CULFA

Bir gazete haberini, köşe yazısını, reklamını kaç kez okursunuz? Bir mi, iki mi, üç mü? Ben o haberleri, reklamları, köşe yazılarını hatta dipnotlarını bile ezberleyinceye kadar okurdum. Niye mi? Anlatayım.

Köyümüzün hemen yanı başında,  kuzeybatı yönünden doğuya doğru Malatya-Ankara kara yolu geçmekteydi. Yola bakan ilkokulumuzdan çıkış zili ile birlikte kızlı erkekli bütün arkadaşlarım evlerine dağılırlarken ben asfalta koşardım. Darende tarafından asfaltın köyümüze geliş yönünde çok keskin bir viraj vardı. O taraftan gelen araçlar ki daha çok kamyonlar, tek tük Anadolu taksiler ve ikindi vaktinden sonra ise doğu illerine gidecek otobüsler, o virajda mecburen yavaşlayarak geçerlerdi.     Otobüslerin camları da eski belediye otobüslerininki gibi sürgülü idi. Asfaltın kenarında saatlerce oturur, virajı dönen otobüslere iki elimi gazete okuyormuş gibi açarak yolculardan gazete atmalarını beklerdim. Eskimeye yüz tutmuş siyah önlüğümün önünde beyaz yakalığımın sallanıp durmasına aldırış etmezdim. Bazen günlerce beklediğim olsa da hiç olmazsa haftada bir veya iki gazete parçası atılır, rüzgârda uçuşan gazeteleri toplar ve is kokan lambanın ışığı altında okur, okurdum.  Çok defa okuduğum gazeteler kucağımda uyuduğumu hatırlarım,  anamın beni gazeteler ile yer yatağına yatırıp üzerimi eline geçen ne varsa örttüğünü… Taka bozması penceremizin camlarının yarısı yoktu. O kısmı, akşamları ayazda içi ot dolu yastıklarla sıkıca kapattığını bilirim babamın… Akşamları tezek yanan sobanın etrafında komşu kadınlar, ellerinde iğ ile kimisi yün eğirir kimileri de bez, çaput, eski fistanları keserek ip eğirir gibi onları da yumak yumak toplarlardı. Yün ipler beyaz, diğer çaput kısmı ise rengârenk olurdu. İki odalı evimizin oturma odası olarak kullanılan oda duvarında, Hz. Ali’nin insanın içini delen kara gözleri ile resmedilmiş kilim asılıydı. Odanın neresine otursam o gözlerin beni takip ettiğini görürdüm. Yerde ise Culfa’nın ördüğü bez kilimlerimiz vardı. Biraz durumu iyi olan hanelerde ise duvarlarda halı asılı olurdu. Daha çok misafir odalarında… Culfa ayda en az iki kere köyümüze uğrar, kadınlarımızın eğirdiği bez parçalarını toplar,  kilim olarak örerek birkaç hafta sonra getirirdi. Ücretini de buğday, arpa, yumurta, yağ ne bulursa onunla tahsil ederdi. Para mı? O, kadınlarımızın bildiği, gördüğü bir nesne değildi.  Kendi halinde, sessiz, tebessümü eksik olmayan ablak yüzü ile onu her gelişinde ilgiyle izlerdim. Boz eşeğini yedeğine alır, aheste aheste yürürdü. Onun o sakinliği benim çocukluk telaşımla örtüşmediğinden midir nedir, bende derin izler bırakmıştı.  Güz günlerinin yaklaştığını yaprak kuşlarının gelişinden anlardık. Bizim Culfa gibi yaprak kuşları da geniş kanatlarıyla havada sanki hareket etmiyorlarmış gibi süzülerek geceyi geçirecek bir ağaç ararlardı. Culfa da öyle. Gerçi onun sıcak bir yuva aramasına gerek yoktu. O her zaman bizim misafirimiz olurdu. Babamın ona yaptığı ağır şakalara bile güler, sakinliğini hiç bozmazdı. Yemeğini yerken bile onun acele ettiğine hiç şahit olmamıştım.  Yine bir akşamüzeri sofraya bağdaş kurmuş yemeğimizi yerken şu an hatırlamadığım biri (ev horantasından biri değildi.) Culfa’ya dönüp, ‘‘Ağam, niye hep burada, Hacı Ömer Ağamın evinde misafir oluyorsun da başka evlere gitmiyorsun?’’ Culfa elindeki tahta kaşığı bulgur pilavına saplayarak omuzlarını dikleştirdi ve:

‘‘Ekme bitmeyen yere,
Dikme tutmayan yere,
Ayaklar gider mi hiç
Gönül gitmeyen yere’’ dedi.

Babam rahmetli kalktı, Culfa’nın ellerini ellerinin arasına aldı, dostlukla sıktı. Sonra o densizlik edene ‘‘Aldın mı cevabını?’’ der gibi bir bakış fırlattığını hiç unutmadım. Biz bütün horanta iki odalı evimizin bir odasında uyurken Culfa tek başına diğer odada kalırdı. Ha unutmadan söyleyeyim,  Culfa onun adı değildi. Bu yaşıma geldim hâlâ onun adını bilmem. Bizim için adı Culfa idi. Gerisi teferruat…

