Çöpçatan

“Sen vaktinden sonra gelen…” diyordun

Ben vaktinde geldim, sensin geç kalan.

Çöpçatan oturmuş suyun başına,

Çöpleri ters çatmış, bu da mı yalan.*

 

O gün öğleden sonra kız arkadaşımla nehrin kıyısında geziniyorduk. Cemreler düşmüş, tabiat canlanmaya başlamış, hava sıcaklığı da belirgin bir şekilde artmıştı.  En azından üşümüyoruz artık.  Salkım söğütler,  dallarını rükûa eğilmiş gibi toprağa doğru salmıştı.  Nehir suları ise bütün bunlara inat boz bulanıktı.  Nadiren küçük balıkların zıplayıp tekrar sulara daldığını gülerek izliyorduk.

Sakin bir yerde ayakkabılarımızı çıkarıp yeşil çimenlere oturmuş, çemrediğimiz ayaklarımızı da nehrin serin sularında birbirine vurup şaklabanlık yapıyorduk. Kimsecikler yoktu yakınlarımızda. Ben ise fırsatı kaçırır mıyım,  ara sıra arkadaşımın saçlarını karıştırıyor onun ürkek bedenine dokunmaya çalışıyordum.  Kız arkadaşımın çığlık atarak bana sokulmasıyla, bir anda onunla göz göze geldim. Öfkeyle ona bakarken yavaş yavaş bakışlarımdaki öfkenin kaybolduğunu ve kendimi güvenli bir limana yanaşan gemi gibi dümenimi ellerine teslim etmiştim.

‘‘Korkuttum galiba!’’ dedi.

‘‘He ya!’’ der gibi ona baktım. Zaten bakışlarımı ondan kaçırmam da mümkün görünmüyordu. Kız arkadaşıma baktım o da benim gibi hafif sarhoşluk durumunda.

‘‘Kusura bakmayın, amacım sizi korkutmak değildi, ama o kadar dalmışsınız ki kendinizden geçmişsiniz.’’

‘‘Siz, siz kimsiniz?’’

Duraksadı.  ‘‘Ben… Bana çöpçatan derler.’’  Dalga geçiyor zannettim önce.  Ama yine bakışlarıyla beni teslim olmaya zorladı. Ne kadar dirensem de başaramadım. İsteğine boyun eğdim.

Şimdi üçümüz salkım söğütlerin altına oturduk. Meraktan ölüyorum desem yeri.  Uzun sayılabilecek siyah sakalları, geniş ve kırışıksız alnı, parlak ve kömür karası gözleriyle güvenin kendisi bu olsa gerek diye düşündüm.  Aklımdan geçenleri okuyor sanki. ‘‘Bana güvenebilirsin.’’ der gibi baktı.

‘‘Çöpçatan mı dediniz, hiç böyle bir isim duymadım, peki ne iş yaparsınız?’’ diye sordum.

‘‘Pekala, anlatayım.’’ dedi. Arkadaşımla birlikte kalın söğüt ağacının gövdesine yaslanırken o ise, karşımızda sakin bir şekilde bağdaş kurmuş sakallarını sıvazlıyordu.

‘‘Benim işim bu nehrin kenarında oturup akıntı yönünde gelen çöpleri birbirine çatmak, başkaca iş bilmem,  bana verilen görevi eksiksiz ve layıkıyla yapmaya çalışırım. Hem biliyor musunuz doğan her çocuk için suyun başından nehre bir çöp bırakırlar. Ben nehir kenarında oturup çöpleri birbirlerine çatarım. Onun için bana çöpçatan derler.  Adım buradan geliyor yani.  Çöpleri çatılanlar ise evlenirler.’’

‘‘Nikâh memurluğu yapıyorsunuz’’ dedim.

‘‘Öyle sayılmaz, nikâh memurları evlenmeye karar vermiş olanların evlenmelerini onaylarlar. Ben ise daha çocuk doğduğu anda onun kiminle evleneceğini, bize verilen bilgi gereği biliriz. Ve onların çöpleri çatıldı mı, gerisi nikâh memuruna kalmış.’’

‘‘Peki ya daha evlenemeden ölenler veya hiç evlenmeyenler, onları nasıl ayırt ediyorsunuz?’’

