Cinayet Bulmacaları – Irene Adler: İntikam

Ben, Sherlock Holmes… Çoğu insana göre bir dâhiyim. Bir kısmına göre ise bir sosyapat! Belki herkes haklıdır kendince. Ama bana göreyse; ben bir lanetliyim. Kimselerin göremediğini görebiliyorum. Kimselerin kuramadığı bağlantıları kurabiliyorum. Ve benim de nasıl olduğunu bilmediğim bir şekilde, beynimin karanlık dehlizlerine hükmedebiliyorum. Bir keresinde -sanırım ilkokuldaydım- bir IQ testi yapılmıştı bana. Ortalamanın çok altında bir zekâya sahip olduğum sonucuna ulaşmıştı çok bilmişler. Bilmedikleri şey ise testlerinin çok basit ve çok sıkıcı olduğuydu. İşte benim sorunum da bu; sıkılmak… Basitlikler beni sıkıyor, duygular, gereksiz konuşmalar, yersiz saygı kuralları ve aptallıklar… Hayat tüm bu sıkıcı şeylerle dolu olduğundan kendimi cinayet bulmacalarını çözmeye adadım. Buyrun, bunu nasıl başardığımı beraber keşfedelim. Benim gösterişli ve kabına sığmaz dünyama, harikalar sirkime hoş geldiniz!

O gün, sabahın köründe telefonumun acı acı çalmasından belliydi bir cinayet işlendiği. Saffet Beyin aramalarına cevap vermemeyi sevdiğimden uyumaya devam ettim tabii ki. Ancak en büyük uyku katilim olan Watson denen saldırgan ustalıkla beni uyandırmayı başarmıştı. Benimle baş edebilmesini sevsem de tarzı her daim eleştiriye açık doğrusu. Yatağımın kenarındaki koltuğa oturmuş ve Irene Adler hakkında konuşmaya başlamıştı. Nedense bu konu beni geriyordu. Ve zaaflarımı çok iyi bilen doktor bozuntusu da hep aynı noktadan üzerime geliyordu. Yastığın içine gömülmek de fayda etmeyince uyanmaya karar verdim. Yine sıkıcı bir dava, yine kolayca katilin bulunacağı bir cinayet beni bekliyordu zannımca. Ama itiraf etmeliyim, hiç de düşündüğüm gibi olmamıştı…

-Bırak artık kahvaltı yapacağım bahanesini. Yoksa Irene ile yaptığın son kahvaltını tüm polis teşkilatına zevkle anlatırım Sherlock!

-Ben, o esnada yiyecek ya da içeceklerin içine bir şey katmış mı diye kontrol ediyordum Watson! Valizimin gizli gözüne, İsveç Büyükelçisinin elmas kaplı hançerini koyduğunu görmemiş olmam kabul edilebilir bir dikkatsizlik!

-Peki koca valizi, Silikon Vadisine gittiğimizde, havaalanında elini kolunu sallayarak ona teslim etmen de mi hata?

-Hayır tabii ki! O senin suçun Watson. Hem uçak fobisinin, hem de bana verdiğin sakinleştiricilerin tesirindeydim. Yanıma yaklaştığında onu sen zannetmem nasıl benim suçum oluyor?

-Neyse şaşkın aşık! Haydi gidelim de olay yerini amatörler talan etmeden inceleyelim. Yoksa tüm günümüz senin sızlanmalarını dinlemekle geçecek!

-Ben aşık filan değilim, sadece o kadından pek hoşlanmadığım için dengem biraz şaşıyor Doktor Bey!

-Tabii Tabii, öyledir!

Aslında Watson’la bu cedelleşmeyi sürdürebilirdim ama bazen susmak gerekiyor işte!

Derken, bir yarım saat sonra Sarıyer Sahilindeki olay yerine ulaştık. Saffet Bey burnundan soluyordu. Valilikteki toplantısına geç kalmak istemediği mimiklerinden okunuyordu.

