RÜYADA ŞAVKIYAN SULAR KADAR

Eğer bu derd ile hasta düşersem
Safâlık vermesin, tîmâr gerekmez

Yunus Emre

 

Otobüs, ihtiyaç molası için benzinlikte durdu. İğreti tuvalette yüzümü yıkarken puslu aynaya baktım. Gündüz uykuya, gece çaresizliğe sığınan bir “ben” vardı karşımda. Bir de hayatın rutinini korumaya çalışan yorgun adam. Yoruldum, değdi mi yorgunluğuma? Değsin diye mi yoruldum, kendimi kaybetmek ve seni bulmak için mi yoksa? Sende işgal ettiğim bir yer vardı ama o yer ne kadardı? Bana gerçekten değer verdin mi? Nereye koydun beni, yüzümü, yorgunluğumu… Düştüğünde yeniden kalkabileceğine inanır düşmeyi bilmeyen.

Koltuğuma oturduktan kısa süre sonra otobüs hareket ediyor. Bugün rötar yok. Beklememek yeni bir şey benim için: Eylemsizliğe karşı eylem. Etki, tepki. Yaşadıklarımı düşünüyorum. Aslında her şey nasıl da yalnızlıkla kuşatılmıştı. Bana duvarlar örmüştün, mesafeler ardında güvenli bir köşe başı tutmuştun kendine. O güvenli uzaklıkta, uzaklık sayesinde kazanılmış bir emniyet içinde ayırdın varlığımı. İşte burası koskoca bir sitem, sitem! O ayrılıkta anladım ki bitmek tükenmek bilmeyen telaşında bana yer yok. Güneş gören görmeyen tüm kuytularım sızlıyordu ve sen yaşayıp gidiyordun.Yaşayıp gitmek… Bir şekilde tutunmak kaderin sapasağlam ipine. Ben kıvrım kıvrım kıvranıyordum ve sen mesela düğüne gidip eğlenecek kadar rahattın yaşamında.

Aklına gelir mi arada sırada bilmiyorum ama tüm karmaşa beni gördüğün ilk gün başlamıştı. Kendimin bile farkında değilken önce sen görmüştün beni. Varlığıma bir tutam anlam serpmiştin. Beni görüp de fark edince bilmiştim ki “ben” diye biri vardı dünyada. Benliğimin keşfi sonrasında ıssızlığın kundağına sarmıştın ruhumu kimselere sezdirmeden. Hücre hücre varlığımı kurarken ve vücudumun tüm atomlarına bir bir işlerken kendini, kimsesizlik sepetine koyup sahipsizlik ırmağına salmıştın. Sular günlerce aktıktan sonra ırmak beni sessizlik sarayına getirmişti. Orada, insanlıktan ve insanlardan uzakta bir kimsesizlikte büyütmüştüm bebekliğimi. Büyürken sana döneceğimi, bana çizdiğin sınırlardan çıkamayacağımı, bakışlarının belirlediği ufkun ötesine adım atamayacağımı öğrenmiştim ilkin. Sonra yerimi, gölgene bile sahip olamayacağımı. Senden geriye değil iki satır yazı, bir ayak izi bile kalmayacaktı.

Rasim Soğan Turizmin yepyeni otobüsü Mersin’den Karaman’a çıkarken derin vadilere bakıp sürekli seni düşündüm. Düşüncelerim daldan dala konuyordu. Bir otobüs firması için çekici olmayan bir isim kabul. Ama Rasim Amca’nın hikâyesini bilsen anlarsın. Rasim Amca, Mersin’in bir dağ köyünden. Gençliğinde bir kıza sevdalanıyor. Gelgelelim evlenmek için elde avuçta yok. Kızın ailesi bu garibin âhını almak istemiyor ama kızı da vermemeye kararlı. Oyalamak için önce askerliğini yap diyorlar. Askerlik dönüşü de düzenli bir iş bul kendine. Rasim Amca şartları yerine getiriyor ama ne yapıp ettiyse yaranamıyor bir türlü kızın ailesine. Hoş, içten içe biliyor bu işin sonunun hayra çıkmayacağını ama vazgeçmeyi de göze alamıyor. Bir umut bir umutsuzluk derken günler geçiyor, kız da tutuluyor bu azimli delikanlıya. Ailesi toprağa veririz de o çulsuza kız vermeyiz diye resti çekince bir gece kaçıyor Rasim’e. Kızın ailesinin güçlü ilişkilerinden korktukları için şehir şehir dolaşmaya başlıyor genç âşıklar. Memlekette gitmedikleri vilayet, saklanmadıkları ucuz otel kalmıyor. Adını soranlara aradan geçen onca yıla rağmen cevap vermez Rasim Amca. Edepte en büyük pay sevdanınmış, öyle der.

