SENİN

Gün bitmeden gelen geceye inat, bir türlü vakit ilerlemiyor. Ah! Bir inse şu panjurlar, kapansa ışıklar, sesleri sussa tüm dünyalıkların… Karanlık çökse odaya, içimdeki karanlığa yoldaş olsa… Ve ben ona kavuşsam.  Tüm gün kaç kez çocuk şarkıları söylendi, evin duvarlarında kaç kez çarpıp kaçtı bağrışmalar. Nihayet akşam yemeği yenildi, panjurlar da indi.

‘‘Haydi bakalım! Yatma saati…’’ dendiğine göre, yaklaştı kavuşma vakti. Heyecanımdan içim içime sığmıyor. Birazdan ışıklar sönecek ve ben hüznüne meftun olduğum tek bir gamzenin sahibesi ile kavuşacağım. Bir perdenin ardından görüp vurulduğum dilber ile buluşacağım. Bilmediğim birçok özelliğine rağmen onun hakkında o kadar çok şey biliyorum ki… Mesela bu zamana kadar bir gece lambasından yansıyan ışıkla yüzünün hep tek bir yanını gördüm. Diğer yarısından mahrumum. Ağlarken gözünden akan yaşların başka yer kalmamış gibi tutup da o minicik gamzesine doluşmasına şahit oldum. Peki, kahve içerken fincanı tutan elinin istemsizce serçe parmağını kaldırmasına ne demeli?

Çocuklar yatıp el ayak çekildiğinde, benim de ona olan vuslatım yaklaşıyor. Nihayet oda karanlığa kavuştu. Ağır adımlarla gelip, açıverdi loş ışıklı abajuru. Usulca oturdu ışığın yamacına, sakince çıkarıyor en sevdiği İnci küpelerini… Bahse girerim masanın üzerine koyacağına. Ama o da ne! Ters giden bir şeyler sanki. Küpelerini hırkanın cebine koymak da ne oluyor şimdi? Ne olurdu azıcık gülsen de doyuversem gül yüzüne.  Ah! Yok mu o tek bir gamze…

Her halinden belli ki dinlenmeye geçti. En sevdiği sade Türk kahvesini de kocası getirdi. Hep yaptığı gibi masanın üstüne fincanını koyacak ve: ‘‘Şöyle azıcık dursun da, biraz sıcağı uçsun. Teşekkür ederim’’ diyecek. Eline yine uğraşacağı bir şeyler aldı. Ya hu kadın hiçbir şey yapmadan duramaz mısın? Hâlbuki bugün kitap da okumadın ya da ben bir perdenin ardından buna şahit olamadım. Yoksa canın mı sıkkın? Kitap bile içindeki kederi gideremedi mi?

Bu arada, uzanıp fincanı eline aldı. Diğer eliyle de biraz şakaklarını ovaladı. Belli ki başı ağrıyor, zira durum onu gösteriyor. Ama yok, bir eliyle fincanı tutarken diğer eliyle de yüzünün öteki tarafından akan gözyaşlarını siliyor. Bu iç çekişler, bu ağlamalar… Keşke dilini konuşabilseydim de ağlama diyebilseydim.  Masada duran, en sevdiği kalemini aldı. Hemen kalemin yanında duran, üzerinde yeşil yaprakların ve tropikal iklim kuşu resminin olduğu yazı defterini açtı. Işığın geldiği yöne biraz daha dönüp kâğıdı kalemle kavuşturdu. Nasıl da usul usul yazıyor nasıl da nazlı nazlı… Başı eğildiğinde yüzüne dökülen saçlarını iki parmağının arasına alıp arkaya attı. Yanağının birazcık alt tarafında çıkan ama bir türlü yok olmayan o yarayı yeniden kanattı. Bugün canı sıkılmış besbelli yoksa o yarayı kanatmazdı. Bir kerede kahvesini içiverdi. İkincisini de istedi. Yo yo… Bugün kötü geçmiş besbelli. Sessizce bekleyeyim, elbet anlatır, az sabredeyim. Eşi de kahveyi getirdiğine göre şimdi başlar söze.

– Bugün ne oldu biliyor musun?

+ Ne olduğunu bilmiyorum ama seni hayli üzmüş. Anlat bakalım, dinliyorum.

