Palyaço ve Kaplumbağa

“Üç ay oldu, üç… ay… Hiçbir şey yapmadan evden doğru dürüst bile çıkmadan bu saçma salak evde üç… ay… Ne yapmalı, ne yapmalı?..”

Uzanıp sehpanın üzerinden telefonu aldı Reşit, hemen rehbere girip Musa’nın numarasını buldu. Önce mesaj yazmayı düşündüğünden aklındaki cümleleri sıraladı.
“Selam kardeşim, n’abersin? Kadıköy’e uğramıyor musun? İçelim bir gün?”
“İçelim de ne ya!..”  Ardı sıra küfürleri kendine sıralayıp durdu, canı daha çok sıkıldı. Vazgeçti mesajdan bir anlık refleksle arama tuşuna bastı. Arama sesi bir, iki demeden Musa açtı telefonu:
– Alo kardeşim benim n’abersin?
– Ooo, Reşit kanka, hayırdır?
– Yok, olum kötü bir şey, çulsuzum bu aralar. Var mı bir şeyler?
– Baba, ayıpsın var ama kırılıyorum sana bil yani…
– Kardeşim…
– Yok, öyle, üç yıl aynı evi paylaştık, yedik içtik, hiç aramıyon, sormuyon; üzüyosun beni bak. Hayır, ben aradığımda da iki üç gün sonra dönüyon. Bir yanlışımız var mı diyom kendime, valla bir cevap bulamıyom. Ollum, iyice bunalıma bağladın diyo görenler seni. Lan, biz neyiz burada; çık gel yanıma. Lan sen benim kankimsin be!..
– Kardeşim…

“Bir de konuştursa ya beni, bu huyunu sevmiyorum ki kaç defa söyledim. Takmıyor beni ya da bildiğini okumaktan zevk alıyor”

– Hakkın var olum benim üstümde, emret şimdi.

“Çok şükür, hayret bu sefer uzatmadı.”

– İş lazım, para suyunu çekti. Okul açılana dek sürünmeyeyim burada. Eve de yük olmak istemiyorum. Zaten babam zorda, anam üzgün, biliyosun işte mevzuyu.
– Olum bitir işte sen de artık.  İlk dönem yırt okulu, gel beraber çalışalım, gezelim ne biliyim… Hâlâ sürünüyosun bir dersin peşinde.
– Musa!
– Tamam kanka…
– İş var mı?
– Kanka, yarın Üsküdar’da açılış var 11.00’de, öğleden sonra da Göztepe’de 14.00’te. İkisi de palyaçoluk. Yarın da karşıdayız, düğün var akşama. Cumartesi pazar Adalar’dayız sünnete gideceğiz. Para onda çok asıl, teknede de işimiz var. Sonrasında da bakarız. Bütün yaz iş çok, yeter ki arayı açma.
– Sağ olasın kardeşim
– Kanka?
– Efendim.
– Şey…
– Tamam, kardeşim anladım. Geç o konuyu!
– Pardon kanka.
– Tamam, sabah 9’da bürodayım kardeşim.
– Tamam, kanka, kostümler burada, iki de eleman var yanında. Çıtır çıtır kızlar onlar da yaz okulu bahanesiyle İstanbul’dalarmış. Manyak bunlar, kafa yok gidin evinize be değil mi, ciks bölümdeler, okul bitince işleri garanti adamlar -pardon yani de- kızlara rahatlık batıyor. Yanacaklar yarın değer mi be o kostümün içinde üç saat durmaya?
– Boş ver…
– Tabi de olum…
– Tamam Musa…
– Hadi öptüm kanka.
– Görüşürüz.

Yandaki kanepeye fırlattı telefonu kapatır kapatmaz Reşit. Musa’nın şımarıklıkları hep aynıydı. Hiçbir zaman ciddi olamayan, rahatının kralı bir gençti. Reşit’in gelgitli zamanında Reşit’e yoldaş olmuş, okulu da ne hakkın hikmetiyse zamanında bitirmiş, bitirdiği bölümle de alakasız bir işte bir yılda birçok farklı bağlantılarla kendi yağında kavrulmaktan iş ayarlamaya dek yükselmişti. Ama daha da bozulmuştu Reşit’e göre.

