Bir Acı Hikâye

“Gâvurun gızı! Gene yatıyor hâlâ. Bunca zaman oldu, öğrenemedi gitti. Ya hu insan bu denli uykucu olur mu? Ah ah, benim oğlan, deli oğlan! Aklı gıt oğlan!.. Gene gendimi veriyom velveleye. Tepiği vurum şunun gafasına, gagsın da gavurun gızı… Sabahın gaçı oldu!?


Gız! Deli, gagsana artık! Hu gıııı!..”
Hareketsiz yatan gelinin üzerine eğilip sağ elinin yumruğuyla boylu boyunca  put gibi duran kadının sağ omzunu dürttü Hacer Kadın:
“Gız diyom, gak hadi!”

Yumruğunun sivri tarafıyla ittiği gelininden hiç ses gelmediği gibi kadına dokunduğunda içinin ürpermesi bir oldu, Hacer Kadı’nın içi buz gibi oldu. Dokunduğu bir kadın değil de bir kütüktü. Omzu ne de sertti. Ancak bu sertlik yüreğini depreştirdi. İçini bir korku sardı. Aklı bulandı. Dudaklarından sessizce “öldü mü bu!” sözü çıkıverdi. Aklı “ölü bu be!” sözüyle doldu taştı. Hemen tövbe istiğfar getirdi.

Aklına geldikçe savuşturmak için bu kötü düşünceyi la havlelerini sıraladı. İkinci defa dokunduğunda gelinine, yine sertti gelinin eti. Ve yine dokunduğunda yanağını seçti gelinin. Yanağının buz gibi kaskatı olduğunu anlar anlamaz elini çekmesi bir oldu. Tüm direnci bitiverdi, dizlerinin üzerine çöktü. Elini, yeniden uzatmak için cesaret toplamaya çalışsa da diline bu sefer küçüklüğünde ne zaman korksa, bebeleri hasta olsa, kocasını yola çıkardığında ya da nazara gelse bir tanıdığı; tüm inancıyla okuduğu Ayet-el kürsi dolanmaya başladı. Bir, iki, üç… Bitirdiğinde bir yenisine başlamadan gelinin üstüne üflüyordu.

Nasıl yaptığını anlamadı ama gelini omuzlarından tutup kadını kendine doğru çevirdi. Gelin, bir ağaç devrilir gibi, bir tepenin yıkılışı gibi yığılıverdi dizlerinin dibine; hiç nefes almıyordu kadıncağız. O an hem gelin hem de Hacer Kadın birdi, hareketsiz, soğuk, renksiz…

Elini gelininin burnuna uzattı, son garantisi buydu. Yaşıyorsa ve kadına oyun ediyorsa tokadı suratına var gücüyle vuracaktı. Sanki öyleymiş gibi de sinirlendi. Titrek ellerini uzattı gelinin ince kemerli burnuna. Umudu kalmadı.
Yok…
Hiç nefes yok.
Elini kadının göğsüne koydu, son bir umut hatta…
Pıt pıt ederdi belki yüreciği gelinin. Kızmayacaktı. Yeter ki açsın gözünü. “Halim yok, ana” desin; desin ne derse desin, açsın gözünü tek.

Gelinin döşü de tahta gibiydi. Memeleri de sertleşmiş, kalbinde bir tık yok, ses gelmiyordu.
İyice bastırdı sağ elini. Yok, yok… Hiçbir belirti yok. Ne nefes ne de bir kalp atışı… O zaman düştü koca bir ateş avuçlarına, bütün vücudu gerildi Hacer Kadın’ın. Gözleri büyüdü, yutkunamadı; tıkandı içinde bir şey. Gelininden bakışlarını ayıramadı. Yandı tüm bedeni.
Kavruldu içi bir kez daha ve daha kaç kez… O kısacık anlar ne uzun anlar oldu. Anladı, zihninin haykırdığı “o ölmüş gadın!” feryadını duydu.

İşte o zaman bastı feryadı.  Kim duyacaksa artık?..

