Göğümün Yorgun Kuşuna İki Defter Bir Kalem

Göğün Kuşu, Göynün Kuşu Değil miydi?

Geldin.

Hoş geldin.

Yıllarca aradım ama yorulmuş, bunalmış, yılmıştım yanlış kapıları çalmaktan. Buldum zannederken kaybeden olmaktan… Yol derken sarpa sapmaktan… Kaybede kaybede öğrenilmiyor direnme yöntemleri. Acı çekmek engellemiyor yaşanacak acıları. Su, suyu durdurmuyor; ateş, ateşi.

Sonra sen geldin bütün yorgunlukların üstüne. Yangın her yerdeydi. Kayalıklar, uçurumlar, dikenler ve karanlık dört bir yanda. Uzunluğu yüz metreydi boyu yüz santim olmayan heyulaların. Korku salıyordu güven telkin etmesi gerekenler. Tersine dönmüştü dünya.

Geldin, selam verdin, kondun bahçenin en dikenli dalına.

Dikenler dedim; ayakların kanayacak, avuçların…

Zaten delik deşik ruhum ve bedenim, dedin.

Sapladın ak gerdanına çelik dişlerini zamanın.

Bülbül nağmesi beklerken senden, bir de baktım ki bildiğim tüm şarkıları biliyor, sevdiğim tüm şiirlerden dizeler okuyor, hayallerimi kendi hayallerin kadar yakından tanıyorsun.

Beni nasıl bu kadar iyi tanıyorsun? Bunu nasıl yapıyorsun?

Geldin, zahirde aramadığım ama bâtında her dem aradığım. Belki eteklerinde bir fırtına sürüklüyorsun mülküme, belki bahar çiçekleri var kanatlarının altında. Belki cennet, belki cehennemsin bilmiyorum. Belki de şairin dediği gibi: “Cehennet”. Bilmiyorum. Umurumda da değil “Çırpınıp içinde döndüğüm deniz”. Kaygı edecek zamanları geride bıraktım. Beni anlayanı anlamak istiyorum sadece. Anladığımın beni anlamasını sonra. Anlayacak iki dize bulursak şu kısa hayatta, sevecek iki dize ne âlâ.

Geldin. Acılarını sürükleye sürükleye geldin, acılarınla kabul ettim. Geldin de nasıl bir gelişti o! Göğün kapılarını nasıl açtın öyle, şimşeklerle karanlığımı nasıl aydınlattın! Kerametin nedir senin böyle, dost musun düşman mı?

Acılarının sebebini bilmiyorum, sormadım, umurumda da değil. Acın ben değilim, sen benim acım değilsin. Belki derman sadece, belki şiir.

Geldin, geldiğini biliyorum. Gördüm. Çünkü bağrımdaki eski yaraların cemi cümlesi sızladı acı acı, oradan biliyorum. Karanfili acısından tanırlar, gülü renginden. Bülbülü sesinden. Bülbül… Dikenli gül dalına şifa niyetine konan garip bülbül. Zülfü kâkülleri amber misali olan bülbül.

Geldin, safa geldin. Safa bul, hoşluk bul, kederden ve hüzünden beri’ ol bu ekim yağmurunda.

 

Varlığına Senfoni

Sen yoktun, gölgen uzanıyordu belli belirsiz balkonuma. Her gün ufka bakıp bakıp şaşırıyordum, bunca aydınlık içinde benimki nerede diye. Durgun, bulanık, sorunlu sular yalayıp duruyordu kıyılarımı. Dalgalar dişlerini biliyordu bileklerimde. Canavarlar yürüyordu sokağıma karanlık dehlizlerden çıkıp çıkıp.

Sen yoktun. Her gün yeni bir fırtına gelip savuruyordu yapraklarımı. Merhamet diye gelenler yakıp yıkarak çekiliyordu bahçelerimden. Ben insaf dedikçe hak ettin diyorlardı. Bunca dikeni hak ettin… Bu cehennemin sebebi sensin. Merhametin senin cehennemin, günahlarınla inşa ettin kesif ıstırabını. Hak ettin!

Sen yoktun.

Pürüzsüz ve büyük bir fanusun camlarını parlatıp duruyordum her gün. Mükemmel görünüyordu her şey, bezgin bir sirk hayvanının hayatı kadar mükemmel. Ne kadar çabalarsa çabalasın, akşam mutlaka kırbaç şaklıyordu kulaklarının dibinde. Kaçamıyordum, kaçmaya zamanım yoktu. Zamanımı rehin almıştı terbiyecilerim. Kırbaçlar acı vermez oluncaya kadar devam ediyordu hareket ve hakaretler: Gündüzüm ayrı mükemmeldi, gecem ayrı mükemmel.

Sen yoktun.

Konuşup duruyordum insanlarla ama kimse beni anlamıyordu. Meğer onlarla aynı dili konuşmuyormuşum. Bunu anladığımda sustum, kendime bir evren inşa ettim öykülerle. O evrenin içine yerleştim. Gül dalı da bülbül de ben oldum. Kanadım kendi içimde, kanadım kendi içime. Kanat çırptım yüreğimin bulutsuz gökyüzünde. Uçtukça uçtum, baktım sonu yok yüreğin, sevdim iyice göğümü. Günden güne sevdim. Benden başkasının kanat çırpamadığı o kirletilmemiş gök, her şeyimdi kafesimin içinde.

Sonra…

Uzun ve kalın perdelerin arasından nasıl uzatırsa başını sabah ışığı, öyle aniden ve hiç sormadan çıkageldin. Olduğun gibi, sen olarak ve ben olma niyetiyle geldin. Yaralarınla, pişmanlıklarınla, heyecanınla, kanının deli coşkusuyla merhaba dedin.

Hoş geldin çocukluğum.

Hoş geldin son ana kadar buruk, bazen neşeli, genelde hüzünlü yanım.

Hoş geldin gülebildiğim, hoş geldin ağlayanım.

Hoş geldin yazamadığım ve yazdığım şiirlerim.

Hoş geldin anlayışım, anlayanım, sesimin yankısı, sesime ses olanım.

Neden bu kadar geciktin? Bu kadar geç kalmak zorunda mıydı dost selamın?

Ey sesi ağıt olan, uçuşup duruyorum ellerinle örüp yükselttiğin duvarların etrafında.

Ne damına konabilirim ne dalına. Ama buradayım, kanat çırpıyorum yamacında.

Senin kadar cesur değilim, senin kadar güçlü. İki defter, bir kalem bırakıyorum başucuna. Anlatacakların var, dinleyeceklerim. Sesine renk olsun kalemin, gözlerinin ışığıyla yazılsın defterlerin.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.