Mendilime Bulaşanlara Delilik Diyorlar

Kapalı göz kapaklarının arasında belli belirsiz gördüğü rüyayı anımsamaya çalışıyordu Sevim. Kimisi tanıdık kimisi yabancı bi kalabalık…

“Önceki günün aynısı hemen hemen” diye düşündü. “Bi önceki ve diğer günlerin de…” Rüyasının içine yavaş yavaş bir müziğin ritmleri aktı aktı, yayıldı, kapladı tüm zihnini.

Sesin kaynağının neresi olacağı yönündeki ihtimaller bu kez müziğin tınısının önüne geçti. “Üst kat, yan komşu, telefon, telefon?!..”

Gözlerini açmasıyla saatin kaç olduğunu düşünerek hızlıca yastığının altındaki telefonuna bakması bir oldu. Öğlen olmuş. Yatakla arasındaki müthiş çekime rağmen dağınık saçlarını toplayıp güne başlamalıydı. Olsa olsa günün ucundan tutmaya çalışmak olacaktı bu gerçi. Sevim her gün benzer işlerle meşguldü. Her gün aynı eşyaların ona anımsattığı hatıralarla yaşıyor gibiydi.

Eşyalar ona bazen dostça yaklaşıyor bazen de düşmanca. Eşyaların suçu pek yoktu belki de; vaktiyle birilerince onların üstlerine verilen roller her şeyin sebebi oluyordu.

Bazen bazı eşyaların rolü vardı bile sayılmaz. Sadece bir nazarın değdiği kurumuş çiçek, sadece bir nazarın değdiği kurumuş bir çiçektir.O kişinin gözleri artık dünya üzerindeki hiçbir eşyayı, hiçbir çiçeği göremiyorsa yani ki kapanmışsa bu dünyaya o gözler…

O kişi gülümseyerek baktı diye o kurumuş çiçek dünyanın en güzel çiçeği olarak anımsanabiliyor işte. O gözlerin sahibelerini seven diğer gözlerce evvel zamanlar vardır artık sadece, âhirler yoktur. Geçmiş zamanlarda yaşamak vardır.

Sevim âhirini kaybetmişti, bu eşyalar etrafını sarıp sarmalamışken geçmişin labirentinde kalakalmış gibiydi. O ne kadar farkındaydı bu labirentin içinde olduğunun?

Bu geçmiş labirentinin çıkışına yakın gibi görünen, kolay bi köşesine geldiğinde kendince geleceğin kapısına adım attığını zannediyordu çoğu kez. Sonra tekrar çetrefilli bir yol, etrafta eşyadan sütunlar, anılardan duvarlar… Ümide tutunmak kolay değildi onun için.

Pencere önündeki çiçeğine su vermek ümitti onun için, kapının önündeki kediyle dertleşmek ümit, yaşlılara saygılı ve merhametli olmak, çocuklara şefkatli olmak ümitti. Bu tarz hareketlerle geleceğe adım attığına inandırmıştı kendini, çetrefillerin arasında yakalanan güzel ve parlak ışıklar…

“Sevgi” diye düşündü, “dünyanın ümidi bu; sevmek.”

Yalnızlığında tek dostu hayalleriyken bir de bilge yarattı hayallerinde Sevim kendisine. Hayatın olgunlaştırdığı, sohbetine doyum olmayan, bilgelik sırlarının sonu gelmeyen bir bilge. Hem geleneksel hem modern bir akıl hocasıydı bu. Espriler yapıp Sevim’i güldürüp şaşırtan, melankolik gecelerinde de onu utandırmayan bilgesi en güvenilir dostu olmuştu. Popüler değildi, kendini beğenmiş sözler etmiyordu, onun biricik hazinesi gibi, öyle değerli. Onu örnek alamazdı da, boyu o kadarına hiçbir zaman yetmezdi. Uzun uzun içini döküyordu, okuduğu kitaplardan konuşuyorlardı, ondan öğreneceği daha çok şey olacaktı, olmalıydı.
Bir keresinde şöyle seslenmişti ona:

“Sevgili bilge, sevmekteyim, saymaktayım sizi. Böyle her şeyin hızla tükendiği, değersizleştiği bir vakitte sizi tanımış olduğum için öyle mutluyum ki. Bu sevgiyi herkesle paylaşarak kirletmeme kararı alarak kapatıyorum gözlerimi bu gece, uykuya dalarken düşünüyorum sizi ve kalbimde, zihnimde hissediyor, yaşatıyorum bu sevgiyi. Huzurlu uyuyun saygıya değer bilge, huzurla…”

Akşam saatlerinde rollerini daha gerçekçi oynayan, onu en acı hatıraların peşine sürükleyen bu eşyaların arasından sıyrılmak için bilgisayarını açtı Sevim. Sosyal medya hesaplarından birine giriş yapıp içini dökmek istedi. Zihninde hangi eşyanın hangi anıyla çarpıştığını anlatmak istedi. 140 karakter yazdı, Rilke’nin bir şiirini de alıntı yaptı. Bir beğeni geldi, iki beğeni, üç… Durdu Sevim. Beğeniler geldikçe bir anda gözyaşları boşalmaya başladı. Bu kez hızlı hızlı daha uzun yazıyordu. Ağlaması hafiflerken arada bir güler gibi bir hâli vardı.