Şimdiyse Reşit’in en önemli maddi destek yönü olmuştu. Reşit ne zaman sıkışsa hiç ikiletmeden ona bir şeyler ayarlar, Reşit’in mutlaka paraya ulaşmasını sağlardı. Ya açılışta palyaço olur Reşit ya da düğün, konser, yemekli toplantı gibi mevzularda garson. Reşit gocunsa da ailesine bağlı kalmadan ayakta kalabilmek duygusu daha baskın geldiğinden katlanıyordu Musa’nın ayarladığı her işe. Gerçi Reşit en çok palyaçoluğu, garsonluğa ya da getir götür işlerine tercih ediyordu. Yüzü makyajlı, koca bir kırmızı burun, rengârenk ve bol bir elbiseyle adeta bilinmez biri olup kendini -farkında olmadan- müthiş rahatlamış hissediyordu.
Bilinmez olmak… O makyajın altında seçilemeyen yüzüne, mesai sonuna dek bir de kocaman bir gülümseme ekliyordu ki, hem bilinmez hem de en neşeli biri olup çıkıyordu.
Aslında olay, kalabalığın içinde kimsenin Reşit’in Reşit olduğunu bilmeden bu, hep gülen yüzlü, mutluluk abidesi palyaçoyu hiç fark etmemesiydi. Bu da Reşit’e garip bir huzur veriyordu. Önünden, ardından, sağından, solundan geçenler o yokmuş gibi geçip gidiyorlardı. Reşit  kişi ayırt etmeden elinde varsa, broşürleri ya da deneme numunelerini veya balon hatta ikramları herkese takdim ederken onların da bu  tekliflere genellikle Reşit’in gülümsemesine benzer zorlamayla samimiyetsiz bir gülümseme ile karşılık vermesi en kötü şeydi Reşit’e göre.

Bunca sahte gülümseme insanı boğuyormuş, diye düşünürdü her zaman Reşit ama ne çare dünyanın en acı klasik cümlesi hem aklımdan geçer hem de hafif bir mırıldanmayla ağzından dökülürdü: “Ekmek parası, katlanacağız.”

İki kişinin zor sığacağı bir balkonu vardı evin, bir adam boyu pencere-kapı arası bir havalandırması vardı buranın. Her iki kanadını da sonuna kadar açıp her an yerinden fırlayacakmış gibi duran paslı balkon korkuluklarına yaslanıp sokağı yokladı. Aklından hiçbir şey geçmiyor sadece gelip geçenleri yukarıdan şuursuzca izliyordu. Yüzlerini göremediği bu insanların birer ölü olduğu varsayılırsa her biri mahşer günü tarif edilen sağa sola kaçışan insanların hallerini anımsatıyordu.

Canı bir sigara çekti Reşit’in. Geri dönüp odanın ortasında duran sehpanın üzerindeki sigarayı almak için eğildi. Sehpanın üzerinde koca bir cam fanus; içinde rengârenk incik boncuk ve yıkılmış kale silueti olan plastik bir akvaryum süsü vardı. Sigara fanusun yanındaydı lakin Reşit’in gözleri fanusta… Bir anda dikkatini bu kadar çeken şey “ona” aitti. “O”ndan kalan ne varsa ya iade etmiş ya da çöpe atmışken bu fanusun nasıl burada kaldığını bir türlü anımsayamadı. Şimdi bir anda dikkatini çekmesine ise bir anlam veremedi ki günlerdir ya sigarasını ya telefonun ara sırada ev anahtarlarını bu sehpanın üzerine bırakıyordu. Sigarası dudaklarında, ellerinde fanus yığıldı kanepenin üzerine. Fanusun içindeki boncuklara, misketlere, kale modeline baktı ve Japon balıklarının tatlı tatlı yüzdüğünü onları düzensiz yemlemesi ve sularını zamanında değiştirmemesi yüzünden balıkların öldüğünü hatırladı. “O” birkaç sefer balık almış fanusu hiç boş bırakmamış, her seferinde Reşit’i balıklara güzel bakması için tembihlemişti. Ancak her seferinde Reşit, balıkların ölmesine neden olmuştu. En sonunda O da bıkmış olmalı ki sitem dolu bir kavganın ardından bir daha balık almamıştı. O günden sonra fanus bir evde dekoratif bir unsur olarak sehpa üzerinde sineklerin ve tozların yuvası olmuştu.

“Balık almalıyım” diye iç geçirdi Reşit, fanusu yeniden sehpa üzerine bırakırken henüz yakmadığı sigarasını sehpa üzerindeki zippo marka çakmağını alarak yaktı. Genzini yakan dumanın yanı sıra benzinin acı tadına aldırmadı. Ardı ardına uzun uzun çekti sigaradan. Evin ve motosikletinin anahtarını, sigarasını, telefonunu ve montunu alıp çıktı evden. Evde duracak bir nedeni yoktu. Kaldı ki fanusu fark etmesi O’nu hatırlamasına neden olduğundan daralmış ve evden uzaklaşmak tek çareymiş gibi gelmişti. Kapıya geldiğinde fanusu alıp çöpe atmayı düşündü. Bir fanus yüzünden bir daha canı sıkılmamalıydı. Vazgeçti. Belki sonra…

