Cinayet Bulmacaları: Kurt Adam Avı

Henüz İstanbul’a yeni gelmiştik. Yapay zekâyı yenmiş ve büyük bir kasırgayı atlatmış olmamız, yeni maceraların çok uzakta olduğu manasına gelmiyordu. Ama itiraf etmeliyim ki maceranın bu kadar çabuk gelip bizi bulmasını da beklemiyordum.

Ben çalışma odasında yokluğumuzda biriken mesaj ve iletileri düzenlemeye uğraşıyordum ki birden çok tanıdık bir ismin gönderdiği e-mail dikkatimi çekivermişti. Martin Thomas David… Aynı üniversitede okumuştuk. Ben tıp bölümünde o ise psikoloji alanında ihtisas yapıyordu. Biraz şey biriydi, nasıl desem, standart dışı. Oldum olası farklı insanları hayatıma katma gibi garip bir alışkanlığım bulunduğundan, Martin de kısa sürede arkadaşım olmuştu. Beraber kopya çektik, tiyatrolara kaçak girdik, serserilerin arabalarını çalıp şehri gecelerce turlardık. Elbette başımızı bolca belaya da sokmuştuk. Defalarca nezarethanede sabahlamışlığımız, ellerimiz kanayıncaya kadar azılı tiplerle dövüştüğümüz de olmuştur. Bilirsiniz işte, gençlik çağının çılgınlıkları. Üniversiteden sonra yolumuz pek fazla kesişmemişti. Bir keresinde Lizbon’da karşılaşmıştık. Sherlock nedense Martin’i hiç sevmemişti. Nasıl diyordu; “Bu adam sokaklara ait değil Watson, bu adam hapishaneye ait.” Klasik Sherlock kıskançlıkları işte! Hayatında bir tane arkadaşı olan birinin nasihatleri objektif olacak değildi ya!

E-maili okuduğumda ürperdiğimi söylemeliyim. Sıradışı arkadaşımın hayatı da sıradışıydı, yaşadıkları da. Psikoloji alanında, özellikle de hipnoterapi sahasında başarılı biri olmuş, hâlen Erdel’de Şiştarovat Kasabasının Belediye Başkanı olarak görev yapmaktaymış. Buraya kadar her şey normaldi, ancak buradan sonrası inanılması güç bir olaylar zincirinden ibaretti. Martin, kasabanın tek psikoloğuymuş. Zaman içinde herkese kendini sevdirmiş. Halk da onu Belediye Başkanlığına layık görmüş. Göreve geldikten sonra radikal kararlar almış ve Şiştarovat’ı bir turizm merkezine dönüştürmüş. Şehir merkezine araç girişini yasaklamış. 19. Yüzyıl atmosferi oluşturarak, ulaşımı faytonlara bağlamış. Çeşitli tarihi yapıları ve şatoları restore ettirip, festivaller ve etkinlikler düzenleyerek kasabaya olan ilgiyi arttırmış. Üstelik bunları sadece bir senede başarmış. Şehrin tanınmış tarihçilerinden Janos Andras, Erzsebet Bathory’nin, yani nam-ı diğer Kanlı Kontesin kabrinin, Şiştarovat’ta bulunan virane bir mezarlıkta olduğunu iddia etmiş ve Belediye’nin yardımıyla araştırmalar, kazılar yapmaya başlamış. Açtıkları bir mezarda, kalbine kazık saplanmış bir kadın cesediyle karşılaşmışlar. Martin de bu cesedi gözleriyle görmüş. Tabutun iç kısmında “elatkozott” yazmaktaymış, yani “lanetli”. Fakat ceset, şehre götürülürken gizemli bir şekilde ortadan kaybolmuş. Belediye aracının kasasını açtıklarında cesedin bulunduğu yerde sadece elmas bir kolye varmış. İşte her şey böyle başlamış. O günden sonra esrarengiz olaylar birbirini izlemiş. Ormanlardan normal bir kurdun ulaşamayacağı desibellerde kurt ulumaları duyuluyor, ormana yakın çiftliklerde köylülerin hayvanları parçalanmış halde bulunuyor, çamurlu toprakta iki insan ayağı büyüklüğünde bir kurt pençesi izinden başka, hiç bir iz de tespit edilemiyormuş. Üç dolunay önce, kasabanın merkezinde düzenlenen bir etkinliğin tam ortasında, kimsenin tanımadığı biri, herkesin gözü önünde bir kurt adama dönüşünce, lanetin gerçek olduğuna tüm insanlar kanaat getirmiş. Bu olayı, Martin de dâhil 150 kişi, kendi gözleriyle görmüş ve olay polis kayıtlarına geçmiş.
Ancak eski arkadaşımın bizden yardım istemesinin nedeni, tüm bu anlatılan fantastik öyküden çok daha farklıydı. Martin, bir süredir izlendiğini, evine birinin girip her yeri alt-üst ettiğini, hastaları için sipariş ettiği lorazepam ve amfetamin kolilerinin çalındığını ve geçen hafta camından içeri bir tehdit mektubu atıldığını anlatmış. Mektupta şunlar yazılıymış; laneti sen uyandırdın, bedelini de sen ödeyeceksin. Kelleni almaya gelecek…
E-mailin sonunda Martin bana değil, ayaküstü tanıştığı arkadaşıma hitap ediyor ve onun yardımını talep ediyordu. Doğrusu o ya, buna biraz bozulmadım değil. Aynen şöyleydi hitabı; “Sherlock, yardımına ihtiyacım var. Ne yapmam gerektiğini bilmiyorum. Dedektif, lütfen…”
Sherlock yerinden fırladı birden. Yüzünde düşünceyle endişe karışımı bir ifade vardı.
– Watson, arkadaşına yaz; ben gelene kadar odasından dışarı çıkmasın, kimseye güvenmesin ve bu olayın peşine düşmesin. Hayatı, ciddi bir tehdit altında…