‘‘Onlar, onların yani ölenlerin çöpleri bize gelmeden suya batıp kaybolur, hiç evlenmeyenlerin çöpleri ise akıntıyla birlikte sürüklenip gider.’’

‘‘Sanıyorum ki benim kadar adına bela okunan, küfür edilen kimse yoktur!’’ dedi.

“Nasıl yani? Hani maç hakemi olsanız anlarım da…”

“Benimki daha farklı… “ dedi.  ‘‘Düşünsene evlenip de mutlu olan ne kadar insan var? Ayrılmasalar bile evli çiftler aralarındaki her problemin sebebi benmişim gibi ağzına geleni sayar döker.”

“Haklısınız galiba!” dedim.

‘‘Dünya üzerinde yaşayan milyarlarca insan var, kurusıkı atıyor, bu kadar insanın kiminle evleneceğine kararı belki bu vermiyor ama çöpleri karıştırmadan bunu yapması imkânsız!” diye içimden geçirirken gayri ihtiyari elimde tuttuğum son model iPhone telefona gözüm kaydı veya kaydırıldı.

“Bakın, insanlar kendi geliştirdikleri teknik aletlerle aynı anda milyarlarca işlem yapabiliyorlar.” dedi. Başka bir şey demedi.  Artık anladım ki karşımdaki insan ummadığım kadar farklı özelliklere sahip; duruşu, konuşması, sesinin tonu, hele de sesiyle birlikte beden diliyle bütünleşen anlatım tarzı… “Artık soru sormanın zamanı değil!” dedim içimden. Kız arkadaşıma baktım, o, zaten kendini onun güvenli sözlerine bırakmış, ağzı bir karış açık, kelime kaçırmamak için can kulağıyla onu dinliyor.

Bu arada söğüt dallarında oynaşan serçeler de aşklarını tazeliyorlar sanki. Erkekler dişilerinin etrafında kabarıp duruyor, dişiler ise bu anın tadını çıkarırcasına işi uzattıkça uzatıyor. “Aşk konusunda da bildikleri vardır muhakkak!” diye düşünüyordum ki, düşüncem bıçak gibi kesildi ortasından.

“İnsanlar fıtratı gereği sevgi üzerine yaratılmıştır. Sevgi onun hamurunda, mayasında vardır. Size aşk konusunda da birkaç şey söyleyeyim. Derler ki, aşkı arayan bulamaz, bulan aramaya başlar. Tabii ki insan ruhunu devamlı tok tutan da aşktır. Ama günümüzde aşk ile şehvet duyguları birbirine girmiş durumda. Bakın dedi şu çınarı görüyor musunuz?” O yana baktık. Kocaman çınar ağacı görülmeyecek gibi değil hani.

“Çınarı saran sarmaşıkları da görün, iyice bakın. Bu çınar, dibinde biten sarmaşığı kollamak üzere sarmaşığı alır güçlü gövdesinde saklarmış. Gel zaman git zaman artık iyice kök tutan sarmaşık çınarın gövdesiyle birlikte dallarını da sarmaya başlar. Öyle bir an gelir ki sarmaşığın dalları, çınarın omuzlarına biner, onun nefes almasını bile ölmeyecek şekilde ayarlarmış. Kendisi gelişip güçlendikçe çınarı sıkar sıkar cendereye sokarmış. Aşk da böyle işte;  âşık olan çınar gibi yükü ve çileyi kendi çeker. Âşık olunan da;  sarmaşık gibi kendi çilesini başkasına çektirir. Âşık yavaş yavaş ölürken aşk yaşamaya devam edermiş.’’

O sırada yaklaşık elli metre kadar ilerimizde oldukça yaşlı sayılabilecek bir bayan ve bir erkek sakin sakin yürüyorlardı. Onarı görünce, ‘‘Şunları görüyor musunuz?“ dedim. Gösterdiğim yöne doğru uzun süre baktı. “Onlar başka, onların hikâyeleri bambaşka.’’  Bu arada yürüyüş yapan çift de bize yakın sayılabilecek bir ağaç altına oturdular.

“Anlatır mısınız bize, tabii size zahmet vermeyecekse?” dedim. Güldü. Hayret!  Bu yaştaki insanın,  bu kadar bakımlı ve güzel dişlere sahip olması pek rastlanan bir şey değildir herhalde.  Gülmenin bir insana bu kadar yakıştığını ilk defa görüyordum.