Üsküdar sahilden Kadıköy’e, oradan tüm boğaz kıyısını turladı. Kadıköy’e tekrar yönelip her zaman takıldığı puba girdi. Çerez ve biraları arka arkaya yuvarladı, bu süre zarfında zihninde olan tek şey kulaklıkla dinlediği şarkıların tınılarıydı. Uzun uzun oturmuş sahili seyretmiş, kaçamak bakışlarla mekândaki masaları izlemiş, gelen gidenlerin tiplerinden en ilginç olanlarını da keskin bakışlarla süzmüştü. Garsonların hepsiyle tanış olduğundan kimse kolay kolay ona ilişmemiş, oturduğu masada saatlerin geçişini vurdumduymaz bir halde beklemişti. Onca saat oturduğu yerde hepi topu üç koca bardak bira içmişti; aslında sadece içmek için gelmiş olduğunu anladığında da saat gecenin en karanlık anına yaklaşmıştı. Cebindekileri kontrol edip sarışın garson çocuğu -hayret adını biliyordu ama bir an çıkaramadı, yapacağı en son şey Reşit’in isimleri unutmaktı- el işaretiyle çağırdı. Borcunu öderken çocuğun saçlarını süzdü dikkatlice. Garsonun “buyur abi bir şey mi oldu?” sorusunu bile duymadı. Garson cevap da beklemeden parayı alır almaz dönüp işinin başına geçti. Çocuğun arkasından bakmaya, adını anımsamaya çalıştı ama dünyanın en boş zihni ile bakmaya devam etti. Mekândan dolayı kim görse Reşit’i sarhoş sanırdı ki herkes için de pek doğaldı. Ne yazık ki Reşit ne sarhoştu ne de hafiften çakır keyif… Sadece bomboş bir anın içinde ne yapacağına karar veremeyen ve her şeyin anlamsızlaştığını, çöküntü ile birden fark etmiş olmanın sancısı vardı.

Evine girer girmez kanepeye uzanıp daldı uykuya. Telefonun sesiyle açtı gözlerini, uzanıp sehpadan telefonu aldı; arayan Musa’ydı.

-Alo, gecenin bir yarısı hayırdır Musa?
-Kanka, ne gece yarısı ya! İçtin mi ollum sen! Sabah oldu alooo!
-Ne sabahı!?

Gözleri odanın ortamına alışmış olduğundan içerideki aydınlığı fark etti. Balkon kapısı açık, perdeler dalgalanmakta; güneş neredeyse “öğlen oldu” diye bağıracakmış gibi içeriyi aydınlatıyordu. Reşit ayağa fırlayıverdi:

-Tamam, tamam… Hemen çıkıyorum Musa.
-..
-Saat kaç sahi?
-20

Rahatladı saati duyunca, telefonu bir şey söylemeden kapattı Musa’nın yüzüne. Yatak odasına geçip üzerini bir çırpıda değişti. Yedek bir tişörtü sırt çantasının içine sokuşturuverdi. Alacakları zaten sehpa üzerindeydi onları da alıp sırt çantasına sıkıştırdı. Gözleri yeniden fanusa ilişti. Bu sefer de acelesi vardı şimdi fanusa ayıracak vakti yoktu. Fanus bir gün daha odanın ortasında, sehpa üzerinde var olmayı garantiledi. Bir çırpıda aşağı inip motoruna atladı. Musa’nın yanına varması yirmi dakikayı bulmadı bile.

-Selam kardeşim, geciktim kusura kalma.