Karanlık yoğunlaşıyor. Biz hâlâ dağları tırmanmaktayız. Artık vadiler görünmez oluyor. Birer karartı, ürkütücü siluetler ormanı. Başımı otobüsün camına dayayıp seni düşünüyorum. Şiirler uçuşuyor zihnimde, şairlerin hayaletleri ile konuşuyorum. Her şey kendi bütünlüğü içinde kıvranıp duruyor. Benimse aklımda tek bir hakikat, ruhumda tek bir ıstırap, ömrümde tek bir sükût var. Öyle ki sözlükte “beklemek” maddesinin karşısına adını yazsam yeri. Otobüs yolun bozuk yerlerinden geçerken alnım art arda cama çarpıyor, damarlarım parçalanmışçasına şiddetli ağrılar hissediyorumbaşımda.

Rasim Amca sevdiği kızla oradan oraya kaçıp dururken kaderin cilvesiyle ıssız bir otogarda kıstırılıyorlar. Ceplerindeki para bitmiş, kalkan son otobüse bilet bulamamışlar. Ne yapacaklarını kara kara düşündükleri esnada kızın amca çocuklarından ikisi kıskıvrak yakalıyor gençleri. Rasim’i bir güzel dövüyorlar. Yapmayın etmeyin diye ayaklarına kapanan kızcağızı da sürükleye sürükleye bir otomobile bindirip hızla kaçırıyorlar. Rasim, o günden sonra sevdiğini çok arıyor ama hiçbir iz bulamıyor ondan. Kara kara düşünüyor, derdi onu yiyip bitiriyor. Divanelik ve avarelikle geçen aylardan sonra akrabalarından birinin vesilesiyle yurt dışına çıkma fırsatı buluyor.Bakıyor ki memlekette umut da yok ekmek de. Ver elini Almanya deyip atlıyor gurbet kazanına.Arabesk bir hikâye değil mi? Benzerini çok duydun, çok gördün! Ama olsun, kolay değil bu hikâyeyi yaşamak, doğrusu yaşamak zorunda kalmak.

Çok çalışıyor Rasim, güzel de para kazanıyor orada. Hatta evleniyor, üç çocuğu oluyor. Asıl zorluk burada işte. Herkes onun para hırsıyla çalıştığını düşünüyor ama o, düşünmemek için çalışıyor. Her gün öylesine yoruyor ki bedenini, tasasını düşünmeye vakti kalmıyor. Çalışıyor, mümkün olduğunca düşünmüyor ama o günü de hiç unutmuyor.Parasızlık yüzünden binemediği otobüsü, otobüse binemediği için elinden alınan sevgilisini… Memlekete dönünce bir otobüs firması açmaya karar veriyor. Yepyeni beş otobüs alıp Rasim Soğan Turizmi kuruyor. Bu isimde otobüs firması olmaz, seninle dalga geçilir, ele güne rezil olursun diyenlere inat kurduğu firma hızla büyüyor. Şimdi memleketin dört bir yanına giden onlarca otobüsün sahibidir Rasim Amca. Onlarca şehrin içinde sadece bir şehre uğramaz bu otobüsler: Sevgilisinin elinden alındığı o şehre!

    “Farkına varmaksızın alıştık yaşamaya”*

İnsan bazı gerçekleri en iyi yolda, yol halindeyken idrak ediyor. İçinde dolanıp durduğumuz yol içimizde derinleşip duran kuyunun tabanına doğru uzanan bir merdiven olur sanki. Bu merdiven tek yönlüdür ve bellidir hedefi. Yollarda düşünceler çizdiğin hattın dışına çıkmaz, çıkamaz. Düşünüyor ve biliyorum.Sen tek bir fotoğraf karesine sığmayacak eski ve tılsımlı bir rüyanın nefes alan imgesisin. Ama bilmedin, bilmiyorsun, bilmeyeceksin.Göremesem bile biliyorum gözlerinde neler olduğunu.

Karanlıktan aydınlığa çıkan bir sabah kadar saf ve temizsin.
Bir adın özlem, bir adın umut ve illaki çiçekler yüzünün kıyısında.
Saçlarında seni sevdikçe çoğalan gün ışığı.
Aydınlık sabahlar ve sen: Parmak uçlarıma kadar nüfuz eden uzun bir şiir.
Sessizliğin sesi: Klişe!
Sensizliğin sesi: Gerçek!..
Zamanın ırmağında yıkadığım bir avuç taşı göğsümde saklıyorum sana vermek için.
Birinci taş gözlerindir, katliam benim için.
İkinci taş sesindir, sarhoşluğuma sebep.
Üçüncü taş saçlarındır, dokunmak yasak.
Dördüncü taş kalbindeki “ben”dir, sırdır aramızdaki.
Beşinci taş uzaklığındır, kara bir bıçak gibi uzanır aramızda. Paslı demiri kanatır avuçlarımı.

