Boşluk

Ağırlaşan vücudunla dama çıkıyorsun her sabah. Taze güneşi kucağına alıp bir süre durmak istiyorsun. Etrafı bir süre gözledikten sonra iskemleye oturuyorsun. Bu alışkanlığına eşin de alıştı yıllardır. Bir yerlerden çıkıp gelecekmiş gibi bekliyorsun, umutlusun. Bir süre sonra bakışların damın merdivenine yakın bir tarafa kayıyor. “O yer” gözüne çarpıyor yeniden. Damlalar yeniden kabarıyor, sulanıyor, akıyor…  Hatırlıyorsun. Her şey hayalinde canlanırken yaşadığın “âna” sığamayışına hayıflanıyorsun. Fatma kadın kaç defadır uyarıyor: Salim yeter artık! Yıllar geçti, kan filan yok ortada, diyor. Lakin bir defa parçalanmış, bölünmüş bilincini bir türlü toparlayamıyorsun. Zamanın dışına savrulmanın garip hissiyle yaşayıp gidiyorsun. Güneş iyice yükselince, aşağıya inip aynanın karşısına geçiyorsun. Onca hatırayı bu kadar zinde yaşarken ağarmadık tek bir saç telinin kalmayışına hayıflanıyorsun.

Yanı başınızdaki ana yoldan gelen korna sesleri daha bir artmaya başlamış. Hanımının sesi bir perde daha yükseliyor: “Bey kahvaltı hazır! Ne diye bu kadar geç kalıyorsun ki?” O anda mahmur gözlerle onun da sofraya gelmesini, size eşlik etmesini diliyorsun. Gelmeyecek, biliyorsun. Sıcak çay bardağı elini ısıtırken onun hatırasıyla sarmalanıyorsun.

Seksenlerin ilk aylarıydı. İşe yeni girdiğin için, için kıpır kıpırdı. Memlekette olup bitenler seni de huzursuz ediyordu. İlçe, içten içe kaynıyordu. Sevgiyle bir arada yaşayan insanların bir anda birbirlerine düşman kesildiklerinin canlı şahidiydin. Günlük güneşlik bir günde kara bulutların ansızın çıkıvermesi gibi. Kapı komşun, can dostuna bile şüpheyle bakar olmuştun. Basiretlere prangalar vurulmuş, puslu bir iklim hâkim olmuştu. Titrek gözlerle etrafa bakan ahali kapılarını erkenden kapatıp evlerine çekiliyorlardı. İnsanlar kendilerini güvende hissedecekleri kuytu bir sıcaklık peşine düşmüştü. Kerim, ortaokulu yeni bitirmişti o zamanlar. Küçüklüğünde epeyce zorluk yaşamıştın. Bari o rahat etsin diye çırpınıp duruyordun. Oğlum en güzel şekilde yetişsin diye uğraşıyordun.

Memleket bir kazanda kaynarken ocağınızda kurduğunuz saadeti korumaya çalışıyordunuz. İçini kemirip duran sorular bitmek bilmiyordu. Bu karabulutlar göğünüzden dağılıp gidecek miydi? Her gece sessizliği yırtan silah sesleri, anonslar, ağlamalar…

Kerim, okul çağını hızla geride bırakıyordu. Saçlarındaki aklar da birer ikişer artmaya başlıyordu artık. Dışarıya her gittiğinde uyarılarını tekrarlıyordun: “Oğlum dikkat et!” Akşam yemeklerinin iştahını kaçırtan sohbetlerin konusu hep aynıydı: “Hanım, bugün ilçede iki kişi daha silahlı saldırı sonucu…”

Gözlerinizdeki korkuyu acemice saklama derdine düşerken etrafınızı kaplayan ateşin yalımlarını çok yakından hissediyordunuz. Öyle ya!  Hayat devam ediyordu bir şekilde. Yaşayıp gidiyordunuz her şeye rağmen. Kerim’in öğretmeni eve gelmişti bir gün:  “Sami Abi okuyacak o!” İçinizi bir sevinç halesi kaplamıştı. Onun üzerinden hayal kurmaya başlamıştınız bile. Uzun boyu, delişmen yüreğiyle evin kapısından her geçtiğinde Fatma Kadının gözleri parlıyordu.