Ertesi gün, bulabildiğimiz ilk uçakla Erdel’in yolunu tutmuştuk. Saffet Bey de maceramıza katılmak için çok yalvardığından peşimize takılmıştı. Ancak uçaktayken gideceğimiz yerin gerçekte neresi olduğunu öğrenince beti benzi atmıştı zavallının. Evet, Erdel’e gidiyorduk, yani meşhur olan diğer adıyla söylemek gerekirse; Transilvanya’ya…
Akşam saat dokuz civarı Şiştarovat’a ulaşmıştık. Sokaklar bomboştu. Belediye binasının önüne geldiğimizde ürperdiğimi hissettim. Faytondan indiğimizde Saffet Beyin sararmış benzini görünce, bu kasvetli ortamın bir tek beni germediğini de anlamıştım. Zira etrafta büyük bir sis vardı, binanın tam karşısı orman olmasına rağmen korkunç bir sessizlik içindeydik. Kuşlar bile ötmüyordu. Kara bulutlar, arkalarında bir dolunayı saklıyordu. Kısacası, vampir filmlerinde bile bulamayacağımız bir manzara ile karşı karşıya kalmıştık. Sherlock ise yolculuk boyunca tek kelime dahi etmemişti. Ama faytondan indiğimizde, tek bir kelime lütfetmişti bize; “Zekice…”

Tam o esnada, hemen yanımızda bir fayton daha durdu. Faytondan inen kişi Bay Petru’ydu. Kendisi belediyenin kültür müdürüydü ve belli ki bizi karşılamakla görevlendirilmişti. Tam binadan içeri girecektik ki birden bahçedeki ve binadaki tüm ışıklar sönüverdi. Bu siste, önümüzü görmemizi sağlayan yegâne aydınlık zaten bu kadarcıktı, üstelik arkamızda kalan kasabanın da tüm ışıkları kararmıştı. Doğu yönünden ani bir rüzgâr peyda olmuştu. Sisi dağıtmıyor ama elbiselerimizi dalgalandırıyordu. Aynı anda, ormanın içinden korkunç sesler gelmeye başladı. Sanki yüzlerce kurt, hep bir ağızdan uluyor gibiydi. Ve bu lanetli senfoni, dâhi dostumun sakin yüzünü, ezik bir telaşa döndürmüştü.
– Geç kaldık Watson, koş!
Hemen en üst kata, Martin’in odasına yöneldik. Kapı kapalı ve arkadan kilitliydi. İçeriye seslendik ama cevap alamamıştık. Telefon feneriyle ışık sağlamaya çalışırken, birden, hemen arkamızdaki komidinin üzerinde bulunan şamdanlardaki mumlar yanıvermişti. Hem de kendiliğinden. Saffet Bey, gayrı ihtiyari “Allah” diyerek çığlık atmıştı. Doğrusu o ya, bu manzarada tek eksik bir çığlıktı ve o da tamam olmuştu.
Sherlock, kapıya sert bir tekme savurdu, etrafında olup bitenleri umursamıyormuş gibiydi. Kapı açıldığında hayatımda gördüğüm en korkunç manzarayla karşılaşmıştım. Her yer kan içindeydi, yerde, başsız ve parçalanmış bir ceset durmaktaydı. Ve açık olan pencerede, yaklaşık 2 metre boyunda, sol pençesinde Martin’in kafasını tutan, iki ayağı üzerine dikilmiş bir kurt ya da bir kurt adam -her ne derseniz deyin işte- bize doğru bakıyordu. Kükreyişe benzer büyük bir hırlamada bulunan bu yaratık, arkadaşımın kellesiyle birlikte pencereden atlarken, Saffet Bey de ormandan gelen kurt ulumaları arasında, istemsizce kendini yere bırakıvermişti; bayılmıştı…

