Çocuklar Adına

Çocuklar geleceğin teminatı, karanlık, fırtınalı gecelerden sonra gelen sabahın, aydınlığın, aydınlanmanın müjdecisidir. Kalp eksenimizi ele geçiren, içinde sevgi çeperleri oluşturan, kelebekleri coşturan güzellik abidesidir her biri. Devamlılığın ve onunla gerçekleşen kalıcılığın olmazsa olmazıdır çocuk. Nesiller onunla devam eder, bayrak onunla dalgalanır, ezan onunla okunur, devlet onunla beka bulur. Çocuk istikbal için yakılan bir meşale, ekilen bir tohum, dikilen bir fidandır. Bugünün korunmaya muhtaç o masum melekleri, yarının gözü kara cengâverleridir.

Hodding Carter “Çocuklarımıza vermeyi umabileceğimiz iki kalıcı miras vardır: Biri kökleridir, öbürü de kanatları” diyor. Nasıl ki bir ağaç toprağa tutunmak için köklerine muhtaçsa nasıl ki bir kuş uçmak, hayatını idame ettirmek için kanatlara ihtiyaç duyarsa çocukların da içinden geldikleri toplumu, coğrafyayı her yönüyle eksiksiz bir şekilde tanıyıp, anlaması ve ondan kopmaması gerekir. Bunu yaparken yani yere daha sağlam basmasına vesile olan köklerine sarılırken yeni değerler inşa etmeyi, kendini daha ileriye taşıyacak ve daha güzele kavuşturacak kanatlar edinmeyi de ihmal etmemelidir. Zira medeniyet bir ucu maziye diğer ucu atiye dayanan köprü misalidir ve bu iki cenahtan birini seçip diğerine sırtını dönmek, görmezden gelmek cehalet göstergesinden başka bir şey değildir.  Çünkü buradaki mazi köklerimizi, ati ise kanatlarımızı simgelemektedir.

“Evlat kokusu, cennet kokusudur” buyuran Peygamberimiz (s.a.s) çocukların eğitimine ve gelişimine her zaman önem vermiş, bir çocuğun yediği ekmek içtiği su kadar sevgiye de ihtiyacı olduğunu hatırlatarak, çocuklara şefkatle muamele edilmesi hususunda da en güzel örneği teşkil etmiştir. O (s.a.s.), kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğü cahiliye devrinde bile insanların kalbine dokunmayı başarmış, Vahşi’yi yahşileştirmiştir.  Hâl böyleyken insanların canilikte hayvanlardan bile daha aşağı seviyelere indiği zamanlardan; bilimin teknolojinin, sanatın, siyasetin geliştiği günümüze dönüp bir bakalım: Gün geçmiyor ki haberlerde bir çocuk daha kaçırılıp öldürülmesin, tecavüze uğramasın, işkenceye, istismara maruz kalmasın!

Bir yanda Kerkük, Mısır, Irak, Suriye gibi ülkelerde yaşanan iç savaşlar ve yine zarar görenler listesinde ilk sırayı alan çocuklar… Diğer yanda özellikle Afrika ülkelerinde açlıktan, susuzluktan bir deri bir kemik kalmış, birçoğu hayatını kaybetmiş kalanların da kaybetmek üzere olduğu körpecik yavrular… Bırakın eğitimi, okula gitmeyi; bu çocuklar yaşama hakkından bile mahrumlar!

Karada durum böyleyken denizlere dönüyoruz yüzümüzü. Gözümüze ilk çarpan çeşitli nedenlerle ülkelerini terk etmek zorunda kalıp, bu durumu kendi çıkarları için kullanan umut tacirlerinin eline düşen mülteci kardeşlerimiz oluyor. Ve yine denizlere ağır gelip kıyılara vuran çocuk cesetleri, dalga seslerine karışan sahibini kaybetmiş ninniler, yarım kalmış hayaller ve daha nicesi…

Masum insanları ateş altında bırakan devlet başkanlarından birinin sebep olduğu görüntüyü televizyonda seyrederken çocuğunun gözlerini kapatması sahnesine tanık oluyoruz. Evladının görmesine dahi dayanamazken bunu ve daha beterini her sene yüz binlerce insana, çocuğa, bebeğe acımasızca yaşatmaya devam etmesi… Ve bir çatışma ortasında kalan çocuğun insanlık damarlarımızı yakan suali: “Küçük çocukları küçük kurşunla vururlar değil mi?”

