Anılarımın Sesi

Tatil yapmak için gittiğim memleketimde tüm sorumluluklarımdan kurtulmuş olmanın mutluluğu ve hafifliğiyle serserice dolaşıyordum. Aklım da kalbim gibi bomboş, ayaklarımın emrine girmiş ezberlediğim yolları aşındırıyordum. Sırt çantamla kombinlediğim topuklu ayakkabımla aslında bu sokakların çocuğu olmadığımı isbat etmeye çalışıyordum sanki. Suratımda kuruyan sümüğüme, kupkuru ellerime, birbirine dolaşmış koyun yünü gibi merinos saçlarıma, terliğin önünden fırlayan ayaklarıma bu sokaklar şahit olmamıştı sanki. Yemiş için ağlayan, dövdüğü çocuklar tarafından kovalanan ve korktuğu zaman ayakları totosuna vura vura koşan, evinin sınırlarına yaklaştığında arkasindakilere küfürler savuran ben değildim sanki. Ta ki ilkokulu okuduğum okulun bahçe duvarlarını görene kadar, kuru duvarlarını… Bomboş, bahçede yerinde yeller esen okulumun…

Yenisi yapılacak diye yıkılan, ama yenisinin yapılmadığı, sadece duvarları kalan okulumun. Yenisi inşa edilsin diye eskisi imha edilmişti. Eskiyi yok etmeden yenisi inşa edilmiyor. Üzülmüştüm,  beş yılımı geçirdiğim okulumda bir ömre sığan anılar biriktirdiğimi hatırladım birden. Mavi önlüğümle koşuştura koşuştura girdiğim sıra, teneffüste yediğim incecik ekmekle yapılan ve hiçbir zaman aynı tadı bulamadığım tost… Nasıl bi lezzetti o! Az olduğu için mi, her zaman yiyemediğimiz için mi sebebini bilmiyorum ama şimdiye kadar yediğim tüm tostları o gün yediğim tostların hatırına yediğime yemin etsem günah olmaz. Ya o ilk kalp çarpıntısı, masumca sevmenin büyük acısı, heyecanı, coşkusu…

Andımızı okurken girdiğimiz sırada yan yana gelmek için gösterdiğim çaba… O boy sırası var ya, o günlerde karşıma sorun olarak çıktı ilkin. O, uzun boylu olduğu için her zaman en arkaya geçerdi, ben kısa olduğum için en öne… Hayat hep en sevdiklerimizi en uzağımıza attığı için belki biz hayatta kalmaya çalışıyoruz. Hep bir gün kavuşuruz umuduyla yaşamıyor muyuz birçoğumuz!  Bugün olmadı yarın, yarın olmadı ertesi gün… Ama ben her gün üzülüyordum. Ne üzülmekten vazgeçtim ne de yanyana gelmeyi ummaktan… Adımlarım yavaşlama,  gözlerim puslanmaya başladı. Boğazımda oturan her neyse nefes almamı zorlaştırdı. Aşk acısı değil bu; bu vazgeçişliğin, uğruna emek vermeye değer bir şeylerin olmadığını fark etmenin, değerli şeyleri fark edememenin ızdırabı…

Eve gitme zili çalınca ahırdan çıkan koyun sürüleri gibi oluşumuz geldi gözümün önüne. Sürüleşmek… Kalabalığı yara yara bahçe kapısına bi koşuşum var ki adeta bu bir yarış ve ben finiş bandına yetişmek için uğraşıyorum,  yetişmek istediğim sadece o idi oysa. Evlerimize giden güzergâh aynıydı. Yolumuzu ayıran ne küçük ne de büyük ama oldukça pis olan bir arıktı(su kanalı). Üstüne dandik bir köprü yapılmış, iki kişi aynı anda yürüyemez. Her geçmişimde korku yaşardım, nitekim korktuğum başıma gelmişti. İşte o çirkin arık benimle onun evinin yolunu ayırıyordu. Ben aşağıya o yukarıya gidiyorduk. Ama her gün onunla aynı yolu yürüyebilmek için gösterdiğim çabayı bir daha kimseyle yürümek için göstermedim.

Okuldan benden önce çıktığını görünce sırtımdaki çantanın ağırlığına ve beni çağıranlara kulak asmadan ona yetişmeye çalışır, yaklaşınca yavaşlar adımlarını takip ederdim sessizce. Hiç arkasına bakmaz, yorgun ve düşünceli düşünceli ilerlerdi. Zaten genelde de sessiz, derslerinde başarılı ve efendi biriydi. Sesi kendisinden güzeldi. Her müzik dersimizde öğretmenimiz onu tahtaya çıkartır, İbrahim Tatlıses’ten şarkı söyletirdi. O da Urfalı’ydı ve çok güzel söylerdi. Sınıftaki hiçbir kızla ilgilenmez, ağzından bi tek benim ismim duyulmuştur. Bir iki kez sırama gelmiş bir şeyler istemişti. O günden sonra tüm sınıf onun beni sevdiğini söylüyordu. Bi dedikodu bu kadar güzel, bu kadar iyi, bu kadar anlamlı olamazdı.

Adını yazdığım defterleri karıştıran ablam olayı çözmüş, onun adını söyleyerek benimle kafa buluyor bazen de tehdit ediyordu. Her istediğini böylelikle bana yaptırmayı başardı uzun süre. Çocuğun soyadını babamın yanında söyleyip ‘‘Baba, sen bu soyadında birilerini tanıyon mu?’’ diye sorup benim adrenalin patlaması yaşamamdan zevk alıyordu.