Der demez Musa’nın karşısına oturuverdi. Sırt çantasından sigarası ve çakmağını çıkarıp geriye doğru genişçe yayılarak yaslandı. Sigarayı yakıp ilk dumanı üflerken koca bir gülümsemeyle kendisine bakan Musa’yla göz göze geldi. Gözleri elanın açık tonu olan Musa’nın kirli sakallarına çember şekli verilmiş yüzünü inceledi. Saçları her zamanki gibi abartılı jöleli olan Musa, “kırk yıllık dost” sıfatıyla Reşit’i izliyor, konuşmaya Reşit’in başlamasını bekler gibi hareketsiz masasında oturuyordu. Reşit neredeyse sigarasının sonuna geldiğinde hâlâ ortama sessizlik hâkimdi. Musa’dan beklenmeyecek bir haldi bu. Sessizce gülümsemesine devam ediyor ısrarcı bakışlarını Reşit’in üzerinden ayırmıyordu. Bu ara Reşit, gözlerini Musa’dan kaçırarak büronun duvarlarına rastgele bakmaya başlamıştı. Musa’nın konserler dolayısıyla birçok şarkıcıyla çekilmiş ve çerçevelenmiş fotoğrafları duvarları bir hayli çoklukta süslemişti. “Bu gidişle tanıdığı ünlü sayısı o kadar artar ki fotoğraflar da duvarları iyice kaplar” diye geçirdi içinden. Ama bir fotoğraf… Musa’nın hemen sol omuz hizasında çap olarak diğerlerinden biraz küçük bir fotoğrafa gözü takıldı Reşit’in. Fotoğraftakileri oturduğu yerden tam olarak seçemese de kimlerin olduğunu çok iyi biliyordu. İki yıl önce okul arkadaşlarıyla birlikte çektirdikleri bir fotoğraftı bu; bir festival sonrasının anısıydı. Fotoğrafı duvara asıldığından beri bilirdi ama dünkü fanusa verdiği tepkiyi burada verdi. Daralmıştı yine. Fotoğrafa iyi dikkat kesildi. Ayaktakiler sağ baştan Ceren, Nida, Ekrem, Musa, Nehir; oturanlar ise Mahmut- ki hiç sevmezdi onu- Tarık, “O” ve Reşit. Cep telefonuyla çekildiğinden netlik durumu düşüktü ancak Reşit o günü ve fotoğrafın çekilme anını çok net hatırlıyordu. Musa’nın diğerleriyle hatta O’nunla da hâlâ görüştüğünü bildiğinden fotoğrafın duvarda kasti bir şekilde asılı olmadığını bilen Reşit, yine de rahatsızlık duymasına engel olamamıştı. Bakışlarını hemen oradan çekip diğer duvarları süzmeye başlarken Musa, daha fazla duramamış gevezeliğinin gereği konuşmaya başlamıştı. Hem de ne konuşma gayet ciddi ve net bir İstanbul Türkçesiyle:

-Reşit, bugünkü işimiz bir petshop açılışı. Sağlam bir mekân… Patron bilinenin dışında farklı bir konseptle egzotik hayvanlar ve sürüngenler üzerine çalışıyor. Bildiğimiz kuş türleri dışında balık çeşitleri de çok enteresan. Artı bunların dışında kendi bünyesinde 24 saat açık olarak veteriner hizmeti de sunacakmış. Patron, Karadeniz kökenli zengin bir ailenin çocuğu… Koleksiyonerlik yönü de var senin gibi motosikletleri çok seven ve bir düzineye yakın farklı modelde motosikletleri olan birisi. Artı model tren ve araba koleksiyonu da varmış. Zaten kararsız kalmış ya oyuncak üzerine bir yer açmayı ya da petshop türünde bir şeyler düşünüyorken son anda petshopta karar kılmış. Çocukların daha çok ilgisini çekeceğine inandığı içim petshopu uygun bulmuş. Bugünkü çalışmamız da sokaktaki çocuklara yoğunlaşmak olacak. Sana iki bayan arkadaşımız eşlik edecek, onların bu ilk işi olacak. Daha öncesinden bir tecrübeleri yok, birazdan bize katılırlar aşağıda hazırlıklarını yapıyorlar. Yanımıza geldiklerinde seni tanıştırırım sonra da sen hazırlanırsın. Ercan Abi sizi Üsküdar’a bırakır, dönüşte de sizi buraya getirir. Akşamleyin de seninleyiz sakın kaçmaya kalkma hiçbir şekilde bahane istemiyorum bize geçeriz. Tamam mı?

Son cümlesine dek sessizce dinledi Musa’yı. Bazen gözlerinin içine dek dikip gözlerini öyle dinledi bazen de kaçamak bakışlarla duvardaki toplu olarak çektirdikleri fotoğrafa bakarak dinledi. “Akşama bizdeyiz” ibaresi tümden canını sıkmasına neden oldu. Hele de “bahane istemiyorum” sözü tuz biber ekti sıkıntısının üzerine. Kaçmanın bir yolunu bulmalı, kesinlikle Musa’yı atlatmalıydı. Tam bir bahane uydurmak için konuşmaya hazırlanırken içeriye iki palyaço girdi. Anlaşılan kızlar hazırdı. Ayağa kalktı Reşit isteksizce önce kendine yakın olana elini uzattı “Reşit ben” ilkinden “Ben de Beril” sözünü duyunca diğerine uzattı elini adını yenileyerek diğeri de “Özge” diyerek karşıladı Reşit’i. Her ikisi de benzer kostüm ve makyajla birbirinin aynısı olmuştu. Şimdiden kim Beril kim Özge anlaşılmaz olmuştu. Yüzünde zoraki bir gülümseme bulunan Reşit “Ben de hazırlanıp geliyorum” diyerek çıktı odadan. Alt kata, dar bir merdivenden döne döne indi. Kaçıncı inişi ki loş ışıkta bile ezbere bir çırpıda alt kata geçti. Hemen üstündekileri çıkarıp palyaço kıyafetini giyip makyaj masasına oturdu. Bembeyaz bir yüz ve kocaman bir gülümsemeyi elde edeceği kırmızı rujla boyadığı dudakları ve mavi bir burunlukla hazırdı artık. Diğer palyaçolardan farkı bu mavi burundu. Yukarı çıktığında Musa ve diğer iki palyaço gülüşmelerle karşıladı Reşit’i. Kendine yormadığı için hiç oralı olmadan kapıya yöneldi. Ercan Abi her zamanki gibi onları Renault marka taksisinde bekliyordu. Reşit selam verip ön koltuğa oturdu sigarasını yeni bitiren Ercan Abi, dalga geçer gibi gülüp başını iki yana salladı. Normalde Reşit’i beğenir ve takdir ederdi; ağır muhabbetleri olurdu gâh içerken gâh işe gidip gelirken. Ama ne zaman Reşit’i palyaço kıyafetiyle görse hâkim olamadığı bir gülmeye tutulur, bundan Reşit’in rahatsız olduğunu da iç düşünmezdi. Ardından gülmesi geçince hiçbir şey olmamış gibi muhabbete dalardı. Bugün konuşmaya fırsatı olmadan ilk kez göreceği diğer iki palyaço da gelip arabaya binince hemen hareket edip yola koyuldu ihtiyar. Kısa bir süre sonra açılışın olduğu sokakta durdu. Kızlar ve Reşit inip patronla tanışır tanışmaz yerlerini aldılar.