Ve dönelim kendi ülkemize, Türkiye’ye. Bir tarafta entelektüel geçinen, refah düzeyi yüksek ailelerin, ünlü düşünür Montaigne’nin “Çocuğa kendiliğinden bir şey yapma özgürlüğünü vermemekle onu korkak bir köle yapıyoruz” sözünden habersiz, elini sıcak sudan soğuk suya sokturmadan yetiştirdikleri prensleri, prensesleri diğer tarafta çeşitli sebepler dolayısıyla sokaklara karışan, fırsatçıların, insan tefecilerinin insafına bırakılmış melekler var. Kolları kanatları kırılmış, ruhları ve bedenleri hırpalanmış, duyguları, umutları yağmalanmış, değer bağları koparılmış biçareler…

“Merhametin yok diyelim nefsine

Merhamet etmez misin evladına?”  diye haykıran Mehmet Akif Ersoy’un sesi çınlamaz mı kulaklarımızda, cennet kokusu olarak muştulanan o pirüpak çehrelere nasıl kıyılır, hayatları nasıl karartılır, yürekleri nasıl kanatılır? Biz duyduklarımızın dehşetine dayanamazken, bu acı onlara nasıl tattırılır?

Haim Jinoot “Çocuklar donmamış beton gibidir, üzerlerine ne düşse iz bırakır” diyor. Yani onları şekillendiren, onlara doğrudan olmasa da dolaylı olarak yön veren bizleriz. Sarf ettiğimiz her sözümüzle, sergilediğimiz her tavrımızla karşımızda nasıl bir birey görmek istediğimize de karar vermiş oluyoruz aslında. Bir çiftçinin tarlasına buğday ekip pirinç almayı beklemesi ne kadar mantık dışı bir olaysa kötü ve olumsuz koşullarda büyüyen çocukların da her açıdan sağlıklı, topluma faydalı bireyler olmasını beklemek o kadar absürtçe bir ideal olacaktır.

UNICEF’in Nisan 2016 yılına ait bir raporda AB ve OECD mensubu 41 ülkenin içindeki çocuk refahına ait eşitsizlikler çarpıcı bir şekilde gözler önüne serilmiştir. Gelişmiş denilen bu ülkelerdeki çocukların durumu böyle ise gelişmemiş ülkelerdekini varın siz düşünün.

Bizler toplum olarak “söylediğimi yap, yaptığımı yapma” mantığından bir türlü kurtulamıyoruz. Bu konuyla ilgili Joseph Jouberth “Çocukların nasihatten çok iyi örneğe ihtiyaçları vardır” derken tam da bu meseleye parmak basıyor. Küçük yaştan itibaren çevresindekileri model alma yoluyla öğrenme faaliyetini gerçekleştirmeye çalışan çocuk, farkında olmadan olumsuz durumları da benimseyerek karakterinin bir parçası haline getirebiliyor. Hâl böyleyken ailelerin çocuk yetiştirilmesinde yüklendikleri misyonun da sorumluluğu artmış oluyor.

Namık Kemal, “Terbiye ana kucağında başlar; her söylenilen kelime, çocuğun şahsiyetine konan bir tuğladır” diyor. Buradaki terbiye kelimesi elbette içinde pek çok anlam ihtiva ediyor. Tavır ve davranışta edep, kelâmda edep, ilişkilerde edep… diyerek bu misalleri çoğaltabiliriz. Terbiye kelimesi tarbiya sözcüğünden gelir ve kökü ar demektir.  Sözlük anlamı olarak büyütme, yetiştirme, eğitme anlamına gelen bu kelime aynı zamanda bir şeyi yumuşatarak içini doldurmak anlamı da taşıyor. O halde diyebiliriz ki bir çocuğu yetiştirmek aynı zamanda onu, karşılaşacağı sertlikler, zorluklar, katı kurallar karşısında kırılmaması için yumuşak bir mizaca kavuşturmak aynı zamanda da bu karakter dokusunun içini en güzel değerlerle doldurmak demektir.

“Hiç şüphe yok ki ideal terbiye, çocuğu kabahatlerinden dolayı cezalandırmak değil, onu kabahat yapmaktan alıkoyacak bir seviyeye çıkartmaktır” diyen Peyami Safa istenmeyen durumlarla karşılaşıldığında yapılması gerekenin hesap sormak değil, bu duruma neden meyledildiğinin sorgulanarak sebep olan unsurların üzerine eğilmek olduğunu ifade etmektedir.  Zira her çocuk açmayı, açılmayı bekleyen bir tomurcuk gonca gibidir. Bu konuda bize düşen vazife ise onu karşılaşacağı olumsuz iklim koşullarına karşı hazırlıklı hale getirmektir.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.