KARART/MA

Yoksulluğun, yoksunluğun ve bundan duyulan huzursuzluğun güya en dibine vurduğumu zannettiğim bir akşamüstü, ince ince çiseleyen yaz yağmurunun altında; yırtık tişörtü, yamalı pantolonuyla belki haftalarca yıkanmadığı belli; bitkin haliyle, zayıflıktan öne doğru fırlamış elmacık kemiklerinin iki kara parçasını sıkıştırması gibi ortaya çıkardığı siyah, iri gözleriyle, uzun ve kıvrak parmaklarının arasına tutuşturulan gelişigüzel paketlenmiş mendilleriyle “Be hey, ben varken sen de kimsin ki yüzün kızarmadan geçmişsin karşıma da bana acıdan dem vuruyorsun!” dercesine bakışlarını üstüme diken, daha konuşmadan tüylerimi diken diken eden bir sokak çocuğunun dünyasına girmenin külfetini, bu kez onun suskunluğundan dinledim iyi mi? Peki neler mi söyledi? Anlatıyorum o halde siz de dinleyin beni.

“Önüne bakmadan önümden geçenlerin keskin ve kıvrak zekalarının izleri, tok ve gaddar bir gürültünün ardından kopan hengameyi anımsatıyor bana sürekli. Yabancısı olduğum bir kentin yabani hayvanları tarafından esir alınmış gibiyim. Şaşaalı maskelerin ardına saklanan suretleri teşhis ile tespit etmekten usandım. Yoruldum bâtın ile zahirin arasındaki uçuruma köprüler kurmaya çalışmaktan ve hep arada kalan olmaktan. Bezdim, tükendim mayına basan ayakların başucunda onların kurtulmasını beklerken yoluma döşenen dinamitlere basmaktan. Sıkıldım hep aynı efsanenin saf, iyi yürekli, cesur kahramanı rolünde görünüp Kül Kedisi misali geceleri saat on ikiyi vurduğunda bin yerinden kırık kabuğumda uykuya dalmaktan.

Mesela annem diyorum,hani vardır ya herkesin dünyaya geliş vesilesi. Evimizin direği dediği babam yıkılınca o enkazın altından kalkmanın yolu başkasının nikâhına girmektir sanmasaydı. Dimdik dursaydı zorluklar karşısında güçlü olsaydı. Hayat yerden yere vurmakla imtihan ederken küçücük kalbimizi,hırpalarken sıska bedenlerimizi, o inadına dayansaydı; tanımadığı, yangından mal kaçıran at hırsızı suratlı adam yerine bize yani iki dünya güzeli evladına yaslansaydı var gücüyle. Birlikte olsaydık da ne olacaksa öyle olsaydı.

Yahut sırma saçlı boncuk gözlü güzel kardeşim kız olmanın çekiciliğinin ve albenisinin ardında gizlenen zorluğu daha küçücükken cinsiyet ne demektir bilmezken bir haysiyet yoksununun yüzünden tatmasaydı. Karışmasaydı onun da gözyaşları bir sonbahar yağmurunun altında debelenen sarımtırak yapraklara. Minicik elleriyle sarıldığı yaşam halatı boynuna dolanmasaydı. Gürül gürül boşanırken içimizdeki kin, öfke, nefret; acizliğin demir parmaklıkları bileklerimizi kavramasaydı. Bilenler susmasaydı, görenler konuşsaydı, duyanlar anlasaydı… Ah insanlar, insanlıktan bu kadar kolay çıkmasa vicdan denen değer bu kadar ucuza harcanmasaydı.

Yaşıtlarıyla okul sıralarında oturması gereken ben ve benim gibiler kaldırım taşlarını isteyerek mi tercih ettik sanıyorsunuz? Hobi olsun diye mi kışın ayazında dişlerimiz birbirine vura vura titriyoruz? Yazın kavurucu sıcağında itilip kakılmak, küfre, hakarete hatta çoğu zaman şiddete maruz kalmak pahasına niçin yanıyoruz sanıyorsunuz. Gözümüz kara değil belki ama yaşamak adına hayatta kalmanın şartıdır diyerek karartılıyoruz. Böylece dış güçler eliyle itilip, eylemleri kendi özgür irademizle gerçekleştirmiş pozu verilerek hem gözlerimizi hem kalplerimizi karartmış oluyoruz.

Toplum dediğiniz o çok saygıdeğer olgunuz ve de düşman fikirlerle muhkemleştirilmiş cehalet ordunuz, düşünmeden cayır cayır yanan alevlerin ortasına atıp kaçması yetmezmiş gibi içinde bulunduğumuz ıztırar halini hesaba katmaksızın sorguya çekiyor bizi sürekli. Karar çıkıyor sonra hakkımızda asılsız ve tanımsız bir celple orta yerinden kesilerek sekteye uğratılıyor, bir türlü başlamayı beceremediğimiz hayatımız. Öyle ya daha çocukken çocukluğun mahremiyetinden ömürlük hüküm giyiyoruz. Günler geçiyor, mevsimler değişiyor, boy boy yeni kuşaklar yetişirken bizler dalımıza vurulan baltanın acısını ve yarasını adaletin karşısında bükülen boynumuzda gereksiz bir iştahlataşımaya devam ediyoruz.