– Çok uzun zamandır okumakta zorlandığım kitabı bugün bitirdim. Üç ya da dört kez başladığım ancak üzüntü ve kederden devamını getiremediğim. Bugün zorladım kendimi ve nihayet sonuna gelebildim. Hüzünle okudum, kederle doldum. Kitap bitti ama bir de bana sor. Ağladığım için kütüphanedeki tüm gözler üzerimdeydi. Bakıp üzülen insanlar, benim için kim bilir ne derdi vardı diyorlar.

Daha sıcağı bile çıkmamış yeni gelen kahvesinden bir yudum alıp duraksadı. Hızla yerinden kalktı, odadan çıktı elinde bir kitapla geri döndü. Yerine yeniden oturup, kitapta işaretlediği yeri açtı. Titreyen sesiyle kocasına okumaya başladı:

– Şöyle diyor Kafka, 15 Haziran 1920’de Milena’ ya yazdığı mektupta:

‘‘Bu arada, bir zamanlar birisinin evinde okuduğun bir şey geldi aklıma sevgilim: Dünya, üzerinden geçen ateşli bir sütundur, beni şimdi sarmalıyor ama sardıklarına değil kendisini görenlere rehberlik eder.

Senin

(Artık adımı da yitiriyorum zaman kısaldıkça kısaldı ve şimdi Senin)”

Tek bir söz eklemeden kahveyi bir kerede içiverdi. Gözlerinden akan yaşlar taştı yine gamzesinden. Elinde tuttuğu “Milena’ ya Mektuplar” kitabını, bitirdiği kahve fincanının yanına bıraktı. Kocası, bu büyülü atmosferi bozmak istemediği için, çıt çıkarmadan sessizce bekledi. Kendisi de gözündeki yaşı silip kocasına döndü ve yeniden konuşmaya başladı:

– Katıksız bir sevgi, su katılmamış bir aşk… Devamını nasıl istersen öyle tamamla.
Öylesine gizli, öylesine iki kişi için ki, tüm şu kâğıt parçalarına kinlenmek işten bile değil.
Ahmed Arif’in, Leyla Erbil karşısında “Ahmedcik” oluverişi aklıma geliyor. Hani şu çok meşhur olan şiirinde acziyetini anlatıyor ya:

“Yankın yasak, aynalara…   İnemem bahçende talan…”

İnsanın, sevda karşısında, böylesine çaresiz kalışı, aşkın keskin kılıcıyla nice başları genç yaşta yaşamdan alıverişini düşünüyorum. Aklın idraki terk edişi ve bedenin ateşe teslim oluşunu anımsıyorum. Ah şu mektuplar yok mu, acı içinde okuyor, bir gize şahit olduğum için de bir o kadar kahroluyorum. Bunca mahrem neden kitap diye basılmış ki diyorum kendi kendime. Neden tüm aşklar faş edilmiş günümüzde.
Ve ben şimdi adresinde yokluğunu kıyamet bilip, tüm o âşıklar için en sevdiğim soneyi bir kez de “Senin” için okuyorum F…:

‘‘Ben de zaman denen zorbanın korkusuyla,
En çok simdi, seviyorum seni diyemez miyim?
şkımdan kuşku duymadığım, en emin olduğumda,
Geleceği unutup, o güne taç giydiremez miyim?
Aşk bir bebek olduğuna göre, hayır, bunu diyemem,
Büyümesini sürdüren şeyi, büyümüş gibi göremem.’’

(Shakespeare// 115. Sone)

Başka da bir şey konuşmadan, elini yavaşça bana uzatıp abajurdan uzanan ipimi bir kere de çekip ışığımı kapattı. Gece bizim için biterken, ona olan tüm bağlılığım, bir ipin ucunda yaşamla ölüm arasındaki bir aşığın hayatta kalabilmeyi umut etmesiyle sonlandı.

 

Şunlar da hoşunuza gidebilir

YAŞAR

KLASİK YONTMA

Tarifsiz Adımlar

HÜZÜN İSTASYONU

6 thoughts on “SENİN”

  1. Çok güzel olmuş dilerim yazılarınızın devamı gelir. 👏🏻😊✌🏻

  2. resmedilmesi çok zevkli bir yazı..🌷düşüncelerinize, hayallerinize sağlık✨

  3. Kana kana su içtim derler yaa…bende bu tabire benzer bir şekilde satırları okudum…kâh gözümde canlandı kâh içte bir sızı uyandırdı….yüreğine sağlık.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.