Konfor Alanı Tehlikeli mi?

Dilimize İngilizce “Comfort Zone” deyiminden geçen konfor zonu diğer bir deyişle konfor alanı nedir?

İnsanın rahat ettiği, kendisini güvende hissettiği, çoğu zaman hem davranışsal hem de düşüncesel açıdan tekrara kısır döngü ile bağlanan alandır. Konfor alanı kimi zaman kendi odanız, eviniz ya da her sabah okul veyahut iş için kullandığınız o sürekli tercih ettiğiniz bildiğiniz yoldur. Bir nevi monoton bir döngü, bir rutindir. Peki, bunun neresi tehlikeli? İnsanın kendisini rahat hissetmesi iyi bir şey değil mi? Ya da güvendiği, bildiği yolu kullanmasının ne gibi zararı olabilir ki? Tabiî ki zararı olmaz, doğru olduğu sürece. Ancak neye göre, kime göre? Örneğin hayatımızda bazı şeyleri rutinleştirmek bize birçok yarar sağlar. Elbette doğru şeyleri, bize yararı dokunacak işleri rutinleştirmek iyidir. Yolu ele alalım. Her gün kullandığınız yolu. Güvenli mi gerçekten? Bilmek onu güvenli yapar mı? Yoksa sadece yüzeysel deneyimlemek mi kullanmamıza neden olur? Her gün gidilen o yolda gerçekleşen kaza ve talihsizlikler o yolu güvenli kılar mı? Bunları beynin kendisini güvende hissetmesi için göz ardı ettiği kısımlar olduğu oldukça muhtemel. Hâlbuki yan yola sapsak belki daha kısa yolu keşfedecek belki daha aydınlık olanı ile karşılaşacağız. Çok duymuşsunuzdur; “Yıllardır bu şehirde yaşıyorum ama falanca yeri hiç görmedim.” “Arka sokaktaki binayı yeni gördüm.” ya da “Bu yol oraya açılıyor muymuş?” Erteleme ve keşfetme arzusuzluğu bir yana bu rahatı bozmamak demektir.

Sürekli aynı yiyecekleri yemek onların daha sağlıklı olduğu anlamına gelmez. Aksine sağlıklı kalmaya çabalamak konfor alanından uzaklaşmayı gerektirir. Hele ki bu zamanda sağlıklı, organik besin bulabilmek çok zor iken bunu yapabilmek gerçek emek ve cesaret ister. Spor yapmak konfor alanından çıkmak demektir. Çok değil her gün on beş-yirmi dakika spor yapmak nefse ağır gelir ve kesinlikle koltukta oturup saatlerce sosyal medyada gezinmekten çok daha zordur. Her gün beş sayfa kitap okuma zincirimi nasıl kırdığımı hatırladım da tabi size çok az gelmiş olabilir. Hatta beş sayfa da ne diyebilirsiniz. Ancak günler geçtikçe o beşin ağırlığı üstünüze çöküverir. Kolay olanı seçtiğimde yani zincirimi kırdığımda ne de ‘Rahatlamıştım!’. Tekrar hoş geldin konfor alanım! Altyazısız, orijinal dili ile izlenen dizinin ilerleyen bölümlerinin dublaja ya da altyazıya çevrildiği konfor alanından bahsediyorum. Ayrıca bahanelerden söz ediyorum. Hani şu kendimizce doğru olan yoldan…
Ben şunu bu şekilde yapamam, illa o koşul gerçekleşmeli bahanesi. İşte o bahane bizim konfor alanından uzaklaşmamızı engelleyen bir halat. Neden? Çünkü hareket etmemiz gerekecek. İngilizceyi halletmek için çabalamak, araştırmak gerekecek. Hangi kitabı almalıyım, neyi okumalıyım, kimi dinlemeliyim, hangi kurs daha uygundur, hangi metot benim için en iyisidir gibi sorular üzerinde kafa yormak zordur. Bahane üretmek kolaydır. İşte tam da bu noktada konfor alanı tehlikeli olmaya başlar. Yapmadıkça yapanları görürsünüz. İçiniz cız eder. Geçen yılların farkına bile varmazsanız. Ne zaman mezun olmuştunuz, üzerinden kaç sene geçti? O zamandan bu zamana kadar neler yaptınız? Ya da o sınava daha çok var değil mi? Belki seneye denersiniz? Ertelemek kolaydır ama aynı zamanda bir hastalıktır. Hastalıklı düşünceleri uzaklaştırın, hemen harekete geçerek. Olumsuzlukları hiç olmazsa bir dakikalığına kenara koyun. O bir dakika içinde hayal edin. Konfor alanında uzaklaştığınızı düşünün, neler yapmak istediğinizi olumsuzluklara yer vermeksizin tasavvur edin. Öyle bir yanımız var ki hayal etmemizden bile korkar. Çünkü rahatını bozmaktan korkar. Gerçekleşmeme olasılığından, zorluklardan, sıkıntılardan, sert yamaçlardan, sevilmemekten korkar. Bilindik alandan bilinmezliklere yelken açmaktan ölümüne korkar. Tıpkı bahane gibi korku da bir halattır.