Sabaha kadar yaşadığımız şoku, içine düştüğüm dehşeti ve hissettiğim korkuyu anlatamam. Evet korkmuştum, hem de hayatımda hiç korkmadığım kadar. Sherlock ise bir odaya çekilmiş, piposunu tüttürerek, orman manzarasını izlemişti tüm gece. Sabah olduğunda, polis şefi Bay Renato, yanımıza yaklaştı, beyaz sakalları hep mi böyle beyazdı, yoksa gördüğü manzaradan dolayı mı ak-pak olmuştu, benim buhranlı zihnim tam kestiremiyordu.
– Bay Sherlock! Kasabamızın üstünde gezen bu lanet ne zaman son bulacak, bu uğursuz yaratıktan nasıl kurtulacağız bilmiyorum. Belki de Tanrı, sizi buraya bize yardım için göndermiştir.
– İlk olarak, beni buraya Tanrı göndermedi, kellesi koparılmış Belediye Başkanınız çağırdı. İkincisi memur bey, yeryüzündeki tek lanet insanoğlunun varlığından başka bir şey değildir. Son olarak, yaratık diye bir şey yoktur, sadece katiller ve geride bıraktıkları delilleri vardır. Lütfen, neler bulduğunuzu anlatın ki yardımcı olabileyim.
– Başkanın odasına kapıdan girilmemiş. Odanın penceresi dışarıdan kırılmış. Vücudunda ancak vahşi bir hayvanın ısırmasıyla oluşabilecek çok sayıda iz tespit ettik. Maktulün kafası, gayrı muntazam şekilde koparılmış ve kayıp. Aşağıda, kum üzerinde, devasa bir kurda ait pençe izleri tespit ettik. Bay Raul’un cüzdanında sizin kartınızı bulduk. Arkasında şöyle bir not vardı; “Sherlock! Ahmakça hareket ettiğimi bil. Hak ettiğimi buldum. Hırsımda değil bencilliğimde hapsolduk! İhanet, hainleri yakar.” Buranın dördüncü kat olması ve binanın dış yüzeyinin tırmanılamayacak kadar düz olması ve tanık ifadeleri de olayın ne kadar gizemli olduğunu bize gösteriyor değil mi?
– Size gösteriyor memur bey, bana değil. En son yapılan kazıya kimler katılmıştı ve şu anda nerdeler?
– Bay Raul, Janos Andras, Başkan Yardımcısı Eugene Alek, Kimya öğretmeni Teodor Tavi, Belediye Başmühendisi Erik Marcel, tiyatronun müdürü ve baş aktörü Dragomir Nardus ve ben vardım Bay Holmes! Bay Janos Bükreş’teki evindedir, Bay Tavi ise bir kavgaya karıştığı için iki gündür nezarethanede bulunuyor. Diğer kişiler kasabadalar.
– Peki, öğleden sonra saat ikide, bu kişilerin tamamını aşağıdaki toplantı salonuna getirin, siz de hazır bulunun lütfen, çünkü katili açıklayacağım…

Öğleden sonra… Ne kadar uzak geliyordu bu zaman aralığı bana, anlatamam. Vücudum yorgun düşmüştü. Saffet Beye sakinleştirici iğne yapılmış, belediyenin misafir salonunda uyumaya terk etmiştik. Çaresiz, ben de onun yanına uzanıverdim. Uyku, her büyük acının en büyük eczanesiydi ne de olsa…

Henüz yeni dalmıştım ya da ben öyle zannediyordum ki bir ses duydum. Aşağı salonda Sherlock’un beni beklediğini söyleyen bu kişinin kim olduğunu hiç hatırlamıyorum. Zaten çok da önemli değil. Zira bana bir an gibi gelen uykuya öyle kapılmışım ki Sherlock’un sahne alma vaktini neredeyse kaçıracakmışım.