Karınca misali gövdemden büyük yükler biniyor, yaşama telaşı içerisinde dik durmaya çalışan omuzlarıma. Zihnim hep aynı tabloyu resmetmeye çalışan fakat renkleri bir türlü sıraya koyamayan, bu yüzden de istediği tonu yakalayamayan bedbin bir ressam gibi kendini tekrarlayarak işliyor geceleri. Bazen yoldan gelip geçen çocukların berrak bakışlarına takılıyor aklım, kadınların şuh gülüşlerine, erkeklerin keskin bıyıklarının altından süzülen yumuşak çehrelerine. Öyle envai suretler görüyor, öyle değişik tabiatlı ve de kendisiyle daima ihtilaflı manzaralara tanıklık ediyorum ki alışmaktan korkuyorum garipsediğim bu düzenin mutlak düzensizliğine.

Bir keresinde hiç unutmam bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu, kuaförden yeni çıktığı belli fakat aslında kuaföre ihtiyaç duymadığı da ortada güzelliğiyle bir genç kız yaklaştı yanıma. Önce narin ayaklarının ısrarına aldırmadan geçip gitmek istedi. Sonra nedendir bilmem durdu, sefalet akan, bakılmaya değmez suratım karşısında hiç görmediğim ama var olduğunu duyduğum, o cennetten kaçmış gülümsemesiyle karanlıkta kalan ruhuma ışıklar serpti. Güzelliğin göreceliğinden ve derecesinden haberdar olduğum o günü insanlık adına ümide kapıldığım sabahın bayramı sandım. Belki de ömrümde ilk kez kalbimdeki kötülük çiçeklerini kurutmak için yaktığım ateşin külleri arasında yundum, yıkandım, ıslandım.

Tahtına veda etmeye yakın her sultanın var gücüyle son hamlesine, ölümü pahasına da olsa neden, niçin inatla sarıldığını onu gözden kaybedince anladım. Dudağımın kenarında kalan yırtık ve solgun tebessümümü toplayıp başımı bir daha yerden kaldırmamak, yarım aklımla yeni bir güneşin karşısında tutulmamak adına bakışlarımı toprağa mıhladım. Bir daha Battal Gazi bile gelse söküp alamazdı bu gülün, en usta dikenleri gölgede bırakacak hüviyette keskince ve şaşılacak derecede titizlikle kalbime işlenen kirpiklerini.

Zaten kendimi bildim bileli adım yaşıma, kıyafetlerim üstüme hep büyük gelirdi. Oturtamazdım mahalledeki çocukların kahkahalarını açılmayı unutmuş ağzıma. Yemek yerken bile olsa dudaklarımı oynatmak acı verirdi. Susmak sanki kimliğim olmuş,özenle her zerreme yerleştirilmişti. Dalıp gittiğim uzak sahillerin rıhtım boylarında yüzerdi fikirlerim. Yine de açığa vurmaktan, dile getirmekten imtina eder; sulara akseden gölgemi seyretmekten çekinirdim. Zannederdim ki mevzu bahis hayatım dahi olsa konuşmak yasak, hele karşı koymak, onunla başa çıkmak; düşüncesi bile aklıma yerleştirilmiş pimi çekilmiş bir tuzak.

Yaşanan tüm hengâmeler, çığlıklar, korku filmlerini aratmayan gaddarlıklar benden yuvamı, adımı ve en sonunda çocukluğumu aldılar. Şimdi birileri mutluluğu bize anlat desesiyahtan başka ton, gözyaşından başka mürekkep tanımam, kullanamam. Kullar sevaplarının ardına saklanıp günahlarını inkâra uğraşırken ben neyin sevap neyin günah olduğunu bile hatırlamam. Gülmekten mahrum kaldığım gibi ağlamak, içimi dökmek eyleminden de mahrum ve uzağım. Görüyorsunuz ya şurada size kendimi anlatacak kadar yakın fakat anlattığımı kendim bile anlayamayacak kadar benliğine yasaklanmış bir yabancıyım. Kemik yaşım yedi olsa da acı yaşım yetmiş yedi. Yedi bitirdi de felek beni ona yine yetmedi. Bir daha konuşmamacasına son kez susuyorum şimdi. Sahi siz beni anlıyorsunuz değil mi?”

Şunlar da hoşunuza gidebilir

YAŞAR

KLASİK YONTMA

Tarifsiz Adımlar

HÜZÜN İSTASYONU

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.