Sekiz kardeşiz.  Herkesin kendine göre bir işi var. Kimse yan gelip yatmaya fırsat bulamaz bu evde. Bir numara büyük olan kendinden küçük olanlardan sorumludur.  Ben o yıl okul tatil olur olmaz üç beş tane kuzu, üç beş oğlak ile bu yaz onlarla beraberim. Anamın bazlama arasına o sabah kaynayan sütün kaymağını dürmesiyle oluşan azığımı alır yola koyulurum. Hayallerimin sınırı yoktu o günlerde, karşı dağın yamaçlarına salıncak kurar, bir dağdan öbürüne özgürlüğün tadını çıkararak uçardım, kırlangıçlar gibi süzülerek… Kırlangıçlar benim favori kuşlarımdı.  Özgürlük, özgürlük diye haykırırdım, daha kırılmamış çocuk sesimle. Kırlangıçların havada raks edercesine aniden dalıp yükselmeleri çılgına çevirirdi beni. Onlarla ben de havada kavisler çizer, kıvrak hareketler yapardım güya. O kadar yorulurdum ki çoğu kez otlatmakta olduğum kuzular ve oğlakları unutur olduğum yerde uyuya kalırdım.

Rüyalarımda bile kırlangıçlar gibi uçtuğumu hatırlıyorum hâlâ…

Bir de merakla beklediğim orak zamanıydı. Tırpan tutacak yaşta değildim. Babamın, amcalarımın, benden yaşça büyük delikanlıların sırılsıklam bedenleri ile naralar atarak çalışmalarını, terli terli hemen tarlalarımızın yanı başından akan ırmağa dalmalarını, kuzularımızı ırmakta yıkamalarını, doru atımızın üzerine babamın beni bindirerek ırmakta yüzdürmesini unutamıyorum. İşte o günlerden biri daha. Bu gün buğday tarlasındayız.

Alişan Emmim’ in salavat getirmesini dört gözle beklerken, biz yeni yetmeler,  terden sırılsıklam olmuş tırpan tutan yağız tenli delikanlılar ve arkalarında deste yapan kadınlar… Sonunda buğday tarlasının ucu göründü. Belki bir sıra daha dönerler demeye kalmadı Alişan emmim tırpanının sapını kuru toprağa saplayıp yorgun bedenini de ona yaslayarak;

“Eken biçer, konan göçer,

Cennetin kapısını Comartlar açar.

Comartlar demine

Verelim Muhammed’e salavat!”

Diye ünlenince koro halinde kadınlı erkekli (tabii ki biz çocuklar da dilimizin döndüğünce) haykırdık:

‘‘Sallallahu Muhammed!’’

Ekmeğin nimet diye bilindiği günlerdi. Sapın, samanın, buğday tanelerinin yerli yerinde olduğu günler… Yakarışımızı bir marşla harmanlar, sonra sesimizi bir ırmağa katardık. Böylece yıkanır, tazelenirdik bu büyük sözlerin serin sularında…  Hepimizin, her birimizin içimizde bir bütüne ait olma duygusu coştururdu bizi. Bu arada komşu tarlalarda ekin biçenler de durakladılar.  Alişan Emmim devam etti:

‘‘Er eşkına, pir eşkına,
Kâbe’deki nur eşkına
Verelim Muhammed’e salavat!”

Yine aynı koro, aynı gür sesiyle devam etti:

‘‘Sallallahu Muhammed!’’

Tırpanlarına yaslanıp hem biraz nefeslenmek hem de komşularının ekin biçme işini şenlendirmek için duraklayan komşularımız da, onlar da nakarat kısmına iştirak ettiler.

‘‘Erin erliğine,
Hakk’ın birliğine
Düşmanın körlüğüne
Verelim Muhammed’e salavat!’’

Koro bu defa daha gür bir sesle ve komşularla beraber nakarat kısmını tamamladılar:

‘‘Sallallahu Muhammed!’’

Bu tarlanın da ekin biçme işi sonlandı. Tırpanı yere atanlar önce ırmakta ellerini yüzlerini ova ova güzelce yıkadılar,  sonra kavak ağaçlarının altına serilmiş geniş sofraya bağdaş kurarak oturdular.  Bizim soframız ayrı tabii ki. Koskocaman tepsi içinde bulgur pilavının üzerine özenle yerleştirilmiş oğlak başını görünce içim cız etti. Babamın benden gözlerin kaçırmasından işkillenmiştim. Bu o mu! der gibi baktım. Sustu. Gözlerim doldu. Yüreğim burkuldu. Daha dün onun peşinden koşturuyordum. Şimdi tepsi içinde pişmiş kelle olarak bana sırıtıyordu sanki Culfa.  Tahta kaşık elimden pıt diye düştü. Kimseye hissettirmeden kalktım. Yan tarafta ise kaşık şakırtısı bir armoni halinde devam ediyordu. Kayısı dalına asılmış ayran torbalarından alınan, süzme yoğurtla yapılan çalkamalar bakır taslarla susamış bedenlere şifa olmaktaydı.  Ben ise bir an evvel güçlenip tırpanla ekin biçecek hale gelmek için can atıyordum. Kolay mı, sofrada terfi edecektim.

Kırlangıçlar da çekildi artık. Sonra traktörler, biçerler girdi tarlalarımıza. Karınca yuvalarını dağıtıp ‘cıs cıs’ böceklerimizi ezdiler.  Tırpanlarımızı aldılar elimizden; marşlarımızı, dualarımızı, bizliğimizi yere çaldılar. Yazın yüzünde; yalnızlığımızla, çaresizliğimizle baş başayız artık. Kin tutarak, dişlerimizi sıkarak bekliyoruz şimdi, sessizliğimizin kıyısında…

Şunlar da hoşunuza gidebilir

Muamma Üzerine Bir Deneme

Anılarımın Sesi

TARUMAR

Benim Çocuk Dünyam

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.