Erkekler gün doğmadan gitmişlerdi tarlaya, üç bebe dışında kimse yoktu evde. Hele en küçüğü daha ayını doldurmamıştı bile. Beşiğinde… Herifler öğleye doğru gelecekti. Kim duyuracaktı şimdi onlara. Ah, ah! Geldiklerinde kim diyecekti onlara? Hem nasıl denirdi ki bu… “Gelin öldü” dese ne, demese ne…

Hacer Kadın yutkunmaya çalışıyor ama boğazı kurumuş, dili damağına yapışmış, anca bir kuru hırıltıyla kalmıştı. Bir daha bağırdı, bu sefer sesini tek tük evlerden oluşan sağlı sollu yüz metre çapında yer alan komşularına yetiştirmeye çalıştı.

Bu seslenişlere büyük torun kalktı evvela. Adını taşıyan küçük kız- altısına yeni girmiş- uyandı korkuyla. Uykulu ama daha ziyade korkmuş, babaannesine bakıyordu. O acı ses, oğlan torununu da – Mustafa’sı, kocasının adaşı- ayaklandırdı. Küçük Mustafa daha dördünde, bebeydi o da. Hemen ardından Hacer Kadın’ın bağırışlarını bastıracak bir ses peyda oldu. Beşikteki bebek ağlamaya başladı. İşte o vakit tutamadı içinde ne varsa Hacer Kadın, höykürerek ağlamaya başladığında gözlerinden sel olup aktı biriktirdiği ne varsa. Bir beşiğe bakıyor bir kendisini korkarak izleyen diğer yavrucaklara.

Dizlerinin dibinde bir put… Boylu boyunca yatıyor gelini. İki elini dizlerine vurmaya başlayınca küçük Mustafa da koyuverdi ağıdı. Küçük Hacer,  ne ara anasının başına gelmişti. Küçük Kız can havliyle sarıldı yerde yatan kadına. Anasına… Ne yapsın yavrucak korkudan sığınacağı ilk liman ayaklarının dibindeydi. Sarılmasın da ne yapsın?! Küçük Hacer’i,  Mustafa takip etti. O da anasına sarıldı ağlayarak. Hacer Kadın iyice kendinden geçti. İçinde öyle bir acı birikti ki  çocukları görünce… Öyle bir feryat oldu ki o acı. Yer inledi, ses göğe dek yayıldı.

Hacer Kadın’a en yakın komşusu ineğini sağan Meryem Ebe bile irkildi. Sesi tanıyamadı ama kadının çığlığı o denli acıydı ki süt sağmayı bırakıp ahırdan dışarı çıktı. Etrafına bakındı; önce Rıfkı Emmi’nin evine sonra Kınalı Cuma’nın evine en sonra da Kara Mustafa’nın evine döndü. Üç evin ortasında duran Meryem Ebe,  sesi bir daha bekledi. İçi burkuldu “ne oldu ki kimdi o?” diye iç geçirdi. Merakı iyice arttı. İşinin başına dönemedi. “Kesin bir şey oldu birine.” dedi ve içgüdüyle Kara Mustafa’nın evine yüzünü yeniden döndü. Gelin kız Zeynep’in bir aylık bebesi vardı. “Ona mı bir şey oldu ki…” dedi içinden korkuyla. “Köylük yer,  gece çocuk hastalandı da… aman Allah korusun!” diye düşündü ancak hemen kovmak için bu fikri aklından kızdı kendine. “Yok canım” dese de bilirdi bu mevzuları. Yıllar evvel 3 aylık bebesini vermişti toprağa. “Tövbeler olsun!” dedi yeniden. “Hem Zeynep’in sesine de benzemiyordu ki… Yok, başka ses bu…” ama ses yok.

Döndü ahıra yüzünü, adımını atarken işte o an bir feryat daha. “Meryem Ebe, Meryem Ebe!”  Kendisine seslenen sesi duyunca döndü geriye. Kendine doğru nefes nefese koşan Zeynep’in en büyük kızını gördü. Kızcağız nasıl da koşuyordu öyle. Beklemedi kızı, kendi de ona doğru hareketlendi.  Kızcağızın kendine gelmesinden evvel o yetişti yavrucağa. Ağlayan kızın önüne çöküverdi: “Ne oldu kuzum, ne oldu?”