İlçe, bilinmez, derin bir kuyunun içine içine çekiliyordu günden güne. Böyle bir havada yol almak, nefeslenmek zorlaşmıştı. Bir ömür yaşanmışlığın izi işlendiği sokaklarınızda artık başka bir hava esiyordu. Gençlerde de tedirginlik başlamıştı. O gün işten erkenden çıkıp gelmiştin. Fatma Kadın kapı önündeydi. Gözleri yuvasından çıkacakmışçasına… Söyleyeceklerini toparlayamıyordu bir türlü. Dünyası başına yıkılmıştı sanki. Gözlerinde sicim gibi yaşlar:

“Oğlum, Kerim… Yok daha… Arkadaşıma ders çalışmaya gideceğim dedi, daha da gelmedi!”

Bahçe kapısını sertçe vurup kendini dışarıya attın. O telaşla nasıl gittiğini sen de anlamamıştın. Gittiğin yerde yoktu. İki saat önce çıktı amca, demişti arkadaşı. Akşamın alaca karanlığında etrafta gezinmek riskliydi. Ürkek ve şüpheli bakışlara aldırmadan köşe bucak arıyordun. Bakılmadık bir sokak kalmamıştı. Zaman, mekân anlamını yitirmişti. İzine rastlamamıştın. Hemen emniyete haber etmek istemedin. Çıkıp gelir, dedin içinden. Birkaç gün sonra iş yerine bir zarf bırakılmıştı. İsimsiz zarfta: “Oğlun elimizde” yazıyordu.

Kimler, neden böyle yapmışlar?  Bu konuda sağlıklı düşünemiyordun bir türlü. İş yerinde her gün seni hayrete düşüren şeyler konuşuluyordu. Güvenin sarsılmıştı bir kere. Şimdi de başına gelmişti. Hiçbir bilgiye ulaşamıyordun. Sarılacağın tek dal kalmıştı: Ümit…  Elleriniz açık, dua ediyordunuz gecelerce. Tek isteğiniz bir an önce Kerim’in çıkıp gelmesiydi.

Bir gün yine silah sesleri yükselmişti. Gecenin ilerleyen saatlerinde sesler dinince rahat bir nefes almıştınız. Kilitli kapılarınızı birkaç defa daha kontrol etmiştiniz. Gecenin bir yarısı evinizin damında sesler duyulmuştu. Işıkları söndürüp yorganı başınıza kadar çekmiştiniz. Korkuyla bekliyordunuz öylece. Ayak sesleri çok yakından hissediliyordu. Karanlık, cümle varlığı içine hapsetmişti. Birkaç defa kapıya vurulmuştu, kapı açılmayınca çekip gitmişlerdi. Bu toz dumanın içinde kimin ne ettiği pek de belli değildi. Böyle hadiselere sıkça rastlanmaya başlanmıştı. O gecenin sabahında erkenden dama çıktın. Manzara ürkütücüydü. Damın zemine yakın yerinde kan lekeleri duruyordu. Koyu, yapışkan, kızıl renkteki kanı ilk defa görüyordun. Damlalar merdiven boyunca aşağıya kadar uzuyordu. Bir çuvalda ya da süründürülerek götürülen bir cesetten akmış olmalıydı. Ürkmüştün.

Kime ne diyecektin? Belki de mektubu bırakanlar…  Zihnin bin bir soruyla sarmalanmıştı. Bu havada sesini çıkarmayı göze alamadın. Günlerce araştırma yapıldı; kan örneği, tahliller… Bir sonuca ulaşılamamıştı. Tazyikli suyu kan lekelerine döktün saatlerce.  Bahçeyi kızıl, yapışkan kanlar kaplıyordu gözünde. Hortumun ucundan oluk oluk akan kan… Bir türlü temizlenmiyor diyordun içinden. Temizce akan suyunuza ne olmuştu böyle?  Fatma kadın uyarıyordu:

“Bey suyumuz berrak, artık kendine gelsen?”