‘‘Bu hanım, altı çocuklu ailenin en küçük kızı.  En küçük olmanın verdiği bütün imkânları kullanarak mutlu bir çocukluk dönemi geçirdi. Siyah saçları, parlak kömür karası gözleri ve ele avuca sığmayan, dediğim dedik, çaldığım düdük cinsinden kendine has biri. Daha küçük yaşından itibaren ön planda olmayı seven, otoriter, ben kimliği ön plana çıkmış olmasına rağmen bunun arkasında yüreği kendisinden bile saklamaya çalıştığı sevgi pıtırcıklarıyla dolu… Okul yılları, derslerdeki başarılarından çok onun sosyal yönünün daha belirgin olarak ortaya çıktığı yıllar oldu.  Üniversite yıllarında bile yaşından beklenmeyecek çılgınlıkları yapar, etrafındaki insanların ne dedikleri veya ne diyeceklerine aldırmadan kendisine çok yakışan burnunun doğrultusunda giderdi. Evliliklerinin bu güne kadar kendisine kazandırdığı tek muhteşem şeyin biricik oğlu olduğunu o da biliyor. Aslında kendisi için pervane olan kocasından çok da hoşnutsuz değildi. Ne de olsa evde de tek otorite kendisiydi. Bütün kararlarda son sözün kendisine ait olduğunu bildiği halde gönlünün bir yerlerinde kendisini rahatsız eden bir şeylerin olduğunu da inkâr etmiyordu.  Ama ne yazık ki bunu bazen kendi kendine düşünürken bile yüzünün aldığı şekilden kendisi bile ürkerdi. Böyle zamanlarda ise her zaman yaptığı gibi oğluna sarılırdı. Tek ilacı oydu çünkü. Kadının yanındaki bey de sekiz çocuklu bir ailenin ikinci çocuğuydu. Fakir bir aile idiler. Babasının sekiz on dönümlük verimsiz bahçesinin dışında başkaca bir gelirleri yoktu. Bütün hayatı yatılı okullarda geçti. Parasızlığın, yoksulluğun nasıl bir acı olduğunu ondan iyi kim bilebilir ki. Yatılı okulda okuduğu günlerin birinde, daha on beş yaşında iken okula her hafta olduğu gibi film gelmişti. Giriş yetmiş beş kuruş. Ama cepte para da yok. Bugün gibi hatırlıyorum dışarıda tipi şeklinde bir kar yağıyor ve kendisi gibi sanıyorum üç arkadaşı sinemanın dış kapısı yüzlerine kapanınca, dışarıda filim bitinceye kadar hoparlörün altında filmin sesini dinleyerek geçirmişlerdi de benim bile yüreğim burkulmuştu bu olaya… Okul yıllarının bu acımasız tahribatı onun her ne kadar bedenini yıkılmaz bir kale duvarı gibi sağlamlaştırsa da içinde yaşayamadığı çocukluğun verdiği ızdırabı yüreğinin bir köşesinde her zaman hissetmişti. Daha çocuk denecek yaşta babasının da sakat kalmasıyla birlikte hem okul hayatı hem de ailenin geçimini üzerine almış, olağanüstü sayılabilecek bir çalışma yaparak hayata tutunmaya çalışmıştı.

Aşk mı, onun için öyle mi? Hadi canım güldürmeyin insanı. Yatılı okulda bin iki yüz öğrenci içinde topu topu sekiz on kız vardı. O da öğretmen çocukları… Kızlardan birinin hasbelkader bir erkek arkadaşına “Günaydın!” demesi bile günlerce konuşulurdu kendi aralarına.  “Bak, Emine var ya, Abuzer’e günaydın dedi.” ‘‘Yapma ya, sahi mi, ne zaman, nerede?..” Ardı arkası kesilmeyen sualler.

Yalnızlık, kimsesizlik, kimsesizlik dediysem hani bazen insan toplum içinde kendini yapayalnız hisseder ya öyle yani… O da hayat şartlarının kendisine sunduğunu yüksünmeden kabullenmişti.  Çünkü inançlı biri idi. Kadere inancı tamdı. Ümitsizlik mi! Tövbe… Affet Allah’ım, senden gelen her şey başım gözüm üstüne der gülüp geçerdi.

