızılkilise’ye inancı olmayan insanlarla…

IV

Sıkışıp kalmıştı pankartlı kalabalıklar, telkâri ustaları, akçakavaklar…
Cadde kapalı, kamelyalar boş, Helvacıkabağındaki sürtükler ise hoştu… Geyik ve fasulye kokuyordu fırınların ardı.
Yalnız değildi. Husye veremine yakalanmış çöpçüler ve istavroz çıkaran müftülerle birlikteydi…
Varoluşçu bir dölüt topluluğuydu hepsi. Maldoror okuyup, biyolojik bir yıkım için fıstıki selvileri keserlerdi.
Çok uğraştı ancak tamamlayamadı otopsiler için hazırladığı armoniyi.
Perhizini bozup, lirizme sattı kendini.
Ucuzdu: Çavdar, kevgir, kösele, fanus fiyatına; şarabı özleyen ne kadar neyzen varsa, hepsinin altında…
İyi tanırdı Hergele barındaki kesenekçileri. Çarıklı erkân-ı harpti hepsi. Mazeret üretir, savaşlarda yensin diye puhukuşlarını pişirirlerdi.
Onlardan biri olabilir miydi? Vazgeçti. Varlıksız ve dengesizdi. Kirli ve leş…
Kasiyer kızlara musallat oldu bir süre. Biraz radyo piyesi, biraz da Agatha Christie saklamıştı menfezlerde.
Bağdaş kurup oturdu kendini asmış bir mültezimin evinde.
Vücuduna abanan yoktu. Otlanmış ve Mormonlaşmıştı. Herhangi bir eşya üzerinde, herhangi bir iz gibi yaşıyor, giysilerinin yenlerini parçalıyordu.
Herkül yapılı, inkılapçı, tecavüz ve yetimhane mağduruydu.
Kimdi sesini ödünç verdiği?
Ten zevkine karşı koyamayan bu takkeli zabit kimdi?
‘Ben!’ dedi. Üç kere, kasırga (gibi.)
‘Ben!’, ‘Ben!’, ‘Ben!’
Mumları sönmüş evin şişman kadınıyım ben.
Hani kerli ferli. Besili bir köpek (gibi.)
Zakkum sanmıştım organlarınızdaki iriliği.
Kanserim, soytarı, Soppho (gibi.)…

V

Teyzesinden kalan bir Divan metniydi danteline işlediği.
Pikenin altına girip, örttü vahametini…
Gizli miydi? Dokunaklı, endamı yalıçapkını…
Rastgele haplar kullandı hepatitli çocuklar kümbetleri işgal edince, darphane mahallesinde, namazgâh eylemlerinden önce.
Mürebbiyeliğe yazıldı sonra.
Sonra bir baykuş öttü.
Döktü dişlerindeki altını kaldırımlara…

Yatalak kalsa dinamitleyecekti kendini. Kendi olarak bildiği o otantik bedeviyi…
Terk etti palmiyelerle örülü alçıtaşı evleri.
Bağlanmadı hiç kimseye: Kayıkların Bakiresi’ne, kilimlere, terliklere, gitar sesine, fındık bahçelerine…
Macbeth’in üç büyücüsünden biriydi.
‘Biri’ olmak iyi bir şeydi. Lunaparklar ve dünebakanlar arasında, kuşatma altında…

‘…Sevgilim kara cüce benim.
Eğrelti otu benim sevgilim…’

Uyansa görecekti deniz aşırı ülkeleri. Saçlarındaki ter kuruyacak, ağrıları dinecekti…
Ulemanın en görkemli direnişiydi duvarlardaki graffiti:

‘…Sevgilim, Pazar gecesi sokakları gibidir benim.
Çürük dal toplar benim sevgilim…’