Aradan birkaç gün geçmişti ki yeni bir mektup daha gelmişti: “Oğlunu unut” Dünya bir kez daha başınıza yıkılmıştı. Kendince bir bağlantı kurmaya çalışıyordun. Damdaki kan, mektup, silah sesleri, uzun geceler. Her şey senin için bir şüphe sebebiydi artık. Hayat bir başka şekilde akmaya başlamıştı. Sofranızdan kaçırılan huzurun hesabını kime sorulacaktı? Bilinmezliğin tam ortasına düşmüştünüz. Her gece sayıklayarak uyanıyordun:

“Oğlunuzu unutun, oğlunuzu unutun…”

En büyük acının bilinmez bir boşluğun ortasına düşüp zamansızca beklemek olduğunu daha iyi anlıyordun. Hayat, her sabah bir kadehte size sunulan zehri içmek gibi olmuştu. Yoğun bir boşluğun içinde yol almaya çalışıyordun. Kendinize gelmeye çalıştığınız anda gerçeklerin çekiciyle bilinciniz örseleniyordu. Nefes almak bir azap haline gelmişti. Tuhaf duygular yaşıyordunuz. Zaman geçtikçe unutmuyordunuz, aksine beklentileriniz tazeleniyordu.

Aylar yıllara eklenmeye başlanmıştı. Başvurmadık yer kalmamıştı. Bilgilerinizi bırakın biz sizi ararız deyip geçiştirmişlerdi yıllarca. Beli bükülmüş Fatma Kadın çaresiz. Kerim’in odasını ilk günkü gibi muhafaza ediyordu. Vestiyerdeki montu sararmaya başlasa da kaldırmıyordu yerinden. Mutluluk burcundaki sevincinizin kaldığı yerden devam edeceği günü bekliyordunuz. O zamandan beri dama çıkıyorsun her sabah. Etraftaki yollara bakıyorsun. Yolların başında uzun boyuyla koşuşturarak gelen o mu? Başını nereye çevirsen onu…

Artık beli bükülmüş iki ihtiyarsınız bu evde. Her şey hayatınızda eskimeye başlamışken, tozlu fotoğraflardaki anılar bir bir unutulmuşken onu unutamıyorsunuz. Ondan yana bir iz, bir işaret merakıyla yanıp tutuşmuştunuz yıllar yılı.  En azından başında dua okuyacağınız bir mezara da razıydınız.  “Oğlum” deyip mezarındaki toprağı avucunuzda okşayacağınız…

Fatma Kadın kahvaltıyı hazırlayıp sana seslenecek birazdan. Güneşi kucağına almışken, gözlerin yollarda. Tam aşağıya inecekken kan lekeleri damlalara dönüşüp, kabarıp akıyor. Titreyen ayaklarınla merdivenlerden inerken kana bulaşmamaya çalışıyorsun. Kapında bir hareketlilik olunca ayaklanıyorsun. Yıllarca kapısını aşındırdığın karakol komutanını görünce duruyorsun öylece. Şaşkınlığınla zihnine bir yığın sorular üşüşüyor.

Bir komutan evine neden gelsin ki? Arabayı kapıya kadar yanaştırıyorlar.  Zorlukla bindirilip götürülüyorsun. Tarihi yolun altında “Şah Velet” köprüsünün etrafı insan seli. Köprü altında bir çukurdan alınan kemik parçaları birer ikişer çuvallara alınıyor. İşlemlerden sonra oğlunu teslim ediyorlar. Duygularınız alınmış gibi. Üzülemiyorsun, sevinemiyorsun. Günaşırı mezarının başındasınız artık.

Bilinmezliğin seni içine içine çeken boşluğundan kurtulmak, oğlundan yana bir ize sahip olmak bile iyi geliyor.  Dudaklarının kıvrımlarından eksik olmayan hüzün hafifliyor. Sabah güneşini kucağına almışken, az ötedeki mezara bakıyorsun artık. Tam aşağıya inecekken gözlerinin önünden hiç gitmeyen kan lekelerini arıyorsun. Yok… Yıllardır özlemini çektiğin su berrakça akıyor. Kan/a kan/a içiyorsun.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.