-Ooo! Hoşgeldiniz dedektiflerin en uykucusu! Rahatınızı bozmadık inşallah? İsterseniz siz gidip dinlenin, ceset çürüdüğünde geri gelirsiniz!

-Saçmalamayın Müdür Bey! Bir kere ben uyumuyordum. İkincisi geç de kalmadım. Sadece siz Watson’ı bana geç gönderdiniz…

-Dua et fazla vaktim yok Sherlock! Neyse… Adam 1,78 boyunda, erkek. Pala bıyıkları ve kavruk derisi doğulu olduğu izlenimini uyandırıyor. Gömleği ve atleti dahil üst kısmı gördüğünüz gibi çıplak. Pantolonunun cepleri boş. Ne bir kimlik, ne başka bir şey bulamadık. Ölüm nedenini tam tespit edemedik. Çünkü görünürde herhangi bir darp izi yok. Kimliğini belirlememiz bile birkaç günümüzü alacak. Zira parmak izinin taramasından sonuç alamadı arkadaşlar!

Aslını isterseniz, bu kadar basit ve bu kadar isabetsiz çıkarımları kaç kişinin bir araya gelerek yaptığını bilmek isterdim doğrusu. Ancak, vakaya odaklanmam gerektiğinden doğrudan analize geçmeye karar verdim.

-Öncelikle Müdür Bey, adam Türk değil, doğulu hiç değil. Mezosefal kafa yapısı, ela gözleri, uzun parmakları ve açık teni adamın bir Sırp olduğunu gösteriyor. Çene yapısı da dediklerimi teyit eder zaten. Açık teni diyorum; zira adam sık sık solaryuma giriyormuş. Ellerinin vücudunun diğer yerlerinden daha açık renkli olması bu yüzden. Ölüm nedeni de çok bariz şekilde ortada aslında. Yalnızca siz göremiyorsunuz. Kavruk derisine dikkatli bakarsanız yüzünde ve boynunda oluşan kızarıklık izlerini belki siz de fark edebilirsiniz. Bu kızarıklıkların yuvarlak olmaması da maktulün yediği bir şeyden zehirlendiğini gösteriyor. Koku, bir bilimdir beyler! Ağzında birçok kokunun bileşimi var. Son yemeğinde mantar ve tatlı yemiş. Evcikkıran mantarı, haşlandığında aynen bu şekilde kokar; soğan yanığına benziyor değil mi?

İki dostum da herhangi bir koku duymadıklarını ifade etmişlerdi. Nasıl olur da bu kokuyu duymazlar anlayamıyordum. Saffet Bey söze karıştı:
-Ölüm nedeni zehirlenme yani?

-Bravo Müdür Bey, nasıl anladınız? Tabii ki zehirlenme. Üstelik zengin bir adam, belli ki lüks bir otelde kalıyor. Bu durum da bize olayın bir gıda zehirlenmesi değil, bir cinayet olduğunu gösteriyor. Neticede lüks bir otelde zehirli mantar ikram edilmez kimseye!

-Oldu olacak, adamın adını da söyleyin bize! Bunlar subjektif çıkarımlar Bay Holmes!

-Subjektif kelimesini hatasız bir şekilde söylemeyi başarabilmeniz takdire şayan Müdür Bey! Şunu da belirteyim ki hiçbir çıkarım objektif değildir zaten. Ama isterseniz kolayca kurbanın kimliğini tespit edebilirim!

-Hadi canım!

-Ne banal bir tepki o öyle! Neyse… Dediğim gibi, adam bir sırp. Zengin olduğunu sık sık solaryuma gitmesinden, pahalı bir takımın parçası olduğu kumaşından belli olan pantolonundan ve tırnaklarındaki manikürden anlayabilirsiniz. Mesleğine gelince… Maktul bir kumarbaz. Yüzündeki botoks kaynaklı ifadesizlik, baş parmaklarının kenarındaki kâğıt kesiği izleri onun iyi, hatta çok iyi bir poker oyuncusu olduğunu gösteriyor. Adam Hilton otelinde kalıyormuş. En son yediği tatlının kokusunu alabiliyorum. Damla sakızı ve ceviz karışımı eşsiz bir koku. Sahi neydi bu tatlının ismi Watson!