VI

Kör olsa görmek isterdi galaksinin dibini, kadınlar tuvaletini, içinden yeraltı tünelleri geçen efemine kentleri…
Ve Pasifik okyanusunu, tombaz köprüleri, kavun tarlalarını…
Görmek isterdi Alabros traşlı balıkçıların afyon pipolarını, çiğ kaplı çadırları, toplu konutları…
Dilini telveye değdirip çekti. Sex dansı ya da karnaval sessizliği gibi bir şeydi hissettiği.
Beğenmedi fincandaki rüzgârın yelkenleri şişirme biçimini.
Aşk böyle bir şey değildi.
Biraz daha eğilse, düşecekti sanki alazlanmış şekillerin içine: Enbiya, sanduka, iğde, püskül, plasenta, iskemle, süt, Mevlit, Gudea, kurna…
Neydi bu karmaşa?
Ne kadar da çoktu hayatın çöpü, pisliği?
Özlemeli miydi İblise benzeyen şizoid erkekleri?
Bildiği herhangi bir anlamı yoktu. Anlamsızlık ne uzun bir yoldu. Sobası soğuk, terası ise bomboştu…
Kesekâğıdı satacaktı Kereste sokağında. Caz Kürtçesiyle dolaşıp, gerilim kitapları okuyacaktı sinema tabelaları altında.
Arasa bulurdu belki, duvarlara cümleler dizin o Kompulsif Psikoz teröristi:

‘…Sevgilim, süfli ve esriktir benim.
Yarasalarla birleşir tavan arasında. Nehir kokusu çeker ciğerlerindeki çamura kelebek bulutları dağılınca…
Sevgilim, gölgelikli bir kumluktur benim…’

VII

Hangi kasvete ait bu hüzünlü daram?
Uzakta mı şimdi onu deliliğine götüren gökkuşağı çocukları?
Opera Fidelio’yu andırıyordu çıldırırken attığı kahkahanın yankısı.
Ve Ay’ın içindeki çam ağaçları, Hemingway kitapları…
Anlatsa rahatlayacaktı Bask diyarına nasıl kaçtığını. Devlet gelmiş ve basmıştı bütün romanları. Karagöz yasaklanmış, ‘Hayali’ kendini asmıştı…
Bu yüzden karanlıktı gün boyu Goethe büstü yontan fıskiyeli ve sergüzeşt yazarların kelamları. Ve telgraftaki tıkırtı, Balat çatıları, zarafet yılları…
Kaç yıl kaldı sürgünde hatırlamıyordu. Kaygının en kuzey noktasında dolaşmış, pencere camlarından sakız kazıyarak yaşamıştı…
Doksan iki eylülünde döndü yuvasına. Petrol rahiyalı bir havayı soluya soluya.
Bir yer bulmak zorundaydı kendine. Çimden yapılma bir kulübe belki de…
Salon insanı olmak için çıldıran, sevişmek, beylik laflar etmek, esnemek, gevşemek, tükürmek, beğenilmek, yüceltilmek için çıldıran elitizm bağımlılarından, kremalı puf ve jöleli pastalardan uzakta bir yer…
Kimseye yanaşamayacağı kadar utanacağı, sadece felaket şarkılarının çalındığı, çimento fabrikalarına, balıkçı kasabalarına, Cizvit okullarına, garajlara, şeftali, kurtlarına yakın bir yer…
(Değişti belki de zamanın şekli. Teni üzüm kadar kahverengiydi. Kuş yiyebilen yusufçuklar ve orman köpekleriyle iç içeydi.
Poşusunu takıp zafer işareti yapacaktı ki vazgeçti. Özgürlük, bütün betimlemelerin dışında, şivesi, rengi, gölgesi olmayan bir şeydi.
Ayaklarını iki sarkık dil gibi uzatıp bekledi.
Kahvesine rom ve muskat katıyor, haç ve ot satıyor, Tarkovsky filmleri ve demir yolu pasosu biriktiriyordu.
Mutlak, kayıtsız bir yılgınlıkla terbiye ediyordu bedenini. Kanserin en doğal, en acılı, en kadınsı halini sorgusuzca büyütüyor, kendini muazzam bir zevkle tüketiyordu.
Boğuk, geniş bir nota üfledi sokaktan geçen biri. O bir cehennem kedisiydi. Klarnetini bir yılanı besler gibi sahiplenmiş, eski bir Kızılderili harabesini ateşe verip ünlenmişti…
…Öyle sessiz, öyle evcildi işte herkesten sakladığı somon rengi şehri…