Kalktı bilgisayarının başından, ne yapacağını tam kestiremeyerek hava almak için kapıya yöneldi, mahallenin siyah kedisiyle randevulaşmışlar gibi karşılıklı oturdular. Önceden kedilere yaklaşamayan Sevim kendisini alıştırmaya çalışıyormuş gibiydi, kedinin karanlıkta parlayan yeşil gözlerine korkmadan bakmaya başladı. Az evvel bilgisayarında şunları yazmıştı:

“ ‘Ben ölüyordum ey bilge, onlar ölüşüme beğen butonu ile eşlik ediyorlardı!’

Sosyal Medya işte bu cümle ile özetlenebilecek bir mecradır.

Aşk acısı çekersin, beğenme sayısı binleri aşar, çektiğin acı imajlardan ibarettir artık. Gönlünde yaşadığın o duygu yerini tamamen kim olduklarını dahi bilmediğin insanların beğenisine, zevkine, hayaline kalmıştır. Sen hariç herkesin söz sahibi olduğu bir âlemdesin.

Çektiğin acıyı kelimelerle ifade ederken kendinden başka herkesin ilgisini göz önünde bulundurmalısın. O ve onların ‘nasıl göreceği’ diye bir pencere vardır ve artık zihnin sana bu çerçeveden başka bir görüş, duyuş âlemi sunmayacaktır.

Kalbini yokladığında hislerin üzerine bir sis çökmüştür, bunu göreceksin. Bu sis, imajlar diyarından gelmiştir. Bu sis, hız diyarından gelmiştir. Sevinçlerin hızlı, kırgınlıkların hızlı, öfke en hızlı ve belki hakaret, kalp kırmalar da çok hızlıdır.

Arkadaşın, yakının ya da tanımadığın bir insan birebir seninle yüz yüze değildir burada.

Burada insanları temsil eden profiller, hesaplar, ufak bir fotoğraf ve bir isim vardır. Kalp kırmak, yaralamak, iftira atmak çok kolaydır çünkü.

Birkaç karakter ile biyografini yazman istenir, yazarsın.

Neyinin, hangisinin, nasıl görünmesini istiyorsan, onu yazarsın.

İnsanları, görmene imkân sundukları kadarı ile görür ve o kadar tanırsın. Görülmesini istediği kadarıyla gördün, mutlu anlarını göstermek istedi, şahit oldun.

Sosyal Medyanın en büyük silahı ‘beğen’ butonudur.

Düşünsene, beğenildin. Bildirimler geliyor; bir kişi, on kişi, yüzlercesi ve artık binlercesi…

Kendisi sosyal, insanı asosyal mecra insanları yalnızlaştırırken, burada tatmin ediyor.

Biz insanların en büyük erdemi sanıyorum başka insanlar için de yaşamaktı, olmalıydı en azından. İnsanlar yardımlaşarak, dünyanın dört bir yanındaki insanlara da el uzatarak yaşamalıydı.

Bu mecrada, ‘hep bana, hep bana’ penceresine yönelttik bakışlarımızı. Binlerce beğenildin bildirimleriyle benliklerimizi Kaf Dağı’na çıkardık.

Bu pencereden baktığımızda tek gördüğümüz manzara kendimiziz, tek mefkûremiz kendimiz.

Çerçevenin sınırlarını ‘diğerleri’ belirliyor, diğerlerine göre bir görünüş hazırlayıp, yine diğerlerine sunuyoruz.

Gelen beğenilme bildirimleri ise sislerle kaplı mutluluk duygumuzu dalgalandırıyor sadece.

Bu âlemde yürürken, vakit geçtikçe kendimizden başka herkesin acısına da mutluluğuna da bir maske ile eşlik ediyoruz.

‘Üzüldüm!’ Bir dakika sonrası yok. Kalbini yokla; sislerin altına ulaşabildin mi? Pek değil, devam et yürümeye.

‘Çok sevindim, hayırlı olsun!’ Bir dakika geçti, yokla hislerini, elin değdi mi sahici mutluluğa? Pek değil, değil mi?

Sahici olmayan bu yerde sahici olmasını istediğim bir ‘Geçmiş olsun!’ bırakıyorum hepimize, yoksa ‘Merhumu nasıl bilirdik’ diye mi sormalı? Acıyan benim, kurban yine benim, ziyaretçi benim, merhum yine ben. Ben deliriyorum ey bilge! Biz deliriyoruz!”

 

Şunlar da hoşunuza gidebilir

YAŞAR

KLASİK YONTMA

Tarifsiz Adımlar

HÜZÜN İSTASYONU

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.