– Nenem kendini dövüyor, ağlıyor;  anam kalkmıyor, dedi küçük yavrucak.

“Anam kalkmıyor” duyar duymaz bu sözü Meryem Ebe, yaşına rağmen can havliyle topukladı eve doğru. Bahçeden geçti. Eve girip tahta merdivenlerden üst kata çıkıverdi. Genişçe bir balkon olan üst katın bir kapısı vardı. İçeri daldığında solundaki odanın acık kapısına yöneldi. Ağlayışların geldiği odaya girdiğinde Hacer Kadın’ın yazmasının sağ elinde olduğunu aşağı-yukarı sallayarak sol eliyle de dizine vurduğunu gördü. Hacer Kadın, neredeyse kısılmış sesiyle ağıtlar yakıyor,  ağlıyor; Küçük Mustafa anasına sarılmış ağlıyor, beşikte bebek ağlıyor. Bu anı görünce ne olduğunu kestiremedi. Sonra yerde boylu boyunca yatan Zeynep geline baktı. Tüm bu hengâmede tek susan oydu. Çocuk kadını sarsarak ağlayıp sarılsa da kadının hiç tepki vermemesi… İşte o an anladı: gelin ölmüştü.

Dizlerindeki bütün güç bir anda yok oldu. Onca ölüm gören Meryem Ebe, Hacer Kadın’ın yanına adeta yığılıverdi. Hacer Kadın’a sarıldı ağlayarak. Gözü Zeynep’e kaydı küçük Mustafa’yı sanki ilk kez fark etmiş gibi irkildi.  Küçük, umutla anasını uyandırmaya çalışıyordu. Çocuğu hemen kucakladı odadan çıkarken küçük Hacer’i kapıda gördü onun da kolundan tutup balkona cıktı. Kendi evine doğru bağırdı.
Ziya! Ayşe! Ömer!.. Arka arkaya bağırdı çocuklarının adını, canhıraş bağırdı; Ömer uzattı kapılarından başını; anasını görünce yanındaki çocuklarla; ayağına geçirdiği ne varsa koşmaya başladı. Onun ardından Ziya ve hemen sonra Ayşe çıkıp koşturmaya başladı. Üçünün de kafası karışık ardı ardına soluğu  analarının yanında aldılar. Kadın hiç bekletmeden Ömer’e “Koş, hemen git Mustafa Emmi’nin yanına; kim varsa tarlada hepsini tez çağır gel!”
Ömer “ne oldu ana?“ dedi ama Meryem ebe lafı ağzına soktu “atı al, çabuk git! Haydi, haydi…” Daha ikilemedi Ömer, hızla dönüp denileni yapmaya koşturdu.
Ayşe odaya girdi bastı ağıdı.
– Ziya çocukları eve götür bir şeyler yedir, ahırda süt var hemen çocuklara ver gönüllerini eyle. Sakın bırakma onları. Haydi, oğlum haydi.
Donup içeriye girdi. Ayşe’ye “gel Hacer Kadın’ı kaldıralım buradan” Ayşe bir koluna, Meryem kadın bir koluna girip Hacer Kadın’ı yerden kaldırmaya çalıştılar. İlk denemelerinde güçleri yetmedi. Yeniden yüklenip yarı sürükleyerek kadını balkona çıkardılar. “Ayşe, Hacer Kadın’ı yalnız bırakma sakın içeri gelmesin” O sıra merdivenlerden gelen ayak seslerine dönüp baktılar. Zeliha Kadın ve kızı Fadime balkonda belirmişti. Daha ne olduğunu soramadan Meryem Ebe içeri aceleyle girip ağlayan bir aylık bebeği getirip Fadime’ye uzattı. “tez eve götür çocukla ilgilen. Bakma hadi dediğimi yap” Fadime ne olduğunu bile soramadan ortamının panik havasından etkilenip kendisine verilen emri tez yerine getirmek için kucağında bebek evinin yolunu tuttu.