VIII

Çizik bir plak gibi duruyordu yaşam önünde ardında.
Önünde ardında ne varsa… :Doğunun tuğla duvarları, yük gemilerinden çalınmış yataklar, kıl testeresi, mandalina bahçeleri…
Sadece çalgıcılar çekerdi ilgisini. Sahip olduğu en güzel şey göbek deliğine kadar uzanan sezaryen izinin olduğu yerdi.
Abartılı bir saygı duyardı sandaletli ve yarı çıplak doğa insanlarına. Kıtır bir kozaydı sanki. Yaşlı bir krupiye. Ya da sabah çiyi, yol eğlencesi…
Genç bir tokmakçısı vardı bir zaman. Giydirme cepheli binaların resimlerini yapar, güneş çillerine tapardı.
İkon olsa en fazla Schopenhauer’a benzerdi. Taş olsa nem salar, mor olsa sonsuza dek yaşayabileceği aziz tepeler hayal ederdi.
Sahi hangi gündeydi?
Perşembe…
Evet, evet Perşembe…
Hiçbir şey hatırlamıyordu. Bütün gece klozete sarılıp uyumuştu.
Kaşlarını parmaklarıyla ıslatıp dışarı çıktı. Her şeyi anında isteyen, asla esnemeyen ve asla boşalmayan bir grup madrabazın yanından geçip, su kulelerini, alüminyum hangarları, tuhafiye dükkânlarını, lokantaları, manavları ve sex shopları dolaşıp kızıştı.
Kızıştığında transa girerdi ağzı. Ve kendinden usanır, uzaklaşırdı.
Ters yöne giden bir kıza laf attı aniden. Lezbiyenlikten değil, onu öldürme hissiydi içinden geçen…
Değişmiyordu asla hayatın yüzleri. Rutubetli odalar kadar güzeldi Paserisli kadınların büyük ve sefil memeleri…
Bir şeyler emmeli, bir şeyler denemeliydi: Pastil, öksürük şurubu, Benzedrin, Marihuana, taç yaprağı ve grup sex gibi bir şeyler…
Dünyanın sonunu, evde yetiştirilmiş sömek otunu, derisini Tarantula ısırmış hemşireleri, bilardo çetelerini, korkunç mezarlık kentlerini merak ediyor ve bilmediği bir şarampolde dans ederek yürüyordu.

‘Ah koklayın insanları.
Onların koltuk altlarını ve kasıklarını…
Sis tayflarını mesela. Süslemeli pupaları, Adem’i emziren Bali halkını, muz dağlarını…’

Yaz pusu gibi bir şeydi üzerine bastığı ıslak ve yapışkan itki.
Kabile büyücülerine özenmiş, leş ya da talaşı andıran bir kokuyla doldurmuştu sutyenini.
Unuttu işemeyi. Salyası, ağrısı, idrarı, sıvısı… Hepsi ama hepsi uzun ince ve tuhaf bir veciz gibiydi.
Erkek olsa bileycide çırak kalır, çiftçi arabalarında yaşardı.
Vaktiydi belki de. Verdi’yi bırakıp, Haç yoluna saptı…

IX

Eski zamanlardı. Gerçekle hayalin birleştiği yerde, an’da kaldı.
Yoktu henüz Öklitçilerin mantığı. Ve çalıların dikenli yalnızlığı, domates kasaları, İran rakısı…
Öpülesi bir gece kelebeğiydi. Ya da kâğıt hamuru, güve yeniği…
Öylesine bir şeydi işte. Kalde milletinden, menekşelerden, ünlemlerden…
Aniden şişen dev sineklere, steplere ya da gümüş rezervlerine benzeyen ve sürekli frijidleşen bir yanı vardı.
Fazla kontrollü, fazla pembe bir kadındı.
Taş savaklar üzerinde yaşıyor ve cemaat adları ezberleyip sevilmek için Kamikaze yıldızlarına yakarıyordu.
Ne güzeldi mehtabın öbür tarafı, asfalt kenarları, dağ pansiyonları…
Büyük burgaçlı bir kasırganın ortasındaydı: Magma okyanusunda: Ütopia…
Meşe pelidi sürdü alnına Şeria ovasında.
Uyandı Lidya’da, Lübnan’da…
Yumuşaktı. Sakin, çatısız…
Göğsü öksürük ve balgamla, ağzı ise tükürük ve köpükle doluydu.
Hangi erkeğe dövmeliydi yüzü bilmiyordu.
Dudağındaki incir kurumuş, sığındığı bütün çerçevelerden kovulmuştu…