Sizi olumsuz etkileyen insanları hayatlarınızdan çıkarın derler. Mesela tembel, mesela karamsarlıkta doktora yapmış o kişiyi hayatından uzaklaştır derler. Doğruluğu tartışılır ama bir şekilde yapılabilirdir ve kolay olandır. Zor olan karamsar olan arkadaşınıza yardım etmek, onun hayatında yeni sayfalar açmasına yardımcı olmaktır. İyileştirmenin karşılıklı gücünden mahrum kalmaktır konfor alanı. Başkalarının hayatlarına dokunarak kendini iyileştirmekten mahrum kalmaktır. Büyülü dünyadan uzaktır. Belki en fazla bir televizyon ekranı kadar uzaktır. Oturduğun yerden bakakalmaktır konfor alanı. Üst üste randevuları bilerek kaçırmaktır. Korku, bahane ve hareketsizliktir. En tehlikeli kısmı ise kaçırılan fırsatlara, üşenilen onca işe rağmen ve henüz nefes almaya devam ediyorken kendimizi yeni bir sayfa açmanın imkânsızlığına inandırmamızdır. Son ve ölümcül darbe… Ölene dek seni orada tutmaya yetecek güçte olacak. Çünkü artık seni o alanda tutan tek kişi sen olacaksın. Pes etmenin bir başka hâli. Zamanla unutacak, dünya meşgalesine dalacak, küçük ve gereksiz, saçma ve zorlu hayat şartları ile debelenip duracaksın. Ve sonra öldün. Ne anlamı var ki o zaman diyebilirsiniz. Onu da sen bulacaksın. Nedenini, niçinini arayacaksın. Önce odandan çıkacaksın. Ya da evinden. Belki sokaklara taşacaksın. Pencereni açıp bir beş dakika kafanı kumdan çıkarıp derince nefes alsan da olur. Bir kıvılcım başlatsa yeter bizim için. Teknoloji çağındayız. Yaz Google’a nereden geldim nereye gidiyorum? Belki yanıt o kadar kolay çıkmaz karşına. Sorun değil. Yeter ki pes etme. O zaman soruyu değiştir. Ben kimim? Ne olmak istiyorum? Sonra tıkla, ‘kendini keşfet’ butonuna. Yaz nelerden hoşlandığı, hangi alanlara ilgin olduğunu ve yeteneklerini. Hiçbirini küçümseme. Hiçbirinin fazla olduklarını düşünme. 1519 yılının baharında hayata gözlerini yuman Leonardo di ser Piero da Vinci; filozof, astronom, mimar, mucit, mühendis, matematikçi, müzisyen, anatomist, heykeltıraş, botanist, jeolog, kartograf, yazar ve ressam olarak veda etmişti bizlere. Abartmıyorum, inanmıyorsanız araştırabilirsiniz. Bunun için o malum alandan çıkmamız gerekecek ama. Çok mu geldi? Peki, çok mu olmalı? Elbette bu isteğinize, potansiyelinize, inancınıza ve çalışmanıza bağlı. Neyi ne kadar istediğinizle alakalı bir durum. Bir A kişisini düşünün İİBF mezunu olsun. Ama astronomiye ilgisi, müziğe tutkusu hatta tatlı tatlı nağmeler söyleme isteği olsun. Bir yandan teknolojiyi sevsin öbür yandan hayatının idamesi için onu kullansın. Şair olup yumurta, şeker ve unu kullanıp mutfakta harika eserler meydana getirsin. Tıpkı bir insanın duyguları gibi; sevinmek, üzülmek, kızmak… Hepsi bir arada uyumlu, ahenkli, yerli ve zamanlı.

Bir şeyin olmasını istiyorsanız çaba gösterin. Kolay değil ama meyvesi çok güzel. Çekilen çilesi, gidilen yolu bile güzel. Lütfen vazgeçmeyin. Kendiniz için, sevdikleriniz ve bu güzel topraklar için.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.