-Hayran hayran seni izliyorum dostum. Boşver tatlının ismini. Neticeye gel!

-Haklısın Doktor! Gözlerinin altındaki siyahlığın derecesi ülkeye yeni geldiğini gösteriyor. Senin geçenlerde bahsettiğin yeraltı poker turnuvası için. Hani çok az kişinin kabul edildiği. Milyonlarca doların havada uçuştuğu büyük turnuva!..
Gerçekten de oteli aradığımızda maktulün kimliğine kolayca ulaşmıştık. Pala bıyıkları, teşhisini kolaylaştırıyordu. Adamın ismi Leonel Lazar’dı. Yani dünyadaki en büyük poker oyuncusu… Fakat beni rahatsız eden bir şey vardı. Bir şey… Bir koku…

-Ama bir koku daha var. Bol yasemin, bol gül karışımı bir şey. Aman Allah’ım bu Jean Patou. Kadın!!!

-Bu Irene Adler’in kokusu değil mi? Yoksa…

-Hayır Watson. O kadın her şey olabilir ama katil olamaz. Yani sanırım… Katilimiz orada dostum, ne yapıp edip bu turnuvaya biz de katılmalıyız. Hem de en ön masadan…

Polis ekipleri maktulün odasını incelemişler ve zehirli mantar tespitimi doğrulamışlardı. Adli tıp da tabii. Otelin güvenlik kameralarından, şahsın odasına giren kişi ya da kişiler tespit edilememişti. Yüksek ihtimal katil ya da katiller yangın merdiveninden otele giriş yapmışlardı. Irene Adler ise otelin barında, maktul ile konuşurken görüntülenmişti. Tanrım, hâlâ nefes kesiciydi… Maktulle görüşmeleri sadece beş dakika sürmüş ve ön kapıdan çıkıp gitmişti başımın belası! Ondan almam gereken bir intikam vardı ve bunun için can atıyordum. Muzip dostuma göreyse Bayan Iren’i görmek için can atıyormuşum. Her iki düşünce de doğruydu aslında; nerden baktığınıza bağlı…

Saffet Bey, poker turnuvasının yapıldığı mekânın sahibini tehdit ederek bizim ve birçok sivil polisin içeri girişini sağlamıştı. Üstelik öldürülen kumarbazın yerine, en büyük masaya geçmeye de hak kazandırmıştı bize. E o kadarcık forsu da olsun Müdür Bey hazretlerinin!

Salona girdiğimizde, büyük masada onu gördüm. Işıltılı kıyafeti güzelliğinin yanında sönük kalıyordu. Ve parfümü… Sadece kokusuyla bile tüm ortamdaki insanlardan daha belirgindi. Masanın kurupiyesi olmuştu. Anlaşılan bir suç ortağı vardı ve ona oyunu kazandırıp parayı kırışacaklardı. Beni gördüğünde yüzünün aldığı şekli unutamam. Yalvaran ve ürkek gözlerle bakıyordu…

Watson, masadaki oyunculardan biriydi artık. Bense hemen arkasında oyunu izliyordum. Poker oynamayı bilmediğimi anlamışsınızdır sanırım. Ancak bir şeyi çok iyi biliyordum; Watson çok ağır bir yenilgi almak üzereydi. Gecenin ilerleyen saatlerinde masaya arkadaşımın yerine oturmaya karar verdim. Bana şaşkınca döndü:

-Sherlock, sen bu oyunu bilmiyorsun ki!

-İzleyerek öğrendim dostum! Şimdi müsaadenle bırak da işimi yapayım…

Ben masaya geçince herkesin oturuşu farklılaşmıştı. Anlaşılan herkes beni tanıyordu.
-Yeni deste rica ediyorum… Kurupiye acı bir tebessüm etmişti. Şov başlıyordu…
Önümdeki tüm pulları ortaya sürüp rest demiştim. Ancak bana verilen kâğıtlara hiç bakmamıştım. Masadakiler şaşkınlık içindeydi.