Salona girdim, Sherlock bana hafif sinirli kaş-göz işaretleri yapıyordu. Saffet Beyin dili tutulmuş, sol tarafta bir sandalyeye sararmış benziyle yarı ölü gibi çökmüştü. Sherlock’un getirilmelerini istediği kişiler, son derece tedirgin ve homurdanır bir haldeydiler. Dâhi dostumun hemen solunda, hiç tanımadığım iki tombul, kravatlı adam gözüme çarptı birden. Yine cümbüş kurulmuş ve gösteri başlamak üzereydi…

– Öncelikle hepiniz hoş geldiniz. Birçoğunuz beni tanımıyorsunuz malum. İsmim Sherlock Holmes! Adlî sicil memuru gibi görünsem de inanın bana öyle değilim ve bugün, en kötü kâbusunuz olacağım, bunun için özür falan da beklemeyin. Sizler, bir suç kâbusuna bakıyorsunuz, ben ise birer suç makinesine.

Aslında her şey, ilk mesajda apaçık ortadaydı. Dönen dolap ve bu dolabı çevirenlerin geldiği son nokta… Benim dünyalar safı arkadaşım Watson’ın bilmediği ve benim çok iyi bildiğim bir şey vardı; Bay Martin, yaklaşık 5 sene önce tutuklanmış ve psikolog lisansı iptal edilmişti. Yanlış hatırlamıyorsam, hipnozla uyuttuğu hastalarının kredi kartı bilgilerini çalma suçundan. Elbette ben bunu saf dostuma söylemedim, zira bana inanacağını hiç zannetmiyordum. Sayın Belediye Başkanının e-maili geldiğinde, hemen telefonumdan Şiştarovat Belediyesinin internet sayfasına girdim. Belediye Başkanının ismi, Raul Razvan’dı. Aslında her şey çok açık. Lisansını kaybeden Bay Martin, sahte bir kimlikle buraya gelmiş ve her nasılsa kasabada kendine bir yer edinmeyi başarmıştı. Ve ben inanıyorum ki bu salonda bulunan hiç kimse Bay Martin’in gerçek adını ya da geçmişini bilmiyordu, çünkü bilseydiniz böyle şaşkın gözlerle bakmazdınız bana… Haydi, bilmediğiniz bir şey daha söyleyeyim, şurada duran, saçma giyimli tombiş beyleri görüyorsunuz. İsimlerini, çok önemli olmadığı için unuttum. Biri İçişleri ve diğeri Maliye Bakanlığında müfettiş. Kardeş olduklarını söylemiş miydim? Bu da çok önemli değil ve tamamen bir tesadüf. Dönelim hikâyemize…

Bay Martin, kasabanın tek psikoloğu olarak, kolayca aranıza sızmış. Eminim ki bu odadaki kişilerin üstün gayretleriyle de Belediye Başkanı olmuş. Buraya kadar her şey normal. Anormal olan şey ise kasabanın saçma sapan bir yatırım yığınıyla turistik bir bölgeye çevrilmek istenmesi. Burada tarım olur, hayvancılık olur, şarap ticareti olur ama turizm olmaz. Transilvanya’ya gelen biri neden Şiştarovat’a uğrasın ki? Belediyenin imar ettiğini iddia ettiği yapıların en eskisi yüz yıllık. Bir de başka bir deli saçması daha var, Kanlı Kontes’in mezarının burada olması… Bay Janos gibi üçüncü sınıf bir tarihçi bile pekâlâ bilecektir ki Elizabeth Bathory yani meşhur Kanlı Kontes, Slovakya’da gömülüdür. Bu, ne bir sırdır ne de bir gizem. Ancak her nedense, tamamen yalan olan bu iddia uğruna ve tarihi olmayan eserleri restore etmek uğruna, belediye kasasından milyonlarca Avro çıkmıştı. Şu anda, saygıdeğer müfettişlerin adamları, muhasebe kayıtlarını inceliyorlar. Bu büyük yolsuzluğu kolayca belgeleyeceklerdir.