Hem bir gün sözlerine güven duyduğu bir büyüğü, ‘‘Oğlum, hayat kumar değildir ancak içi farklı çikolatalarla dolu torbaya benzer. Elini daldırdığında hangisinin senin eline geleceğini bilemezsin. Şayet torpilli değilsen. Hele ki hayat memat meselelerinde de insan kendisine biçilen gömleği giyer bunu unutma!” demişti. Bu söz kulaklarına küpe olarak takılmıştı. Tabii her insan farklı küpeler takmıyor da değil. “Buna da şükür, buna da şükür…” diyerek samimiyetle hayata tutunmaya çalışıyordu.

Gözü kara, tuttuğunu koparan, dediğini yaptırma gücüne sahip biri olsa da artık yine de yüreğinin derinliklerinde sürekli kendisini rahatsız eden bir düşüncenin esiri gibiydi. Evliliğinin ilk gününden itibaren içini kemiren mutluluk denen ne menem şey ise ona varmasına engel olan bir şeyler vardı. Bunu hissediyordu.

İki çocukları vardı artık. Allah sağlık versin bu güne kadar bir defa bile anne ve babasının yüzlerini yere getirecek bir hareketleri olmamıştı çocuklarının. Ama evliliklerinin de aynı güzellikte sürmediği aşikârdı. Bunun sebeplerini anlatarak başınızı da çok ağrıtmayayım çocuklar!’’ dedi,  sakallarını sıvazlayarak anlatan.

Uykudan mı uyanıyoruz ne! Kendimizi nasıl da kaptırmış gidiyoruz. Anlatım tarzından mı desem, anlatılanların bizi sarmasından mı desem ne bileyim kız arkadaşımla birlikte “Lütfen devam edin!” der gibi baktık; anlatanın tebessüm eksik olmayan aydınlık yüzüne. Biraz soluklandı, beraberce bize anlatılanlardan bihaber yan tarafımızda oturan çifte kumrulara kaydı gözlerimiz. Her ikisinin yüzlerinde de bir dinginlik, huzur, yılların yorgunluğuna inat hayatı aldıkları nefes gibi içlerinde tutarak, Allah’ın kendilerine bahşettiği nefes miktarı kadar doyasıya yaşamaya çalışıyorlar. “Allah’ım beni de, kız arkadaşımla bunlar gibi mutlu yaşat” diyordum ki içimden, kendisine hiç yakıştıramayacağım kadar sert bir şekilde bana bakan bir gözle gözlerimin gözbebekleri çakıştı.

‘‘Acele karar vermemek lazım!’’ dedi. Bana baktı yeniden, irkildim.

“İşte böyle, bunlar kendilerine bahşedilen hayatları yaşarlarken, tabii ki gelecekte başlarına neler geleceğini görmelerine de imkân yoktu. Her insan gibi onlar da ölümün hak olduğunu, sırası gelenin gideceğini biliyor ve samimi olarak da inanıyor olmalarına rağmen, ölümü kendilerine ve yakınlarına yakıştıramıyorlardı. Ta ki o gün gelene kadar.  Önce adamın eşi zamansız denilecek bir anda; kendisine verilen nimetler tamamlanmış olmalı ki dünyasını değiştirdi.  Ölümün sevimlisi olmaz elbette ki…  Yaratan her ölüme de muhakkak bir sebep halk etmiştir. Bu da doymak bilmeyen insanların acılarının daha çabuk kabullenilmesini sağlamaktadır. Elbette ki Allah bizim hesap edemeyeceğimiz ve aklımıza gelmeyen birçok şeyi gören veya görmeyen, görmek istemeyen bütün yaratıklarına göstermiştir.”

Kız arkadaşım ölüm lafını duyunca biraz daha sokuldu bana. Elimi daha sıkı kavradı. Bu arada Çöpçatan anlatmaya devam ediyordu. Benzer bir akıbet yaşlı olarak gördüğünüz bayanı da buldu.

