Ferit’ten Seyit Ali’ye “Akan” Bir Yaşam

Bakırköylüler sık sık rastlaşırlardı. Taş Mektep’in kapısından çıkıp balıkçıların yanından kendi halinde çarşı içine yönelen Tarık Akan ile… Çünkü Tarık Akan, “Her şeyim” dediği, bir tarihi eser niteliğindeki Özel Taş İlkokulu’nu devralıp aslına uygun biçimde restore etmiş, semtin kendisini çok seven sakinlerine vefasını böyle göstermişti. Hep orada, halkın içindeydi. Çünkü kendisi de halktan biriydi. Her daim kalabalık olan Bakırköy’ün, cenaze günü nasıl hınca hınç dolduğunu görseniz belki anlardınız. Yakışıklı Ferit, toplumun ve toplum için mücadelenin, gönüllerde taht kurmuş bir efsanesine dönüşecek ve hep öyle hatırlanacaktı.

Sinema tarihimizin kilometre taşlarından biri olan Tarık Akan, 13 Aralık 1949 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. Asıl adı Tahsin Tarık Üregil olan Akan, bir ağabey ve bir ablası ile üç kardeşti. Subay babasının görevi nedeniyle ilkokulu Kayseri’de okuduktan sonra babasının emekliliğinin ardından, Bakırköy’e yerleşti. Yıldız Teknik Üniversitesi Makine Mühendisliği ve İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsü’nden mezun olan sanatçı, sinema hayatından önce cankurtaranlık ve işportacılık yapmış, Ataköy plajında kayık kiralayıp gazoz satmıştı.

Hayatının dönüm noktası 1971 yılındaki Ses dergisi yarışmasıydı. 52 yıllık dostu Kozalak Zeki, Tarık Akan’ın fotoğraflarını ondan habersiz götürüp başvurmuş ve yarışmada birinci seçilmesini sağlamıştı. Böylece oyunculuğa başlayan Akan, uzun boylu ve yakışıklı görünümüyle kısa zamanda ünlendi. Yarışmadan sonra hayatında ve filmlerinde büyük yeri olan Yılmaz Güney ile ilk karşılaşması sorunlu olacaktı. Güney’in Bakırköy sahilinde film çektiğini duyan Tarık Akan hemen koşarak yanına gider. Güney başında şapka, uyumaktadır, omzundan dürter, “Yılmaz ağabey. Ben yeni artist oldum, adım Tarık Akan,” der. “Bana ne lan!” cevabını alır. Çok bozulur, “Bu kadar sevdiğim bir insan bana niye böyle davrandı” diye düşünür. O dönemlerde Ertem Eğilmez’in filmlerde kendi oğlunun ismini verdiği “Ferit” karakterini canlandırsa da hayatının bir diğer dönüm noktası kendisini setten kovan Yılmaz Güney ile olacaktı.

Fiziği ve yakışıklılığı ile romantik komedilerde aranan bir numaralı isimdi aslında. Hakkını da vererek oynuyordu üstelik. Gülşen Bubikoğlu ile oynadığı Ah Nerede’de aşkı uğruna çatıdan atlarken de oldukça inandırıcıydı, Hababam Sınıfı’ndaki Damat Ferit ile de izleyiciyi kırıp geçiriyordu, fabrikatör babanın kızına âşık olan fakir gencin sonuna kadar vazgeçmemesi ile de hayranlık uyandırıyordu, Canım Kardeşim’de hasta kardeşinin hikâyesinde de izleyiciyi gözyaşlarına boğuyordu. Çapkın genç rolleriyle “salon filmlerinde” oynamaya devam edip ününe ün, servetine servet katmaya devam edebilirdi. Aşklarıyla gündeme gelip insanların ilgisini çekebilirdi. Fakat böyle bir yaşamı değil, sorgulamaya seçti. Zengin aile çocuğunu oynuyordu ama değildi. Öyle büyümemişti, o zengin sınıfı da bilmiyordu, yaşamıyordu. Bunları düşününce yaptığı işten rahatsız olmaya başladı ve salon filmlerinde oynamayı reddetti. Artık toplumsal filmleri, mesajı olan, bir sorunu dile getiren senaryoları tercih edecekti. Kolay değil, kariyerinin ve şöhretinin zirvesindeyken 70’li yılların en büyük aktrisleri Filiz Akın, Türkan Şoray, Gülşen Bubikoğlu, Emel Sayın, Hülya Koçyiğit gibi isimlerle bir daha buluşmamak üzere bu defteri kapatmıştı.