Evet, karşımda oturan sizler, şu veya bu şekilde bu çetenin üyelerisiniz. Aklı başında her insan, mezardan çıkarılan lanetli kadın hikâyesine güler geçerdi. Elbette işin içinde başka bir bit yeniği yoksa! Hırsızların en belirgin özelliği gözlerinin doymamasıdır. Tok gözlü olsalardı, zaten hırsız olmazlardı. Böyle büyük bir yolsuzluk işini elbette ki 3 kişi olmadan yapamazdı Bay Martin. İlk ortağı, sayın Başkan Yardımcısıydı. Eğer Bay Alek bu işin içinde olmasaydı, çok kısa sürede tüm dolandırıcılık ortaya çıkardı. Zira, muhasebe birimi Bay Alek’in kontrolündeydi. İkinci büyük ortak da hiç şüphesiz polis Şefi Bay Renato’ydu. Hiç bir ehil dolandırıcı, işini yaparken aynasızları yakınında istemez. Zaten, aslında hiç yapılmamış bir kazıya, bir polis şefi neden gidecekti ki? Tabi, paranın görünürde bir yerlere harcanmış olması gerekmekteydi. Bay Janos, işte bunun için vardı. Sahtekâr tarihçimiz olmasa, harcama kalemi icat edemezlerdi.
Bu dörtlü, belediye bütçesini yağmalama işini o kadar ileri götürmüşlerdi ki ilk denetlemede yakayı ele vereceklerini biliyorlardı. Bütçeden zimmete geçen fahiş rakamları, kabul edilebilir bir düzeye çekmek ve dikkatleri de dağıtmak için lanetli kadın ve Kurt Adam hikâyesini uydurdular. Bu, hem onlara vakit kazandıracaktı hem de yeni gelir kapıları açacaktı.
İşte tam da burada devreye Bay Teodor, Bay Eric ve Bay Nardus giriyor. Kasabanın üstüne çöken yapay sis ve ormandan gelen kurt sesleri, ayrıca sahte Kurt Adamımızın silueti, Bay Eric’in marifetiydi. Faytondan indiğimde etrafımızdaki sisin yapay olduğunu hemen anlamıştım. Hem kokusu farklıydı, hem de doğal sisten daha ağırdı. Bu sayede rüzgârdan dağılmıyordu. Bay Eric’in maharetleri bununla da sınırlı değildi. Sahte Kurt Adamımızı tasarlayıp canlandırmak da onun eseriydi. Ayrıca kasabanın elektriğinin kesilmesi de. Zira oyunun gerçekçi görünmesi için karanlığa, zifiri bir karanlığa ihtiyaç vardı…

Sherlock, birden pencereye yönelmiş ve ormana doğru bir işaret yapmıştı. Kenara çekildiğinde, odanın cama yakın kısmında, gece gördüğümüz Kurt Adam, elinde Martin’in kesik kafasıyla birlikte belirivermişti.
– İşte beyler, Kurt Adamınız. Kompleks bir hologramdan ibaret. Uydurduğunuz hikâye sebebine kimse ormana gitmeye cesaret edemiyordu. Bugün, kısa bir yürüyüş yaptım orada ve 2. Dünya Savaşından kalma bir sığınakta, sonradan Bükreş Bilim Akademisinden birkaç ay önce çalındığını öğrendiğim, lazerli hologram cihazınızı buldum. Ayrıca, hologram cihazına yüklenen görüntüyü oluşturmak için yaptığınız Kurt Adam kostümünü de. Şu anda, bir polis memuru tarafından çalıştırıldı cihaz. Kurt Adam kostümünü giyerek cihaza uygun görüntülerin girilmesini sağlamak da Bay Nardus’un oyunculuğunun bir ürünüydü tabii ki. Daha önce yüzlerce kişinin Kurt Adam görmesini, bu iki usta göz boyayıcısı sağlamıştı. Unutmadan söyleyeyim, Bay Martin’in de bu kandırmacada hakkını teslim etmek lazım. E-mailinde maktul, kutular dolusu lorazepam ilacının çalındığını söylüyordu. Lorazepam, hipnoz için kullanılan ilaçlardan biridir. Lisanssız psikoloğumuz, kalabalığın çoğuna bu ilacı süreç içinde ve seanslarında gizliden vermiş ve onları telkinle Kurt Adamla lanetin varlığına inandırmıştı. Böylece, bazı dikkatli gözlerin, hologramın gerçek olmadığını düşünmelerine engel olunmuştu.