“Bu acılı günlerinde oğluna daha bir düşkün hale gelen hanım yapısı gereği çabuk toparlandı diyebilirim. Zaten kadınlar erkeklere göre bu konuda daha şanslı mı deyim, yoksa daha mukavemetli mi diyeyim ona siz karar verin.”

“Bunlar, peki nasıl oluyor da tekrar evlenebiliyorlar?” dedim sabırsızca. “Hani çöpleri çatılmıştı her ikisinin de…”

“Anlaşıldı, hemen sonuç istiyorsunuz, olacak o kadar gençlik böyledir zaten. Evli birinin eşlerinden biri vefat eder veya eşinden ayrılırsa onun çöpü sanki yeni doğan bir bebeğinki gibi yeniden suyun başına bırakılır’’ diye sürdürdü konuşmasını.

‘‘Belli ki bunların hayatlarında yeni bir dönem başlayacaktı. Bunu daha önce gelen adamın çöpünün ırmağın akıntı dışında kalan kısımda önüme bir türlü gelmek bilmemesinden anladım.  Ne zaman ki kadının çöpü de akıntı ile aynı hizaya geldi, sanki sihirli bir el ikisini çatmam için çöpleri gözüme gözüme soktu. Vardır elbet bunda bir keramet diyerek çöpleri çattım.  Birbirlerinin yüzünü görmemiş bu iki dul insan akıllarından evlilik geçmemiş olsa da kaderin onlara çizdiği rotaya girmiş oldular. Ve duydum ki bir yıl sonra nikâh masasındalar. Gördüğünüz için rahatlıkla söylüyorum, her ikisi de geçmişte gönüllerinin bir köşesinde saklı tuttukları yaşanmamışlıkları şimdi birbirlerinde buldular. Zaman zaman eski eşleri ile yaşadıkları akıllarına gelse de birbirlerine mümkün olduğu kadar bu konulardan bahsetmemeye kararlıydılar.”

Bu arada, karşımızdaki çiftin ayağa kalkarak bize doğru kol kola yürüdüklerini görünce, sohbeti bırakıp gözlerimizle onları takip etmeye başladık. Sanki ben arkadaşımla yürüyormuşum gibi geldi. Onların simasında kendimi gördüm sanki. Tam karşımızdan geçerlerken başlarıyla bize selam verdiler. Sanki kendileri hakkında konuştuğumuzu biliyorlarmış da konuşmamızı bölmek istemediklerinden kalkmaların ertelemişler intibaını hissettim.  Kadının yaşına göre hala canlılığını kaybetmemiş kara gözleri en belirgin vasfı idi. Erkekle göz göze geldiğimiz bir anlık zamanda o benim yerime geçti,  ben onun yerine geçtim sanki.

‘‘Artık kalkmalıyız’’ dedim. Ayağa kalktık, veda zamanı… Kız arkadaşım elimi sıkı sıkıya kavradı. Bu adamı sevmiştik. Onun bu hoş sohbetini unutmamız herhalde mümkün olmayacaktı. Elini sıktım. Elleri de gözlerindeki etkileyiciliği kadar etkileyiciydi.

‘‘Hoşça kalın!” dedim. ‘‘Güle güle!’’ dedi. Kız arkadaşım,  ‘‘Kusura bakmazsanız size bir şey sormak istiyorum.’’ dedi usulca. Söze ilk defa karışmıştı.

‘‘Seni dinliyorum, hadi sor kızım.’’ dedi.

‘‘Belki saçma gelebilir size ancak bizim evlenmemizle ilgili ne diyorsunuz?’’ dedi. Böyle bir soru beni şaşkına çevirdi. Onu nasıl sevdiğimi biliyor hâlbuki. ‘‘Bu nasıl soru!”  der gibi arkadaşıma baktım. Ama o sorunun cevabına kendini kilitlemişti.

‘‘Ben böyle bir ihtimal görmüyorum!’’ dedi. Kız arkadaşım elini hemen elimden çekti.  Hızlı adımlarla suyun akışı yönünde yürümeye başladı. Arkasından koştum. Önüne geçtim, ne söyleyeceğimi bilmez bir halde,  ‘‘Dur hele, daha sözünün gerisini getirmedi, tekrar konuşalım!’’ diyerek Çöpçatan’ı bıraktığımız yöne döndüğümüzde ortalıkta kimsecikler yoktu.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.