Yeniden içeri girerken Meryem Ebe’ye Zeliha Kadın da eşlik etti. Odada boylu boyunca yatan Zeynep’i görünce Zeliha Kadın da bir feryat kopardı. Zeynep’in başına çömelen Meryem Ebe, kulağını kadının göğsüne koydu ama koyunca duyacak bir şey yoktu. Yüzü sert bir yüzeye gelmiş, kadının çoktan öldüğünü anladı. Hacer Kadın’ın ağıtlarına Zeliha Kadın da ağıtlar yakarak eşlik ediyordu. Meryem Ebe, Zeynep’i baştan aşağı süzdü. Düşünemiyor sadece kadının geride bıraktığı yavrulara acıdı. Bildiği bütün sureleri okumaya koyuldu gözyaşlarıyla.
Evin erkekleri bir süre sonra kapıda belirdi.  Ağlayışına ara vermeden gelecek olanları karşılamak üzere ayağa kalktı. Dışarıdaki seslerin içeriye dolmaya başlayınca gözüne ilk Zeynep’in kaynı Ahmet ilişti. Kayın Ahmet, yerde yüzü örtülü yatan cesede bakınca dizlerinin üzerine yığılıverdi. Hemen ardından kocamış Kara Mustafa girdi; ayakta, kadınlara gözlerini dikip tam bağıracakken yerdeki cesedi fark edip sol eliyle ağzını kaparken sağ eliyle şapkasını indirip yüzüne kapadı. Arkadan bir “Zeynep!” feryadı yükseldi. Hüseyin -Zeynep’e deli divane âşık, sevdalı yiğit Hüseyin- dizlerinin üzerinde emekleyerek cesedin başına geldi. Meryem Ebe’ni kapattığı yüzü açmaya yeltenirken Zeliha Kadın engel olmak istedi Hüseyin’e. Meryem Ebe, Zeliha Kadın’ı tutup kenar çekti.
Hüseyin cansız bedeni kendine çekip kadının basını göğsüne dayayıp ağlamaya başladı.
“Ne oldu sana Zeynep! Zeynep, ne olursun aç gözlerini! Zeynep, bebelerini bırakma! Bana kıydın, onlara kıyma! Zeynep ela gözlüm, bal dudaklım, sevdam…yârim, kadınım, Zeynep
Zeynep!..
Kayın Ahmet abisinin yanına sokulup Hüseyin’i omuzlarından kavrayıp cesetten uzaklaştıma için kendine doğru çekmeye çalıştı. Kara Mustafa, o güne dek 70 yaşını göstermese de ilk defa yıkılmış, duvara bir çuval gibi yaşlanmış, sessizce gözyaşı döküyordu. Zeynep’ten Hüseyin’i koparamayan Ahmet, pes etmiş abisinin yanında ona eşlik edecekken içerisi komşuların geri kalanı, eş dost akraba kadınlarıyla doldu. Hüseyin’i komşu erkekleri kucaklayıp Zeynep’ten ayırdılar. Kayın Ahmet’in ve Kara Mustafa’nın kolunu da birbirleri girip aşağı indirdiler. Çok geçmedi köyün imamı da yanlarında geldi. Bahçede erkekler evin içinde kadınlar… Ağıtlar ve ayetler birbirine karışıyor, taziyeler tüm samimiyetler eşliğinde Hüseyin’e; evin içinde Hacer Kadın’a sunuluyordu.
Meryem Ebe kendini ilk toplayan oldu. Hacer Kadın’ın yanına gelen ebe, Zeliha Kadın’la yaslı kadını teskin etmeye başladı. Ne olduğunu bilmeleri gerekti. Ceset beklemezdi. Defin için de hazırlıklar başlamalıydı.
Nihayet uzun bir çabadan sonra Meryem Ebe,  konuşturabildi Hacer Kadın’ı. Gerçi acılı kadının söylediklerinden bir şey anlamadı. Yeniden ama bu sefer azarlayarak acılı kadını sorguladı. Birkaç kadın da ebeye destek verdi. Tek öğrenebildikleri; dün, tarladan geldikten sonra yatmadan evvel karnını tutan Zeynep, ağrıyla yatağa uzanmış, gece bir ara bebeğe süt vermiş, o sırada yaşlı kadın uyanmış onlara bakıp yeniden yatmış daha da sabaha dek bir şeyin olmadığıydı.