Aynı e-mailde, koliler dolusu amfetamin maddesinin çalındığı yazmaktaydı. Bu kadar çok amfetamin, bir psikologda neden bulunsun ki? Hatta bir psikiyatri hastanesinde dahi bu kadar amfetamin bulunmaz. İşte burada da devreye Bay Teodor giriyor. Saygıya değer mi değmez mi bilemeyeceğim kimyagerimiz, bu amfetaminleri çok daha rağbet gören ve çok daha fazla kazancı olan extacy yapımında kullanıyordu. Böylece hem bütçedeki açığı kapatacaklardı hem de bu dolandırıcılık çarkının sürekliliğini sağlayacaklardı. Yaklaşık yarım saat önce, Bay Teodor’un evine baskın yapan polisler, bahsettiğim uyuşturucu haplardan çok sayıda buldular, haberiniz olsun. Uyuşturucunun piyasaya sürüm işini de polis şefimiz Bay Renato sağlıyordu. Ne de olsa kanunsuzları en iyi, bir kanun adamı bulabilirdi. Ne kadar ironik değil mi? Bay Teodor’un bir marifeti de; biz Belediye Başkanının odasının önündeyken, arkamızda duran şamdandaki mumları sihirli bir şekilde yakmaktı. Doğrusu zamanlamasını takdir etmeden geçemeyeceğim. Mumların fitilleri fosfora batırılmıştı. Kokuyu duymak benim hassas burnum için çok da zor bir şey değil. Oksijenle temas ederek tepkimeye giren fosfor, kısa sürede fitillerin alev almasını sağlar. Basit ama etkili bir hokkabazlık…

Sanırım Bay Martin ya da buradaki adıyla Bay Raul, bu ticaretten en büyük payı kendisine ayırmıştı. Bu da onun sonunun gelmesine yol açan anlaşmazlığın temel nedeniydi. Bu arada, Raul isminin Romence, Kurt manasına geldiğini biliyor muydunuz? Bu da çok ironik değil mi?

Neyse… Gelelim cinayete. Her şeyden önce, Bay Martin, başına geleceği biliyordu. Polisten yardım isteyememesinin nedeni belli. Bu salondakilerin çoğunluğu kirli ama cinayet işlemek… İşte bu, başka bir motivasyon gerektirir. Katil tek kişi fakat suç ortakları, çetenin tamamı. Öncelikle, maktulün ölüm nedeni yüksek ihtimalle kafa travması. Çünkü vücudunda, ölümcül bir yara izi yoktu. Cesedin parçalanma işi sonradan yapılmıştı. Kanın akış şekli bunu gösteriyor. Maktulün başı ortada olmadığına göre öldürücü darbeyi buradan yemiş olması en olası sonuç. Kurban öldürüldükten sonra soğuk bir yerde bekletilmiş. Cesedin sıcaklığı bunu gösteriyor. Böylelikle, otopside tam ölüm saatinin anlaşılamaması istenmiş belli ki. Katil cinayeti işledikten sonra, buradaki diğer kişiler olay yerine gelip mizanseni hazırlamış. Efektler, cesedin yerleştirilmesi, mumlar vs… Ancak, tüm bunları yaparlarken en önemli suç delilini temizlemeyi unutmuşlardı. Onu da polislerin sorgusunda öğrenirsiniz artık. Nerede hata yaptığınızı böylece anlarsınız. Çıkarların çakıştığı yerde, çıkarcıların çatışmasından daha doğal bir şey yok neticede. Sizlere, bundan sonraki uzun hapishane hayatınızda başarılar diliyorum. Bakın asıl ironik olan bu işte; ucuz dolandırıcıların, pahalıya patlayan oyunlarının sonu…

Doğrusu o ya, başım dönmüştü. Sherlock, son derece hızlı konuşmuş ve vakayı tereyağından kıl çeker gibi çözmüştü. Bütün bunları, ilk e-mailden sonra anlamış olması ise aklımın dumura uğramasına yol açmıştı. Tüm bu hadiselerden çıkardığım en büyük sonuç ise şuydu;

Ben saf ama gerçekten çok saf bir adammışım…
Peki ama katil kimdi?

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.