KIRK KİLİTLİ KIRK KAPININ ARDINDAN

Günaydınım, gün ışığım, aydınlığım;

Sana böyle seslenirken hiç kimsenin bu sözcüklerle sana hitap etmeyeceğini bilmenin huzuru içindeyim. Evet, gecelerini gündüzlerine katıp seni düşleyenler olmuştur ve hâlâ hayalini içip kendilerinden geçiyorlardır muhtemelen. Ama benden başka kimse sana “günaydınım” demeyecek. Çünkü “geldin” ve gelişinle beni yıllardır göğsünde emzirip duran karanlığımın elinden çekip kurtardın. Günüm aydın oldu, günü aydın olanım. Sana “ışığım” diyorum zira hem ruhumun kuytularını hem de kalbimin el değmemiş köşelerini aydınlığa boğdun. Evet, sana meftun olanlar olmuştur. Ama gözlerinin kıyısı, ruhunun seheri ve kalbinde kaynayıp duran o şefkat karşısında benim gibi titreyeni ve ışığa gark olmuş biri daha yoktur. Olmasın da…

Kendimden geçmişim, anlamıyorsun.

Çünkü sen anlamak üzere değil gelmek üzere kaim oldun gönül ufkumda. Gelişine dair söyleyeceklerim var kırk kilitli kırk kapının ardından:

“Geldin”

Hem de ne geliş! Şairler şiire küsmüş, şarkılar susmuş, gökyüzü merhametini esirger olmuştu yapraklardan. Kelebekler içmiyor, papatyalar açmıyordu ve ben rüzgârın savurduğu bir kum tanesinden farksızdım zamanın korkunç akışı karşısında. Sonra sen geldin. Önce bir hatıra olarak belirgin ufukta, etrafında nurdan haleler olan ve yıldız yıldız ışıyan bir hatıra. Sonra sesin duyuldu, yılların ardından bereketli ovaları besleyen müşfik bir pınar misali bozkıra dönmüş gönül mülküme doğru aktın usulca. Hiçbir karanlığı, hiçbir yalnızlığı, hiçbir çaresizliği ürkütmedin. Ruhumun hiçbir yarası incinmedi gelişinden. Geldin ve yıllar yılı binlerce ateşin geride bıraktığı kül katmanlarına üfledin narin bir edayla. Küller etrafa savrulup altlarında, derine derine sakladığın ateşin koru görünür oldukça ürperdim. Ben o yangını biliyordum çünkü. Nasıl dehşetli bir hararetle yandığını, bir kalbe neler edebileceğini, nasıl can yaktığını… Fakat bu sefer parmak uçlarından ve sözcüklerinin notasından yayılan huzura teslim ettim kendimi. Ateş yandı, ben tutuştum. Öyle alevler yükseldi ki göğsümden semaya doğru, görenler hepten şaşırdı. Başta da haklı olarak sen… Bu kadar çok ürpermeme, bu kadar çok yanmama bir anlam veremedin. Sana göre böyle şiddetli bir yangın yıllarca gizlenemezdi. Ah kıymetliler kıymetlisi ah… Bir bilsen senin o gizlemek ve alışmak dediğin kayalıklar ne kadar sarptır, nasıl lime lime eder insanın etini… Yüreğini bin parçaya bölsen de doymaz bir canavardır alışmak, bin yürek daha ister. Bilmezsin, sultanlar bilmez eziyetin böylesini. Bilme!..

“Geldin”

İster kal ister git, sen bana bu sefer “gitmemek” üzere geldin. Sonsuz bir sağanak var uçsuz bucaksız bozkırımda. Bir kere açmaya başladı alaca çiçeklerim, bin kere yeşerdi gökkuşağına hasret ovalarım. Nurdan ırmaklar akmaya başladı bir kere, duruldu dalgası okyanuslarımın. Görünen gökyüzünün dışında semanın yedi katı ışığa boğuldu. Şu ayağımı bastığım zeminden asûmana kadar ışıl ışıl tüm kâinatım.

Günaydınım, gün ışığım, aydınlığım…

Geldin ve gitmeyeceksin. Sûra üflendiği ve hesap defteri açıldığı gün acısını çıkaracağız bu uzaklığın. O zaman yakınlar daha yakın olacak, ruhlar gerçek yakınlığı bulacak. Vuslat gününe dek unutmuyorum, unutma: Kalbin kalbimde atıyor, kalbim kalbinde… Zaman parmak uçlarımızdan kayıp gidiyor. Ama önce senin… Tüm öncelerim ve tüm önceliğin ve her şeyim ve her şeyin…

Sana karşı merakım, susuzluğunu gidermek için denizin suyunu kana kana içen denizcinin hâline benzer. Dinmez, giderdim zannettikçe derinleşir, kavurur içimi. Bilmiyorum mesela nakış yapar mısın? En çok hangi filmi beğenirsin? Şairlerden kimi kendine yakın bulursun? Hiçbirini bilmiyorum. Ama zamanın gevşek kumları satırlarımın köşe başından kayıp gidiyor. Ömrümü veririm ama ömrüm geçiyor… Tükeniyor sermayem. Tükenişime karşın göğünü süsleyen bulutlara fısıldayacağım sözcüklerim bitmedi henüz. Kulak ver, dinle:

İnsan uzun bir yola çıkarken yolun sonuna göre değil, yolda geçireceği zamana göre hazırlar kendini. Yol çok uzunsa varılacak menzil silikleşir. Önemsizleşir demeyeceğim, her menzil kendi başına önemlidir ama yol ve yol hâlleri daha bir görünür olur mesafeler çoğaldıkça. Sen tek başına bir hedef, bir menzil değilsin. Sen benim için bizzat “yol”un kendisisin. Hâliyle ben şu fani dünyanın sınırları içinde sana ulaşmaktan ziyade senin yolunda, sana yürümeyi önemsiyorum. Sana yürümek demek, sana yürürken kendimin ve kalbimin sınırlarını keşfetmek demek benim için. Göğsümün genişlemesi, ruhumun gül bahçesine dönüşmesi, bütünlüğümün dağılıp yeni bir anlam düzeyinde tazelenmiş ve temizlenmiş olarak aşkınla vücut bulması demek.

Tepkilerini göremesem ve ölçemesem de yazdığım her bir harfin bir şekilde gelip pencerene konduğunu biliyorum. Çağrıcı harfler, müjdeci harfler, sabırlı harfler onlar. Sabrımın sınırı ömrümün sınırıdır. Benden fazla yaşarsan ki benden fazla yaşa mutlaka, göreceksin.

Her yolculuk kendi macerası ve riskleriyle uzanır önümüzde. Bir yangının içinden geçen biri alevlerden hiç zarar görmeyeceğim diyemez. Ateş varsa yakar. Ateş var, yakıyor. Yolum, daha doğrusu sana doğru uzayıp duran bu dikenli ve kıvrımlı yol; alevden ırmaklardan, kor ateşten vadilerden, kesif dumanlarıyla nefes almaz boğazlardan geçiyor. Ama ben yürüyeceğim. “Yol”unda olmaktan başka “yol” bilmiyorum kendime.

Şimdi bir yakamoz parıltısı ol, gel vur bordama desem yine gelmeyeceksin biliyorum.

Ama ben sana geliyorum.

Ama ben sana geliyorum!

Ama ben sana…

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.