-Bay Holmes! Kâğıtlarınıza bakmayacak mısınız?

-Gerek yok! Siz Arthur Levsky’siniz sanırım. Benim burada maktul Leonel Sazar’ın soruşturmasını yürütmek için bulunduğumu da anlamışsınız. Tebrik ederim, iyi bir yüz okuyucusunuz. Gömleğinizin yaka kısmındaki flu ruj izi de çapkın biri olduğunuzu gösteriyor. Eliniz iyi olduğunda burnunuzu çok ama çok hafif oynatıyorsunuz. Şu anda da eliniz oldukça iyi değil mi?

-Evet Bayım. Elim iyi. Çift kart lütfen! Bay Sazar’ı pek tanımam. Yaklaşık bir yıl önce şöyle bir görmüşlüğüm var, o kadar. Holiday otelinde kaldığım için sanırım benden şüphelendiniz. Bugün polisler otele gelince hadiseyi öğrendim. Öldürülen şahıs için üzgünüm. Bu arada oyunu kaybettiğiniz için de sizin adınıza üzgünüm. Benim bu olayla bir ilgim yok.

-Anlaşılan eliniz gerçekten iyi. Kendinizi gizlemeyi biliyorsunuz. Eliniz kare, hem de en iyisinden, hayırlı olsun diyeyim. Bu arada tek kart lütfen!

Karta hiç bakmadan elimdekilerden birini çıkarmış, aldığım karta da hiç bakmadan önüme koymuştum. Bay Levsky ise elini bilmeme çok bozulmuştu ama belli etmemeye çalışıyordu.

-Siz Bayım! Nikolas Samuel’siniz değil mi? İçtiğiniz puroyu takdir ettim doğrusu. Zevklisiniz. Eliniz iyi olduğunda puroyu daha sert dişlediğinizi galiba siz bile bilmiyorsunuz. Maktul ile muhataplığınız ne kadardı?

-Bay Holmes! Ben Leonel Lazar diye birini tanımıyorum. Bu turnuvaya da ilk defa katılıyorum. Şahsın ölümüne üzüldüm. Sizin masaya oturmanıza ise sevindim. Sonunda yenmekten zevk alacağım bir rakip buldum nihayet. Üç kart lütfen! Elinize bakmayacak mısınız?

-Gerek yok! Şahsı tanımadığınıza inandım diyelim. Beni nerden tanıyorsunuz? Durun söylemeyin, düşündüm de çok da önemli sayılmaz aslında. Neticede elinizde full as var. Gayrı hiçbir şey önemli değil sizin için.

Bay Samuel de elini bilmeme şaşırmıştı. Kurupiyenin endişesinin gittikçe arttığını hissediyordum. Bu poker oyunu oldukça zevkliymiş aslında…

-Gelelim size Bay Miguel. Sizin gibi bir milyarder iş adamını burada görmek çok hoş doğrusu. Uzun zamandır görüşmüyoruz. Viskinizi yudumlarken biraz hızlıysanız eliniz kötü manasına geliyor. Buna dikkat etmenizi tavsiye ederim. Maktul ile hukukunuz var mıydı?

-Bay Holmes, beni bilirsiniz. Kaybetmemek için her şeyi yaparım. Bay Leonel Sazar’ı inanın hiç tanımıyorum. Bahsi geçen otelin müdürünün arkadaşım olması belki beni şüpheli yapar ama görüyorsunuz rahatım. Bu arada üç kart lütfen. Elinize bakmayacak mısınız?

-Hayır bayım! Eliniz kent. Kazanamayacaksınız, üzgünüm. Yakayı kurtarmak kolay değildir neticede…

Bay Miguel’in de canı sıkılmıştı. Elinde gerçekten kent vardı. Ama servetinin bir sınırı olmadığından kaybedeceği para hiç de önemli değildi.

-Bay Metin Sönmez. Bu binanın sahibi ve organizasyonun mimarısınız. Siz maktulü tanıyor musunuz?

