DÜŞLERİMDEKİ GÖLGE

    Son cümlemi iri harflerle işledim satıra. Defterimi kapadım, perdenin arasından yüzümü aydınlatan güneşi yarı yolda bıraktım. Ruhum değişik bir iklimde seyrediyordu, adını koyamıyordum. Kendimi “kimliksiz” olarak nitelendiren ben, kimliğimle yüz yüze gelecektim. Tarif edilemez bir durumdu. İşin içinden çıkamadığım şu durumda onu yaşamayı tercih ettim. Ne olacaksa, ne bitecekse!

     Apar topar ayakkabılarımı giyerek çıktım yola. Düşünceler zincirleme bir halka halinde üşüşürken, dört numaralı koltukta yerimi almıştım bile. Hem bilinen, hem bilinmeyen vardı bu serüvende. Öyle heyecanlı ve tedirgindim ki, tırnaklarımla mücadelemi durduran muavinin sesi ile irkildim.

“İçecek ne alırsınız?”

“Ne önemi var ki!” diyordu iç sesim. “Ne önemi var ki!”

Bir cevap vermem gerektiğini hissederek ‘‘kahve…” dedim.

Asfalta kilitlenen gözlerim ve dudaklarıma değen kahve sancılı halimi biraz olsun törpülemişti.

Annem kimdi, nasıl biriydi, ne yer, ne içerdi, en sevdiği renk ne idi? Aynı soruları bir kez de kendime sordum. İki bilinmeyenli denklem gibiydik. Kayıtsız ve soğuk…

Yolculuk boyunca diğer insanları gözlemledim. Kimisi yalnız, kimisi çekirdek aile, kimisi ise çoluk çocuk sülale düşmüştü yola. Sorulardan kurtulmaya çalışırken nizamsız bir şekilde üşüşüyorlardı.

    Annem beni neden hiç aramamıştı? Yüz yüze geldiğimizde ilk bu soruyu sormayı planlıyordum. Biliyordum ki planlar hep ters düşerdi. Hiç olmayan şeyler zihin akışını mesken bellerdi. Unutmamalıydım. Bu soruyu, sormalıydım. Zihinsel mücadeleme devam ederken aniden sarsıldım. Sanki etrafımdaki her şey dönüyor, ben ise o karmaşanın içinde çığlık çığlığa bağırıyordum. Gözlerimi araladığımda hiçbir şey hatırlamıyordum. Duyduğum seslerle anlamlandırmaya çalıştım ve olduğum yerde doğruldum. Aman Allah’ım!

    Otobüsümüz kaza yapmıştı ve ortalıktan yükselen kan kokusu, imdat çığlıklarına karışmıştı. Çocukların ağlama sesini duydukça daha da kötü oldum. Otobüsümüz yan yatmıştı. Kim ölü, kim sağ ayrımını yapacak durumda değildik. Güç bela dışarı çıkmayı başardım. Yoldan geçen insanlar durmuş, kimisi yardım etmeye çalışıyor kimisi ise seyrediyordu.

“Ambulans!” diye bağırdığımı hatırlıyorum. Sonrası ise karanlık, zifiri karanlık… Gözlerimi açtığımda belli belirsiz gülümser bir siluetle karşılaştım. Gülümsüyordu. Siyaha dönmüş çürük dişleri seçilebiliyordu. Doğrulmak istedim. Saçlarımı okşayan el yatmamı işaret etti. Neler oluyordu, nerdeydim? Başımın üzerinde bağlı olan dolu serumu görünce “kaza!” diye bağırdım.

“Hemşireeee, hemşireeeee!’’

Ucu bucağı olmayan yeşil bir vadideydim. İri iri papatyalar arasında yalnızdım. “Kimse yok mu!” diye seslendiğim de, aynı ses yine geri dönüyordu birden bire. “Kimse yok mu!” Uzaktan belli belirsiz bir siluetin koştuğunu fark ettim. Sendeliyor gibiydi. Fakat koşmaya devam ediyordu. Yüzü belli belirsizdi. Biraz daha yaklaşmasını bekledim. Başını çenesinin altından çiçekli bir tülbent ile bağlamış olan bu kadın mütemadiyen gülüyordu. Ta ki…

    Terler içinde doğrulduğumda etrafa baktım. Yatağın başında ilmek ilmek akan serum aynı yerde duruyordu. “Nerde, nerde o!” diye bağırdım. Her tarafım boncuk boncuk ter olmuştu. “O kadın, başucumda duran o kadın nerde?” Hemşirenin müdahale etmesiyle tekrar yattım. “Sanırım kâbus gördünüz. Otobüs kazası sonucu buradasınız. Çok şükür ki yolcular arasında ölen yok. Fakat durumu çok ağır olanlar da var. Sizin durumunuz iyi. Bugün de sizi misafir edeceğiz. Yarın taburcu olabilirsiniz.” “Peki, buradaki kadın nerede? Buradaydı, yanımdaydı ve bana gülümsüyordu.” “Burada kimse olmadı. Sizinle ben ilgileniyorum fakat sizi ziyarete gelen bir yakınınızı da görmedim.”