Patron ekstra birkaç kızdan oluşan çalışan tutmuş yiyecek içecek işlerini, misafirleri içeride ağırlama görevini onlara vermişti. Abartılı bir müzik vardı. Tüm bu hengâmede Reşit yüzüne kocaman bir gülümseme yerleştirmiş kim gelip geçiyorsa önünden onlara broşür dağıtma işine girişmişti bile. Bir yandan müziğin ritmine ayak uyduruyor bir yandan herkese makyajıyla süslediği devasa gülücüklerini sunuyordu. Diğer iki palyaço da ellerindeki hayvan resimleri olan renkli balonları çocuk denecek her yaştaki ufaklıklara dağıtıyor, büyükleri de içeriye davet ediyorlardı. Gelenlerin bazıları patronun arkadaşları olsa gerek içeride yeme içme hallerinde kendilerince eğleniyorlar ve çalışanlara takılıyorlardı. Patron daha ziyade onların gönlünü yapar gibi hareketlerde bulunuyor, bu durum Reşit’in dikkatinden kaçmıyordu. Reşit, tecrübeli olduğundan broşürleri dağıtırken içeriye baya müşteri çekmiş ancak patronun onlardan ziyade kendi tanıdıklarıyla ilgilendiğini gördüğünden gittikçe modu düşmeye başlamıştı. Diğer iki palyaço bu durumdan habersiz garip hareketlerine, basit gülüşlerini ekleyip insanları eğlendirmeye çalışıyorlardı. Üç saatin sonunda yoldan geçen binlerce kişiye tanıtımı yapıp hatta azımsanmayacak sayıda satışların yapılmasını sağlamışlardı ki içeriye birkaç kez lavaboyu kullanmak için giren Reşit, petshopun stantlarında baya farklı hayvan görmüş, birkaçı ilgisini çekmişti. Kuş ve sürüngen ağırlıklı bir hayvan satışına yönelik bir dizaynla oluşturulan petshopun içindeki çoğu hayvandan bir tiksinme ve çekinme hissi duymuştu.

Artık zamanın dolduğunu vücudunun biyolojik saati haberdar etmiş, Ercan Abi’yi de görür gibi olunca daha fazla sürdüremeyeceği gülümsemeyi bırakmıştı. Diğer iki palyaçonun ortalıkta olmadığını o anda fark etti. Etrafında bir tur atarken içeride bir şeyler yerken yakaladı onları. İstemsiz ama sahici bir gülümseme belirdi yüzünde.

-Sen bir şeyler yedin mi?

Sorudan ziyade emir verir gibi bir ses tonuyla konuşan patronla göz göze geldi. Deminki hisleri yeniden hortladı. Adamdan olduğunca uzaklaşmak istese de cevap vermeliydi.

-Hayır ama bir şey canım çekmiyor.