X

Islanmış, lağımlaşmış ve ağlamıştı. En sevdiği sıvısıydı gözyaşı…
Midesini parmaklayıp, kusmukla doldurdu yatağındaki ceset torbasını.
Ve katran ağaçlarını, dibine siroz bulaşmış kırık dökük bardakları; insanın olduğu her yeri, pahalı tabakları, cünüp çocukları, medrese duvarlarını…

Kalktı. Kalbini yoklayıp aşırı doz Lasix aldı.
Acıya verdiği en son şey buydu: Polensi bir tortu. Ya da yaradılış yorumu, Kardiyak psikozu…
Yorgun muydu?
Blues ya da Jump sıkıntısına benzer bir şeydi nefesindeki darlık hâli: Yeraltı müziği, saksafon sesi…
Motifsiz, cazibesiz, hezeyan dolu bir boşluktu tutunduğu: Devinimsizliğin duygusu. Ya da Ortodoks lodosu, ölüm kokusu…
Bağrına hiçbir bitkiyi basmayan bir topraktı sanki bedeni. Ayakları şişmiş, çenesindeki salya ise böceklenmişti.
Bir şeyler düşünse oyalanırdı belki de. Alışkın değildi zihnine çarpan kuş sürülerine.
Barakalarda oynanan Meksika vodvillerini düşledi önce.
Sonra saz damlı kulübeleri, motel sarışınlarını, bambu çadırları…

Kırmızı, leziz bir çayır çiçeği gibi taşıyordu özrünü üzerinde.
Üzerinde mutfak bitleriyle.
Işığını yakıp dokundu kendine: Yengeç Dönencesinin başladığı yere.
Maya aksanıyla konuşuyordu sanki gece.
Kim, ne için sanrılaşmıştı yine?
Torpido botları batmıştı belki de bir yerlerde, kime ne!
Pencereyi açıp sarktı geçmişin hikâyesine, berduş kafelerinde eğlenen işçilerin avuçlarındaki hissizliğe…
Oysa sevmezdi kenar mahalle aşklarını, ağzı façalı adamları.
Her biri en kötüsünden sekiz farklı kişiliği vardı.
Rahminden meyvesi çalınmış kadınların en güzeli ve onların peygamberiydi.

‘…Sevgilim, sokakları denize açılan semtler gibidir benim.
Nihai kentlerin ‘Roman’ cennetidir benim sevgilim…’


Biliyordu, gittikçe küçülecek ve sonunda sadece bir lekeye dönüşecekti.
Uzan klaplı ceketler giyen bisikletli hırsızları izledi bir süre.
Karanlık ve Devrim, afyonlu ekmek, Çin fenerleri, banliyö evleri… : Tanrıların terk ettiği bütün nesneler, nitelikler: Anlamsızlığın en uç noktasında, başucunda…
Ölse, özlerdi belki de bacakları çubukları andıran erkek etini, pes başlayıp tiz biten Angel bestesini…
Ve Arap mistizmini, muazzam Harran düzlüklerini…
Görgüsüz müydü bilinci? Denetimli bir açlıktı kendini hapsettiği yeşil panjurlu hastane deliği.
Asurca tercüme edilmişti teşhisi: İncil’in sahte Babil’i, ‘Sade’ ve ‘Lautreamont’ kanseri…

Tarkan Toka, 2004 Ankara
Yayınlandığı Yurt Dışı Dergileri: Bien et Français, Paris 2005. (Fransızca çeviri: Tarkan Toka.), New York Underground, New York 2006 (İngilizce Çeviri Aslı Tandoğan)

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.