-Şey… Elbette Bay Holmes. Bay Lazar yakın dostumdur. Ancak organizasyonla ilgilendiğimden kendisiyle görüşemedim bir türlü. Dün gece telefonda konuşmuştuk. Kurupiye hanımı işe almamı rica etmişti. Bunun dışında yağmurlu bir İstanbul gecesinde yoğun bir şekilde mekânı dizayn etmek için çalıştım. Sizlere de her konuda yardımcı oldum, bundan sonra da olmaya hazırım…

-Gelelim size Bayan! İsminiz neydi?
-Mathilda efendim… Köşeye sıkıştığı her hâlinden anlaşılıyordu dolandırıcı kurupiyenin. Bu şahıslardan hangisiyle anlaşmalı olduğunu anladığımın da farkındaydı.

-Bayan Mathilda, siz şahsı tanıyor musunuz?

-Ben Bay Sazar’ı dün akşam tanıdım. Daha önce telefonda konuşmuştuk. Ortak bir dostumuzun ricasını kırmayarak burada işe alınmamı sağladı. Sadece beş dakika gördüm kendisini, gerçekten!

-Keşke yüzünüz kadar eliniz de masum olsaydı hanımefendi! Neyse… Buyurun kartları açalım.

Bay Levsky mükemmel bir kare 9 açmıştı. İmrenilecek bir elin keyfini sürdüğü yüzünden okunuyordu. Bay Nikolas ise Full as yaparak oyunu tamamlamıştı. Yorgunluğu omuzlarının düşüklüğünden anlaşılıyordu. Bay Miguel ise basit bir kent açmış ve oyunu kaybetmişti. Umursamıyordu elbette. Metin Bey ve Irene ise tüm salon gibi elimi açmamı bekliyordu. Kurupiye görünümlü dolandırıcının merakının nedeni belliydi de Metin Beyinki anormaldi.

Önce ilk kağıdı yavaşça ters çevirdim. Bir kupa papazıydı. Papazı bulmuştuk yani. “Gerçek, er veya geç ortaya çıkar” diye bağırdım. Sakin bir biçimde ikinci kâğıdı açtım. Bir kupa onluydu. “Kazandığını sandığın anda kaybedersin” diyerek sözlerime devam ettim. Sonra üçüncü kağıdı nazikçe ters çevirdim. Bir kupa valeydi. Salonda küçük çaplı bir uğultu olmuştu. “ Yaptığı kimsenin yanına kâr kalmaz” diyerek heyecanı biraz daha arttırmıştım. Dördüncü kâğıdı çevirdiğimde bütün salonu kaplayan büyük bir uğultu duyulmuştu. Çünkü bir kupa kızı açmıştım. “Yakalanmak senin kaderin, çünkü…” diyerek öldürücü darbemden önceki son ikazımı da yapmıştım. Watson heyecandan tırnaklarını kemiriyor, Saffet Bey yumruklarını sıkmış ağzı açık bir halde bekliyor, kurupiyelerin en güzeli ise hayran hayran gözlerimi süzüyordu. Son kartı açarken var gücümle bağırmıştım. “Çünkü benim adım Sherlock Holmes!” Bütün salonda büyük bir alkış tufanı kopmuştu. Ben açtığım kupa ası masanın ortasına fırlatırken, bir yandan da polislere katil ya da katillerin kimler olduğunu işaret etmiştim.

Irene’i yenmek, itiraf etmeliyim ki cinayeti çözmekten veya oyunu kazanmaktan çok daha zevkli gelmişti bana.

Kadim dostum yanıma sokulup kulağıma fısıldadı:

-Kâğıt mı çaldın? Ben bile fark edemedim. Çok hızlısın Holmes!

-Ben hırsız mıyım Watson! Sadece kâğıtları saydım.

-Açılmamış yeni desteyi? Hadi canım!

-Çok banalsin dostum, çok banal!

İşte sevgili okuyucu, Sherlock Holmes olmak böyle bir şey! Lanet demekte haksız mıyım?…

Peki ama katil ya da katiller kimdi?

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.