Sen bu beş taşı al, kerem et bana, bir tebessümünü bağışla. Gözlerinin içi gülsün yeter, gözlerinin içi, gözlerinin içi, gözlerinin…

Yol uzuyor sevgilim. Rasim Amca’nın hikâyesini otobüslerinde muavinlik yaparken şoförlerinden dinledim. Hoş, o otobüslere binip de bu hikâyeyi duymayan yoktur ya neyse. Rasim Amca, çalışanlarını sıkı sıkı tembihlerdi: Parası olmadığına kanaat getirdiğiniz hiçbir Allah’ın kulunu yolda, darda, yabanda koymayacaksınız. Yol, dar, yaban… Üç kollu mengene. Ta o günden, sevgilisinin hatırası peşinden otobüsler koşturan bu ihtiyara hayran olmuştum. Otobüsleri o şehir senin bu şehir benim diye hasret çekenleri kavuştururken, Rasim Amca uzaklara bakarak çayını yudumlar, kimsenin anlamadığı dillerde sözler mırıldanırdı.

Yol boyunca kalın kalın çiziyorum bazı mısraların altını:

      “Bana geliyorsun”**

Dağlardan söz ettim sana. Bahar dallarından, denizlerden ve yosun kokusundan. Gözlerin ışıdı. İki göz değil iki göktaşı parladı aramızda. Geceyi aydınlatan nurlu bir mesaj olarak buğular içinde süzüldü bakışların. Doğu ufkundan gün batımına ilerleyen o nur halesi sonunda geldi ve kapımda durdu. Sen bile bilmiyordun. Sen bile bilmiyordun, nasıl parlıyordu gözlerinin içi.

Sarhoştum hatırlamıyorum.Seni seviyorum ve bilincindeyim tüm o geçmiş yaşantının.Adını “Kırlangıç” koydukları dört kanatlı, çekik gözlü bir melekle karşılaşmıştım şimdikinden uzun ve uzak bir yolculukta. Bana kahve ikram etmiş, ben de ona şiirler okumuştum. Türkmenistan’dan gelmişti ve kendi deyişiyle “Kalbistan”ı arıyordu. Kanatların olmasa da uçabilir miydin, diye sormuştum ona. Kalbim çarptığı müddetçe uçmanın ne hükmü var ki, diye cevaplamıştı beni. Ama aramak zormuş ve aramak zorunda olmak yaşamaktan da zor. Kalbi çarptığı müddetçe kuşlardan da özgürmüş. Öyle demişti Kırlangıç uçmadan hemen önce.

Ciddiyetimi seninle gittiğimiz o son lokantada bıraktım. Sen çok ağladın sonra, ben çok sigara içtim. Günde en az iki paketle paylaştım efkârımı. Aylar boyunca ve hâlâ…

     “Hayatımın üzerinde imkânsız kuşlar uçuyor” ***

Hayatımın üzerinde imzasız kuşlar uçuyor ve sahipsiz bakışlar dolaşıyor.Öğretmenler Günü’nde bana bir hediye almıştın hani. Ben o zaman henüz öğretmenlik yapmıyor, bir ofiste çalışıyordum. Hediye paketini masama bırakıp kaçarcasına kendini ofisin dışına attığın o günü unuttum sanma. O günü, sesindeki hassasiyeti, ellerindeki titremeyi, kalbinin birkaç metre uzaktan duyulan gümbürtüsünü… Kumru mu desem güvercin mi ürkekliğine? Yoksa dümdüz adınla seslensem sana, asarlar mı beni?

Hediye bahaneydi. Yüz yüze konuşmaktan daima kaçtığımız o “sır”rı konuşmak zor ve gerekliydi. Sırrımızdı. Zorluğundan mı korktuk, gereklerinden mi kaçtık bilmiyorum ama konuşmadık. Konuşmaya çok geç kaldık. Oysa konuşmak için ne çok zaman, ne çok imkân vardı.

Asfalt kıvrım kıvrım altımızdan akarken “Usta, bu yollar biter mi?” diyor muavin belki yüzüncü kez.“Ömür biter yol bitmez oğlum!” diye iç geçiriyor şoför ve tekrarlıyor: “Ömür biter yol bitmez!”Şimdi bir kez daha soruyorum sana: Gittiğin o düğün nasıldı? Bir de düpedüz söylesem adını, beni asarlar mı?

 

 

DİZELER:

*Mustafa Şerif Onaran

**Nihat Behram

***Didem Madak

Şunlar da hoşunuza gidebilir

BOŞLUĞUN SESİ

Işık ve Zaman

Sindir-Ella

YAŞAMIN KIYISI

2 thoughts on “RÜYADA ŞAVKIYAN SULAR KADAR”

  1. Teşekkür ederim, bir metnin okurun kalbine dokunması kadar güzel bir şey yok. Hele o okur kalem erbabı ise.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.