Meryem Ebe,  cesedin başına gidip üzerideki örtüyü beline dek çekti, ardından ayak ucuna dek sıyırdı örtüyü. Kadının  pazenden bol dikilmiş şalvarının kadınlık kısmında bir koyuluk vardı. Kadını yüz üstü çevirdi kasları vücudun arka bel atlı ve yatak tamamen köyü bir renkle kaplıydı. Kadıncağız aşırı kan kaybetmiş,  yatağın her yanı kana bulanmıştı. Olayı anlamıştı ebe.

Zeynep, doğumdan birkaç gün sonra işe başlamıştı. daha kendini toparlayamadan ayağa kalkması,  Zeynep’in tüm gücünü tüketmiş bir gün öncesinde de ağır işlerden sonra kanama olmuş. Kadıncağız o kadar yorgun olmalıydı ki gece boyunca başına gelenlerin ne olduğunu anlayacak durumda değildi. Ve uykusunda son nefesini vermişti. Doğumunda da çok kaybetmişti Zeynep, Meryem Ebe çok tedirgin olmuş ama bebek doğup da ağlamaya başlayınca o hengâmede Zeynep’in kucağına aldığı erkek çocuk neşesiyle herkes rahatlamış doğumun Zeynep’te bıraktığı hasarları fark etmemişlerdi. Oğlandı bebek ve Zeynep bu sefer kendi babasının adını vereceği bir evladı olduğunun sevincini yaşamıştı o gece.

Meryem Ebe, aşağı imamı yanına çağırdı. Durumu imama anlattı. Meryem Ebe’nin gözleri Hüseyin’i aradı, acılı adam bahçedeki ceviz ağacına yaslanmış, ağlamaklı toprağa bakıyordu. Yanındakilerin neler dediğini duymuyor sadece kendine verilen sarma sigarasını içiyordu. On dakika sonra imam karısıyla geldi. İmam, Hüseyin’in yanına oturup “Yasin” okumaya başladı, herkes baş önde sessizce dinledi. Hüseyin, kendisine uzatılan sigaraları arka arka yakıyor, ne duyuyor ne de hiçbir şeyi hissediyordu. Başını cevize dayayıp masmavi göğü ağacın dalları arasından izlemeye başladı. İmamın duasına herkes el açmışken Hüseyin hala gökyüzüne bakıyordu.