Ertem Eğilmez’in “Sen bitiririm, aç kalırsın” tehditlerine rağmen inat etti. O dönemki yedi büyük sinema şirketinin ambargosuna uğradı. Artık hiç film teklif gelmemeye, parası bitmeye başladı. Derken ikinci Tarık Akan döneminin başlangıcı olan Maden’in senaryosu önüne geldi. Parası yoktu, bütçe yoktu ama film için Cüneyt Arkın’a da teklif götürüldü. İki starın aynı filmde başrol oynaması bakımından bir ilk olan Maden’i Ankara’ya sansürden geçirmeye giderken yolda İzmit Hapishanesi’nde yatan Yılmaz Güney’in yanına uğradı. Filmi anlatında Yılmaz Güney, “Tarık filmi burada bırakıyorsun. Sen İstanbul’a dönüyorsun. Yarın gelip filmi buradan alıyorsun,” dedi. Tarık Akan İstanbul’a döndükten sonra ertesi gün tekrar hapishaneye geldi. İçeri girdiği zaman bütün mahkûmların avuçları patlarcasına alkışlarıyla karşılaştı. Yılmaz Güney geceleyin dışarıdan kamera söktürüp getirtmiş, çarşaflardan sinema perdesi gerdirmiş ve filmi bütün mahkûmlara izlettirmişti. Güney’in “Harika,” dediği filmi Anadolu’daki bütün film şirketlerine sattılar. Torbalar dolusu senetlerle ambargocu şirketlerin ağzını açık bıraktılar. Daha sonra sıkıyönetimler, sokağa çıkma yasakları, senaryoları yazan Yılmaz Güney’in cezaevinde olması gibi zor şartlar altında Sürü, Yol, Kanal gibi politik filmlerle başarılarını katladılar.

Özellikle Yol filmi çok büyük başarı elde etmiş, dünyaya adını duyurmuştu. 1999’a kadar Türkiye’de yasak kalan film, en prestijli festivallerinden Cannes’da Altın Palmiye ödülüne layık görülmüş, Tarık Akan En İyi Erkek Oyuncu adayı olmuştu. Yakışıklı Ferit, artık tamamen feodaliteye direnen Şirvan, maden ocağında çalışma koşullarına direnen işçi Nurettin, karısını öldürüp namusu temizlemeye çalışılan Seyit Ali’ye dönüşmüştür. Hatta gerçek hayatta sansüre karşı yürüyüş yapan sinemacı, Tekel işçileriyle dayanışma gösteren bir devrimciydi.

Bir dönem kötü filmlerde oynamak yerine ticari taksiyle geçinmiş, hayat görüşüne uymayan milyonluk film ve televizyon tekliflerini elinin tersiyle itmişti. Şöyle anlatır: “Para önemli bir unsurdur insan yaşamında. Benim için de önemli. Ama düşüncelerime ters düşecek bir iş için veriliyorsa, o parayı reddetmeyi bilirim. Yaşamımda hep inançlarım doğrultusunda gitmeye çalıştım ve bundan hiçbir şekilde taviz vermedim, vermiyorum.”

 

Tarık Akan bedel de ödemiştir. 1980 darbesinden sonra Almanya’da yaptığı konuşmayı Türkiye’deki bir gazetenin yanlı ve maksatlı biçimde çarpıtması üzerine ülkeye dönüşünde tutuklandı. 12 yıl hapis istemiyle yargılanırken 2,5 ay hücrede kaldı. Hücrede kaldığı süreçte yaşadığı işkenceyi ve mahkûmların ağır şartlarını “Anne Kafamda Bit Var” isimli kitabında anlattı. Görüşleri aile hayatını da etkilemişti. Sol duruşu nedeniyle kendisine “komünist, ateist” suçlaması getiren ağabeyi ile arası açılmış, görüşmeyi kesmişti.

Belki de toplumsal mücadelenin hayata atıldığımız anda başladığını düşünerek eğitime adanmıştı. 1991 yılında Özel Taş Koleji’ni kurdu, geleceğe yüzlerce çağdaş genç armağan etti. Aziz Nesin’in vefatından sonra görevi üstlenen oğlu Ali Esin’den 2005 yılında Nesin Vakfı’nın başkanlığını da devralmıştı.

Toplam 111 sinema filmi ve 4 dizide rol alan Tarık Akan, Altın Portakal Film Festivali’nde kırılması zor bir rekora imza atarak yedi ödül alan tek erkek oyuncudur. Belki daha yapacağı çok iş, çekeceği çok film varken tiryakisi olduğu sigara yüzünden akciğer kanseri oldu, tam kurtuldu derken karaciğerine sıçrayan melanet 66 yaşında onu aramızdan ayırdı.

Günümüzde şöhreti, zenginliği, şaşaayı reddedip hayat görüşünün peşinden giden, sorgulayan, eleştiren bir karaktere kolay kolay rastlayamayız. Tarık Akan, sanatın halk için halkın meselesini anlatması gerektiğine inanmıştı. Belli ki, artık hangi kişisel hırs ve hassasiyetler içindir bilinmez “Sanat kesinlikle muhalif değildir. Sanat siyaset yapmaz,” diyenlere karşı “Sanatın apolitik olması, egemenlerle işbirliği yaptığı anlamına gelir,” diyen Berolt Brecht gibi düşünüyordu. Yeri asla dolmayacak bir oyuncuya, insana, dava adamına, saygıyla…

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.