Zorla da olsa ağzından konuşmasının sonunda “Teşekkürler” sözü çıktı. Patronun da pek oralı olmadığını sezer sezmez içeriye girip bir köşeye bıraktığı sırt çantasını aldı. Dışarı çıkıp Ercan Abi’yi gördüğü yöne bakındı. Emindi artık, Ercan Abi hiç gecikmemiş dakikliğini bir kez daha pekiştirmişti. Sigarasını yakarken adımları Ercan Abi’nin tarafını çoktan yarılamıştı. Ercan Abi’nin yüzünde yine kocaman, dalga geçer gibi bir gülüşle Reşit’i karşıladı. Hızlıca bir tokalaşmanın ardından ön koltuğa geçip oturdu. On dakika sürmeden kızlar ellerinde paketlerle arabaya gelip usulca arka koltuğa yerleştiler. Musa’nın bürosuna konuşulmadan sadece radyoda çalanlar dinlenerek gidildi. Ne kızlarda tek bir kelime konuşacak takat vardı ne de Reşit’in isteği… Musa, kapıda karşıladı gelenleri. Kızlar, oflaya puflaya direk bodrum kata yönelirken Reşit sabahki oturduğu koltuğa yayıldı. Başını yaslayıp gözlerini yumdu. Tek dileği Musa’nın konuşmasının minimum seviyede olmasıydı. Ama asla bu dilek gerçekleşmeyecekti ki…

Hiç dinlemedi Musa’yı. Car car konuşan Musa’nın elinden kızlar kurtardı Reşit’i. Bütün ilgisi kızlara yönelen Musa’dan kaçıp bodruma sıvışan Reşit, aynanın karşısında önce makyajını temizledi, üzerini değişti bir sigara daha yakıp yukarı çıktı. Musa ve kızlar geyik muhabbetini başlatalı çok olmuş; kızların her dediğine gıcık ve gevrek gevrek gülerek karşılık veren Musa’yı bir an önce atlatmanın hesabı kurmaya başladı. Kızlar tüm gün yaptıklarını iştahlı iştahlı anlatıyor, Musa dedikleri her şeyi ilk kez duyuyormuş gibi abartılı tepkiler veriyordu. Musa’nın bu tavrının nereye gideceğini çok iyi biliyordu Reşit. Acıdı birden kızlara. İçlerinden biri bu akşam kesinin Musa’nın mezesi olacaktı, kaçarı yoktu ki her ikisi de bu konuda oldukça tecrübesiz ve bilgisizdi. Hele de karşılarında Musa varken zaten hiç şansları da yoktu.

Koltuğa yerleşmeyi düşünürken kızlardan biri Reşit’e dönüp küçük bir poşet uzattı.

-Bu senin.
-Ne bu?
-Patron hepimize bir hediye verdi.

Diğeri yanındaki poşeti kaldırıp:

-Benim ki bir Japon balığı…
-Benimki de melek balığı…

Reşit uzatılan poşeti eline alıp baktığında elinde olmadan sin kaflı bir küfrü istemsizce salıverdi. Kızlar sus pusken Musa içten ve derin bir kahkaha patlattı ki kahkahanın devamını getirip baya da güldü. Sonra kızlardan biri de Musa’ya katılınca üçü -Reşit dışında- ciddi ciddi komik bir durum varmış gibi ortada gülmeye başladı. Baş hizasına dek poşeti kaldıran Reşit, kendisine verilen hayvana dikkatlice baktı. Yine bir küfür salladı “Bu ne lan” diye Musa’ya dönüp kendi de gülmeye başladı. Kızların konuşmalarını hiç duymuyor, gülerek Musa’ya bakıyordu. Ve bir kez daha küfrederek “Bula bula bunu mu bulmuş bu adam?” dedi. O sıra da kızlardan biri “Abi, patron özellikle bunu sana vermemizi istedi. Sana benziyormuş “Musa, gülerek “Ne alaka?” dedi. Kız, “Abi baksana yanakları kırmızı, neymiş efendim, palyaçoyu andırıyormuş.” Yine gülerek konuşmaya devam etti “Reşit de palyaço ya, kırmızı kocaman bir ağzı varmış da ondan dedi adam.” Reşit artık rahat rahat küfrediyordu kızlara hiç aldırmadan. Bu sefer de patrona güzelce salladı, tabii olarak her küfredişinde bu durum Musa’nın daha çok hoşuna gidiyor ve gülmesine neden oluyordu. Poşeti iyice inceledi Reşit, evirip çevirdi; kendine yaklaştırıp uzaklaştırdı. Reşit de istemsiz gülüyordu artık ki bu hediyeyi alana kadar içinde sakladığı gülme manyağı ortaya çıkmış belki günün yorgunluğunu böyle atıyor belki de aylardır ilk kez gülecek bir şey bulmuşken fırsatı değerlendiriyordu.

-Ya ben balık bile bakamazken ki kaç defa bana alındı bakayım diye, hatta evde kocaman bir fanus da var ve ben her seferinde onların ölümüne neden oldum en sonunda…

Sustu Reşit, hemen onunla birlikte gülen Musa da sustu. Kızlar bu anı filmlerde görse ancak inanacakları bir sahne gibi suskunluk ve şaşkınlıkla izliyorlardı. Reşit’in yüzü birden asılmış ve Musa da ondan geri kalmamış bakışlarını birbirlerinde kilitlemişlerdi.