Birden ayağa kalktı. “Hacer, Mustafa, Kadir nerede? Hacer. Mustafa Kadir!” Kendinden geçmiş bir halde bağırmaya başladı Hüseyin. Sigarayı yere atıp sağa sola hızla hareket ediyor, çocuklarını adını bağırıyor, onları arıyordu. Meryem Ebe’nin büyük oğlu Ziya koluna girip “çocuklar bizim evde” deyip eve doğru götürmeye niyetlendi. Ziya’nın kolundan sıyrılıp eve doğru tüm gücüyle koşmaya başladı, arkasından ona yetişmeye yeltenen tanıdıklara imam el hareketiyle engel oldu. Öyle bir hasretle koştu ki ebenin evine. Öyle bir istekle öyle bir hevesle içeri girdi ki..
Ebenin kızı Ayşe, Hacer ve Mustafa’yı oyalıyordu kendince. Ayşe, Hüseyin’i görünce üzgün bir şekilde ayağa kalkıp taziyelerini sunacakken Hüseyin’le göz göze gelince sustu. Yutkundu.  Ağzını açamadı, acıdan dudakları kilitlindi. Hüseyin “Kadir nerede?” diye hırıltılı bir sesle sordu. Tek seferde  “Fadime ablada” dedi Ayşe.” Al, gel!” komutunu duyar duymaz Ayşe yalın ayak koşturdu. Küçük Hacer ve Mustafa’ya döndü önlerinde süt ve bazlama vardı. Her ikisi de birbirine sarılmış için için ağlıyordu. İki küçüğün o hali. Hüseyin’i yüreğinden yaraladı. Yanlarına diz çöküp istemsizce gülümsedi. Kollarını iki yana açıp çocukluklarına  doğru uzandı. Çocuklar ürkmüş, bu hali anlamlandıramadıklarından birbirlerine daha da sıkı sarıldılar. Hüseyin dondu kaldı kolları havada. İki çocukla göz göze geldi. Çocukların gözlerinden akan yaşları gördü. Tek tek, damla damla akıyordu yaşlar. Mustafa titriyor, Hacer bomboş gözlerle babasına bakıyordu. Ellerini yüzüne kapatıp kasılarak ağlamaya başladı Hüseyin. İçindeki acının üstüne çocuklarının korkusu, yetimliği de eklendi ancak o başka bir şeyin altında eziliyor ağladıkça sarsılıyor sallanıyor ve boğuk boğuk sesler çıkarıyordu ağlarken. Bu iki yavruyu kucaklamak istese de çocukların bu hali ölümün şiddetinden daha beter bir şeyi anlamasına neden oldu.
İşte o an ağlayışlarının ve böğürmelerinin arasında bir ses duyduğunu fark etti. Hüseyin sarsılarak ileri geri, aşağı yukarı elleri yüzünde ağlarken öyle bir hal aldı ki küçük Mustafa, bunu bir oyun sanmış babasının kendisini güldürmeye çalıştığını sanmıştı. Gülüyordu Mustafa.

Elleriyle yüzü kapalı olan Hüseyin, bir an duraksayıp bu küçük tiz gülüşleri dinledi. Parmaklarını araladığında ablasına sarılmış Mustafa’nın yüzü babasına dönmüş bir halde güldüğünü gördü. İçindeki acı atılacak gibi değildi belki ama şuan oğlunun bu gülüşü her şeyi dondurdu ruhunda Hüseyin’in. En son ne zaman oğluyla oyun oynamış ya da ilgilenmişti ki… Emin olmak için ellerini yüzünden çekmeden yeniden kasıla kasıla ağlama takıldı yaparken böğürmelerini de güçlü bir şekilde çıkardı. Ve kahkahalar arttı. Küçük Mustafa’ya bu sefer ürkek bir gülüşle küçük Hacer de eşlik etmişti.
Dizlerinin üzerinde çocuklara yaklaştı Hüseyin ve onları güldürmeye devam ediyordu. Çocuklarının gülüşleri o kadar güzeldi ki ölümün tüm kasvetini silip atmıştı başucunun üzerinden.
Baba ve çocuklar o kadar eğleniyor görünüyordu ki yıllarca birbirlerine hasret kalmış halleri vardı. Hüseyin de gülüyor gülerken de hem Mustafa’yı hem Hacer’i gıdıklıyordu. Çocukların bu denli güzel kahkahası, görenler olsa babalarının çok uzak diyarlardan çok zaman sonra dönmüş olduğunu ve kavuşmanın çok doğal ve ancak bu kadar güzel olabileceğini düşünürlerdi
Mustafa babasının boynuna sarıldı, Hüseyin sağ kolunu ona doladı; Hacer de atladı babasının üzerine Hüseyin sol kolunu da ona doladı. Çocuklarının kokusunu aldı, kokularını derin derin çekti içine. Ölümden çok çok uzak o an da en güzel kokulardan daha güzeldi bu koku hatta cennet kokusu kadar…

 

 

Şunlar da hoşunuza gidebilir

BOŞLUĞUN SESİ

Işık ve Zaman

Sindir-Ella

YAŞAMIN KIYISI

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.