İnanılır gibi değil, annemlerin en çok görüştüğü, evlerinde yiyip içtiğimiz, kızıyla kardeş gibi olduğumuz insanların evine misafirliğe gitmiştik. Bahçede erik ağaçları vardı. Ağaca çıkıp erik yemekle meşgulken evin kızının bahçe duvarından arka komşularına gidip geldiğini gördüm. Emanet konan tuğlalar her an yıkılacak gibi duruyordu. ‘‘Kız Derya sen nereye gidip geliyorsun?’’ dedim. ‘‘Yeni komşularımız geldi. Urfalılar ama çok iyiler’’dedi. O gün farketmedim, ama bugün kahrediyorum. Biz kendi içimizde bile ayrıştırma, ötekileştirme, dışlama vs. dilini benimsemiş ve normalleştirmişiz. Yani karşılaştığımız ve yaşadığımız hiç bir şey tesadüf değil. Neyse, benimle oynamak yerine komşularıyla ilgilenen Derya’ya kızmıştım. Tabi onun dikkatini bu kadar çeken komşularını merak da etmiştim. Ağaçtan merdivenden iner gibi inmiş soluğu Derya’nın hevesle konuştuğu yeni komşularının yanında almıştım. Aldığım son soluktu sanki, dışarı çıkmamak için takılıp kalmıştı boğazımda… Damarlarımda dolaşan deli kanım nereye gitti bi anda? Nasıl buz kesti bedenim ansızın? Bi yandan elektriğe maruz kalmış gibi olan saçlarımı düzeltirken bi yandan sövüyordum; darmadağın ve pis olan halime. Apansız yakalandığın hiç beklemediğin birebir senin muhatabı olduğun ve kaçacak delik arayıp bulamadığın yüzleşmekten başka çare kalmayan olaylar vardır ya, başına belki bir kaç kez gelmiştir ama en travmatik etkiyi ilk kez yaşadığın bırakır ya hani… İşte öyle bir an. Karşımda onu gördüm. Neremi düzelteyim ki, saçım. Allah’tan ümit kesilmez modunda yüzüm, ‘‘İt yalasa doyar’’ sözünün hakkını veriyor, elbiselerim; Ayşe Teyze’nin ACE’sini bile aciz bırakacak halde… Neremi düzelteyim? Bi elimle saçımı yalandan düzeltirken bi elimle eteğimi çekiştiriyor sahte bir gülücükle de muhabbet etmeye çalışıyordum. Kendi perişanlığımı fark ettirmemek uğruna ‘‘Aa! Siz burada mı oturuyorsunuz Muhittin? Eviniz çok küçükmüş’’ diyerek kendimi habire küçülttüğümü göremiyormuşum.

O gün utancımdan kaçırdığım gözlerimle bugün okuyorum onun gözlerini… Bugünkü utancımı anlatacak kelime bulamıyorum. Durdum. Tekrar baktım, yerinde olmayan okuluma. Ne okuduğumuz şeyler,  ne de öğrendiklerimiz hiçbiri karşımıza çıkmadı, hayatta yaşadıklarımız kadar… Yürümeye devam ettim, yürümek zorundayım ama artık her adımım daha anlamlı ve ağır gelmeye başladı. Okulun yanındaki evler komşularımızındı. Hepsine özlemle baktım. En çok gittiğim evler, en sevdiğim arkadaşlarımın evleriydi. Duvarlarda konuşur ama sessiz, sözsüz  ‘‘Artık çok geç bebeğim!’’ yazısı, başımda balyoz etkisi yapmıştı. Kireçle sıvanmış duvara, kırmızı renkli boyayla ‘’Artık çok geç bebeğim!’’ yazılmıştı. Her şey için değilse bile çok şey için geçti evet. İnim inim inledi ruhum. Puslu gözlerle yavaş yavaş yoluma ilerliyordum. Ezberlediğim yollar yabancılaşıyor gittikçe.

İtip kakışmamız çok olsada yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmeyen Zehragil’in evinin önüne geldim. “Bu ev satılıktır’’ yazıyordu, demir kapıyla duvar arasında. Uzun yıllardır ayrıydık aslında. Hepimiz bi vesileyle terketmiştik yerimizi yurdumuzu. Ama yaşadıklarımız, çocukluğumuz, hayallerimiz, hatalarımız, masumiyetimiz hepsi hep orada kalacaktı sanki, kalmalıydı… Üstünden geçerken korktuğum ve iğrendiğim pis su kanalı bile yoktu artık ve artık iğrendiğim şeyler değişmişti. Sokakları belediyeler temizliyor, insanlar bunu en iyi ve düzenli yapanı destekliyor. Herkesin birbirine devrettiği şey bi tek sorumluluk oldu. Bahçesinde İstiklal Marşı okunurken istemeden kıpırdadığım için enseme yediğim tokatlar yüzünden soğuduğum okul da,  koşup oynadığım sokaklar da, mesken tuttuğum evler de, kalbime ilk dokunuşu yapan duygu da; hepsi de ‘‘Yandı bitti kül oldu…’’

Şunlar da hoşunuza gidebilir

Muamma Üzerine Bir Deneme

CULFA

TARUMAR

Benim Çocuk Dünyam

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.