Musa hemen dağıtmak için havayı:

-Ya boş ver ollum! Bu balıklar gibi değildir en azından suyun dışında da yaşar, arada bir yem ver yeter. Sahi kızlar, bu ne yer ya?

Reşit’in istifini hiç bozmadığını görünce Musa’nın canı da iyice sıkıldı. Anlaşılan Reşit bugün hiç tat vermeyecekti Musa’ya. Ama Reşit’e üzülmüyor da değildi. Mizacı gereği daha fazla bunalmadan hemen kızlara dönüp aklındakileri ortaya dökmeye başladı.

-Kızlar akşama bir işiniz yoksa gelin, bugünkü ilk iş gününüzü kutlayalım. Hep beraber güzel bir yere gidelim ki benim yeni bulduğum bir yer var ki… Aman kaçırmayalım hesaplar patrondan hem de, ne dersiniz?

Her iki kız da olumlu yanıt verdi. İşte Musa’nın planın ilk safhası tamamdı. İş, Reşit’in oyunbozanlık yapmamasına bağlıydı. Musa yalvaran gözlerle Reşit’e bakıyordu. Reşit hiç ama hiç bu işlerin adamı değildi. Hele de şimdi bu kafayla hayatta çekemezdi ortamı. Ama Musa’ya da borçlu hissediyordu. Aklına hemen yarın ki iş geldi. Tüm ümidi buydu Musa’yı ekmek için.

-Yarın iş var diyorsun hem de eğlenelim diyorsun!
-Yarın kolay, Ada’dayız cumartesi pazar sıkıntılı bir iş değil, hadi yapma ama…

Daha fazla kaçamayacağını anlaması iyice bunalttı Reşit’i, ağzının ucuyla konuşmaya başladı ki Musa, kendisi için katlanacağını anlasın diye.

-Tamam ama önce eve gideyim bu ucubeyi bırakayım, hazırlanayım gelirim sonra.
-Sakın motorla gelme!-
-Olmaz, onsuz olmaz.

Kızlardan kumral olan Beril, motosiklet lafını duyunca bütün ilgisini Reşit’e verip

-Motosikletin mi var?
-Evet, eski bir model.
-Ne peki?
-Anlar mısın?
-Az çok ama hastasıyım, ilk fırsatta bir tane almak için çabalıyorum.
-Kullanmayı biliyor musun?

Bu “evet” sözü Beril’in ağzından öyle iştahla çıktı ki Reşit’in dışında herkesin bu denli hevesli olabileceğine şaşırdığı ortadayken vurdumduymaz bir tavırla karşıladı Reşit.

-Güzel.

Beril bozulmuş gibi oldu ama Reşit’in bunu da fark edecek hali yoktu.  Uzatmadı mevzuyu.

-Ben kaçtım, akşam nerede, saat kaçta mesaj at Musa. Kızlar görüşürüz.

Elinde poşet içindeki “ucube”yle motoruna atlayıp evin yolunu tuttu. Aklında evdeki fanus vardı. İçindeki balıkların teker teker öldüğü anlar canlandı zihninde. “O”nun her seferinde inatla yenilerini getirip fanusa bırakmasını, balıklar için ciddi ciddi tembihlenişini; balıklara bakma sözü karşılığında alacağı mükâfatlar ve dahası… Her şeyi hatırladı daha dün gibi.

“Bana benziyormuşmuşmuş… Ne alaka?” diye içlendi Reşit motoruyla giderken. “Aslında şımarık ve görgüsüz patronun bana uygun gördüğü bu hayvanın ne suçu var ki, kırmızılıktan yola çıkarak bana uygun görmüş hepsi bu. Aslında bir iyilikti bu hem de ince bir davranış sonucu düşünülen bir iyilik. Şöyle bir düşünürsek; kumral olan kıza, Beril’e Japon balığı çok uygundu, esmer kıza da melek balığı… Esmer kızın yüzü de çok cici ve çocuksuydu, tam bir melek misali. Artı tüm bu ayarlamaları yaparken patron, kızların gerçek yüzünü ve hatta saçlarını hiç görmemiş tamamen tesadüfî bir şekilde taksim yapmıştı. Ama bana neden ucube bir hayvan düştü?”

Reşit palyaço olurken her seferinde, ağzını aşırı bir kırmızılıkla boyar kocaman bir ağız oluşmasını sağlardı yüzünde. Böylece hafif bir gülümsemesi, yüzünde kocaman bir gülümsemeye döner daha etkili sunumlar yapmasını sağlardı. En azından Reşit bunun, böyle olduğuna inanıyordu.