    Rüya görmüş olamazdım. Başucumda bir kadın vardı ve mütemadiyen gülümsüyordu. Şaşkındım ve ne yapacağımı bilmez bir haldeydim. Taburcu olur olmaz yolculuğuma kaldığım yerden devam etme konusunda kararsızdım. Çabalamak ve aramak yersizdi. Kimliksizdim. Bununla baş edebilecek güçteydim. Tüm içsel konuşmalarım sırasında kapı ağzında bir karartı hissettim. Belli belirsizdi fakat orda birinin var olduğu belliydi. Hareket ediyordu.

“Kim var orda?” Ses yoktu. Karartı bir anda kaybolmuştu. Yatağımdan doğrularak odanın dışına çıktım. Kendimi iyi hissediyordum. Koridorda kimsecikler yoktu. Bu bir rüya değildi, yanılıyor olamazdım. Sağlı sollu odaların bulunduğu koridorda gezindim. Kapılar kapalıydı. İçeri tek tek girip kontrol etmek istiyordum. Terliklerimin çıkardığı ses nefesimin hırıltısına karışmış gibiydi. Adımlarımı takip eden diğer bir ses kulaklarımı tırmaladığında önce yutkundum ve ne ile karşılaşacağımı merak ederek hızla arkamı döndüm. Kalbim yerinden fırlayacak gibiydi. O gülümser surat ve bir çift çürümüş diş bana bakıyordu. Yaşlı ve kambur bir kadındı. Gözlerini gözlerimden ayırmadan dikkatlice bakıyordu. Elini uzattı. Kendimi bir adım geri çektim. Kekeleyerek dökülen harflere engel olamadım.

“Ki… Ki… Kimsin sen? Ne is… İstiyorsun?”

Cevap yoktu. Bana doğru yaklaşarak elini yine uzattı. Çekinmekle birlikte itici bir kuvvetin de etkisi altındaydım. Elimi uzattım. Daha da yaklaştı ve elimi tutarak yanağına götürdü. Gözlerini kapayarak elimi yanağına sürtüyor ve gülümsüyordu. Sevmeye ve sevilmeye muhtaç gibiydi. Dakikalarca elimi yanağına sürtmeye devam etti. Engel olamadım. İçimi garip ve anlatılmaz bir duygu kaplamıştı. Kadının her bir yanından muhtaçlık akıyordu. Kadın dahi denilemezdi. Yaratık gibiydi. Bir süre daha bu şekilde devam ettikten sonra elimi aniden çektim.

“Tamam, bu kadar yeter! Adın ne, kimsin, nesin?”

Paniğe kapılan kadın birkaç adım geriledi ve ortadan kayboldu. Yaşadığı paniği iri gözlerinden okumuştum. Lakin ısrarcı gülümsemesi halen çehresindeydi. Aniden annem düştü aklıma. Nasıl biriydi, güzel miydi? Hayallerimdeki annem oldukça güzel bir kadındı. Saçları uzun ve bukle bukleydi. Gözleri ise çekikti. Minik bir burnu vardı. Peri kızlarına taş çıkartırdı. Dizlerine başımı koyduğum zaman yumuşacık elleriyle saçlarımı okşardı. Bu bir düştü elbet lakin insanı düştüğü soğuk ve ürkütücü kuyudan çıkartabilecek kadar gerçek bir düştü. Evet, kararımı vermiştim. Yılmayacaktım ve annemi bulma yolculuğumu tamamlayacaktım. Odama dönüp apar topar hazırlandım. Kaza sırasında otobüste bulunanların birçoğu taburcu olmuştu. Ağır derecede tedavi gören iki kişi vardı. Danışmadaki görevli ile son işlemleri hallettikten sonra soluğu dışarda aldım. Oksijen iyi gelmişti. Ayaz burun deliklerimi sızlatsa da razıydım. Kayseri’ye az kalmıştı. Bir otobüs firması bulup kalan yolumu tamamlamalıydım. Etrafı kolaçan ettikten sonra bulunduğum yerdeki firmaya gittim ve Kayseri bileti aldım. Burnunun ucuna kaydırdığı gözlüklerinin üzerinden konuşan gişe görevlisi önce mırıldandı, sonra da “Kapadokya’ya mutlaka gitmem” konusunda beni uyardı. Görevini yaptığı ve iyi niyetli olduğu açıkça belliydi lakin tavsiye dinleyecek zaman değildi. Otobüsün kalkmasına iki saat vardı. Acıktığımı fark edince bir kafeye oturdum ve yiyecek bir şeyler istedim. Zaman geçmek bilmiyordu. Bir müddet etrafı seyredip oturduktan sonra olduğum yerde uyuya kalmışım. Ne kadar zaman geçmişti, ne olmuştu? Sanki bembeyaz bir tünelin ortasındaydım. Her iki ucu da görünmüyor, sadece çaresizce çırpındığımı hissediyordum. Gözlerimi araladığımda yine hastane odasında idim. Aklımı yitirdiğimi düşündüğüm an, olduğum yerde doğruldum. Odadaki hemşire beni sakinleştirmeye çalıştı fakat başaramadı.

“Neler oluyor burada?” “Sakin olun hanımefendi. Küçük bir baygınlık hepsi bu. Gün sonuna doğru çıkabilirsiniz. Anneniz de birazdan gelir!” “Annem mi?” Evet evet sanırım çıldırıyordum. Bu hadsizce yapılan bir şakaydı ve ben ortalığı yakıp yıkmak istiyordum. “Saçmalıyorsunuz! Ne annesi!” “Birazdan burada olur hanımefendi. Sizi buraya o getirdi. Lütfen bekleyin.”

   Yatağımdan kalkarak odanın içinde turlamaya başladım. Zamanı geri alıp düşünmeye devam ettim. Otobüs bekliyordum, Kayseri’ye gidecektim. Uyuyakaldım. Sonra… Sonrası tam bir muamma… Kapı tokmağı oynar oynamaz arkamı döndüm. Bir karartı vardı fakat içeri girmiyordu. Kendime engel olamadım ve kapıyı açtım. O, o kadın! O insan, ya da her ne ise orada öylece duruyordu ve yine gülümsüyordu. Bu defa aklımı yitirdiğimden emindim. Ayakta zor duruyordum. Nereye tutunacağımı bilemez bir halde iken ellerime dokunan o elin yardımı ile koltuğa oturdum. Bir yandan ellerimi tutuyor bir yandan saçlarımı okşuyordu. Gülümsemesinden nefret ettiğim halde hâlâ tebessüm ediyordu. Ellerimi hızla çektim.

“Bana sakın dokunma!” Bu oyundan artık çok sıkılmıştım. Ne Kayseri’ye gitmek, ne annemi bulmak istemiyordum. Annesizdim ve bunu kabullenecektim. “Odayı derhal terk edin! Şu an buradaki saçma oyunu anlamadım, anlamayacağım!” Gülmeye ve çürük dişlerini göstermeye devam eden kadın tam odadan ayrılıyordu ki, içeriye iki görevli girdi. İri yarı adamlar, küçük kadını kollarından kavradı ve pembe çarşaflı sedyeye yatırdı. Az önceki hemşire de görevlilerin yanında onlara yardım ediyordu. Mütemadiyen gülümsemesine devam eden kadın ise sadece bana bakıyordu. Hemşire bir açıklama yapması gerektiğini düşünerek yanıma yaklaştı. “Sizden özür dileriz hanımefendi. Fakat sizi buraya getirdiğinde anneniz olduğunu söylemişti.” İri yarı adamlardan biri kadını sedyeye sıkı sıkı bağlamıştı. İşini bitirince bize döndü. “Hastaneden kaçmıştı. Bu devamlı yaptığı bir şey. Sanırım sizi kızı sandı. Aslında kızı ölmüş. Ama o kafayı oynatmış. Durum bu…” Elim ayağım buz kesmişti. Bir tarafta beni terk eden bir anne vardı, diğer tarafta ise ölen kızı için aklını yitiren bir kadın… Benden yardım istiyor gibiydi. Lakin hiçbir şey yapmadım ve götürülmesine seyirci kaldım.

Annem kimdi, acaba o da aklını yitirmiş miydi, perişan mıydı?

Sorular birbiri ardına düşerken kaçırdığım Kayseri otobüs bileti cebimde buruşmuş bir şekilde duruyordu. Hastaneden ayrılmadan önce ambulansa yerleştirilen çürük dişli kadını uzunca seyrettim. Görevlilerden hangi hastane olduğu konusunda bilgi aldım. Sonrası mı?

Sonrası çöpe atılmış eski bir bilet ve geriye dönüş. Annem! Annem, bilinmezliklerle dolu hali ile bence daha güzeldi.

Kim bilir, belki bir gün…

Şunlar da hoşunuza gidebilir

BOŞLUĞUN SESİ

Işık ve Zaman

Sindir-Ella

YAŞAMIN KIYISI

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.