Ki bu palyaçoluk Reşit’e en büyük sıkıntıyı da yaşatmıştı. Belki de sahte gülüşlerinin bu denli abartılı olması da bu yüzdendi. Reşit, iki yıldır birlikte olduğu son üç ayı ise kavgalı geçen “O”nunla ayrılma eşiğindeyken sunum yaptığı bir gün O’nu başka biriyle görmüş ve her şeyin sonu olmuştu. İş gereği yüzünde kocaman bir sahte gülüşle iş bitene kadar deli divane herkesle ilgilenmiş, yüzündeki gülümsemeyi hiç silmeden sunumuna devam etmişti. İş bittikten, kendini eve attıktan sonra üç gün boyunca telefonu kapalı hiç kimseyle konuşmadan evden çıkmadan sinirliliğine içkileri de ekleyerek acıdan oluşan kozasını tamamlamıştı.

Üç gün sonra evden çıkmış, motoruyla delicesine gezmiş yakıtı bitinceye dek sürmüştü. Sakarya girişinde yakıtı biten motorunu, kilometrelerce sürükleyerek bir benzinciye güç bela ulaşmıştı. “O” tamamen aklından çıkmasa da fikren bitmiş bir aşkın duygusal kırıntılarını silerek olayı kabullenmişti. Eve döndüğünde Musa’yı aramış eve çağırıp durumu anlatmıştı. Musa’dan O’na ait eşyaları götürmesini, kendininkileri verecek olursa eğer kendisine getirmeden çöpe atmasını istemişti. Musa denilenleri harfiyen yapmış, Reşit’i de bu konu hakkında konuşmaya hiç zorlamamıştı. Bunca zaman arada bir konuyu açmayı denemeye kalksa ağzının payını alan Musa, her zaman Reşit’in yanında olmuştu. Allah var üstüne hiç gitmedi ki mizacı gereği de yapamazdı. Bu da Reşit’in şansıydı.

Şimdi eve giderken tüm bunları balıklar, “ucube” ve dahi palyaçoluğu nedeniyle yeniden hatırlamak iyiden iyiye canını sıkmıştı Reşit’in. Evinin sokağında çöp bidonlarının yanında durup çantasındaki poşeti çıkardı. Niyeti atmaktı ucubeyi. Ama ucubenin yanaklarına bakıp kırmızılığı görünce patronun neden kendine bunu layık gördüğünü anladı. Düşünceleri onu bu ucubeye yaklaştırmasa da hafiften bir acıma hissine neden oldu. Poşetteki bir kırımızı yanaklarıyla masum bir palyaçoya benziyordu. Hâlbuki tatlı, minik, açık yeşil bir su kaplumbağasıydı bu. Kendinden ne farkı vardı ki… Yüzü alabildiğine komik ve kırmızı…

“Belki bu sefer bir canlıya bakabilirim” düşüncesi canlandı. Belki de “O”na inat evinde, sevip besleyeceği bir hayvanı olurdu. Belki de ölümün perdelerini her gün aralayıp kendini motoruyla boğazın sularına bırakmayı düşünen birine can olurdu bu su kaplumbağası. Belki de bu sefer yarınları değişebilirdi. Ya da sadece bu ucube ona hayatın başka bir tadının olduğunu ve bunların görülme zamanının geldiğini gösterebilirdi.

İçinde biriken ve varsayımlarıyla şişirdiği her şeyi o an kaplumbağa yerine çöpe atmanın zamanı gelmişti artık. Yarın, belki de hem kaplumbağa hem de kendi bu hayatta olmayacaktı. Bu andan itibaren yeniden bir sayfa açmalı ve yeniden yaşama dair gerçek gülüşleri sunmalıydı herkese en çok da kendisine. Ya da tüm bunların dışında her gün kendisine her gülebilecek gibi bakan bir kaplumbağası olurdu bu da ona bahane olurdu güzel olan her şey adına.

Sahiplenme değildi içinde yeşeren duygular bir dost, bir ev arkadaşı bulmamanın hevesiydi hissettiği. Çantasına usulca yeniden yerleştirirken poşeti “Bu su kaplumbağasına bir isim vermeli. Hım, ne koymalı adını… ‘palyaço’ olsun.” Palyaço adında karar kılmakla iyi ettiğini düşündü. Odaya girdiğinde fanusu hemen hazırlayıp kaplumbağayı içine bıraktı. Elinde fanus pencere önüne gelip kaplumbağaya “Selam Palyaço, benim adım…” Bir an duraksadı, “Reşit”  demenin ne anlamı vardı ki. “Reşit” söylenecek bir ad değildi ki şimdi. İçinde garip bir sevinçle hem de en güzel içten bir gülümsemeyle “Merhaba dostum, benim adım da Palyaço!” dedi.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.