Ayna ve Toprak

Toprak aynaya dedi ki: “İmreniyorum sana! Çünkü kim sana baksa kendini görür, bana bakanlarsa sadece beni görür.” Ayna toprağa cevap verdi: “Ey kara toprak! Ne beyhude bir dertle dertlenmişsin! Bilmiyor musun, ben bana bakanların bugününü gösteririm. Hâlbuki sen, sana bakanların yarınından haber verirsin.” Bu cevap toprağın hoşuna gitse de tekrar dedi: “Belli ki içimi rahatlatmak içindir sözlerin. Söyler misin bana, sana bakanlar hiç dönüp bakar mı bana?” Ve ayna toprağa acı bir tebessümle şunları söyledi: “Merak etme! Bana bakacak yüzü kalmayanların gözleri hep sana döner!”

Ahh! Dünya, terzi dükkânı gibisin işte. Ölçüsünü veren de elbisesini giyen de saçlarını savurarak mis gibi kokan, taptaze ilkbahar sabahında salınarak gezen genç de belli müddet üzerinde dinlenen de gider. Kalır mı hiç, vakti dolduysa, nefesi bittiyse, bir zamanlar aynaları çatlatır olsa bile kalır mı? Kalmaz elbet, kalamaz… İstese de kalamaz. Gelen de gider, giden de yol alır. Dertlenme kara toprak! Aynaya bakanların hepsini de gün gelir alırsın koynuna, sararsın usulca.

Örtersin üstünü, sevenlerini geride bırakan nice tazecikleri de alırsın yanına, nice gelinleri de balaları da alırsın. Ne evlatlar verir analar senin koynuna, sev onları, iyi bak onlara. Dünya sahnesindeki son rolünü oynayanlara… Ah! Bahtı kara lakin bağrı naif olan kara toprak, halk arasındaki öyküsü son bulanları da alırsın koynuna, gerçek öyküsünü seyre dalanları da…

Çok da uzun olmayan bir zaman dilimi için geliyoruz dünyaya, belki de sadece bir ikindi vakti gölgeliği gibi. Ama yine de ömür saatini boşa harcıyoruz. O çok değerli vakitleri, belki de bir yıl içinde kendimizin ve herkesin de unutacağı şeyleri, kara kara düşünerek geçiriyoruz. Bedenimizi hiçe sayıyoruz işte öylesine. Hunharca kullanıp, zarar bile veriyoruz çoğu kez. Çünkü her sabah kalktığımızda iyi hücreler de oluşur kötü hücreler de vücudumuzda. Sen hangisini tercih eder ona yüz verirsen o bitiverir yanı başında. Endişe tüm hastalıklara çanak tutar,  “Buyur gel, müsaidim, bu beden sen nasıl istersen öyle davranır” der, mesaj verir, haber verir. İyi bilinir ki endişenin çöreklendiği beden iflah olmaz. Savunmasız, kimsesiz, direnci düşen hastalanmaya başlar.

İşte tam da bundan ötürüdür ki bir bütün olarak bakmalıyız canımıza. Hem akıl hem de ruh sağlığımıza. Kötü hücrelerin, kanser hücrelerinin hızla çoğalmasına meydan vermemeliyiz. Yaşamımızı daha dişe dokunur işlere ve duygulara, olumlu güzel düşüncelere bırakmalıyız. Zira hayat göz açıp kapayıncaya dek geçip gidiverir de bakakalırsın ardından. Bir gün gelir o sıkı fıkı dost olduğun aynaları görmek istemezsin, o ilk aklar düşmeye başlamaya görsün. Hani o Hazreti Ömer’e ölümü hatırlatan aklar var ya işte onlar. İçine dokunur, boğazın düğümlenir, ölüm gelir aklına, ağızların tadını bozan ölüm…

Yine de akıllanmaz insan, ders almaz, aynı hataya düşer zaman zaman. Gereksiz üzer kendini, yorar, hırpalar. Beşer dediğin bu işte.

Amerika’da bir mezarlık girişine not düşmüşler ölüme dair. Hiç ölmeyecekmiş gibi davranmaya dair. Şöyle der girişteki tabelada: “Bu mezarlık, hayatta iken dünyanın ancak kendileri dümende bulunduğu müddetçe yürüyeceğine inanmış insanlarla dolu. Onlar dünyayı çoktan terk ettiler fakat dünya hâlâ yürümeye devam ediyor.

Heyhat! Düşünsene arkadaş, sen olsan da döner bu dünya sen olmasan da. Çok sevenlerin bile en fazla üç beş ay, bilemedin bir yıl,  ağlar, üzülür, düşünür. Sonra onlar da ayak uydurur bu dönen çarka, o kıyamadığın çocukların bile, ailen, eşin, karın, kocan bile hatıralar arşivine atarlar seni. Tozlu resim albümlerinde yerini alırsın sen de.

Buna rağmen düşünüyor muyuz ki hiç?

Biz mi dünyayı sırtlanmalıyız o mu bizi sırtlamalı diye. Su üstüne yazı yazarmışçasına kapılıp gidiyoruz dünyanın büyüsüne de taşırız zannediyoruz o koca yuvarlağı. Kolay olur diyoruz, diyoruz da akıl etmeye fırsat bile bulamıyoruz. Ne yaşadığımızı anlayabiliyoruz, ne de huzurun muhteşem kokusunu içimize çekebiliyoruz. Adına yaşamak diyoruz, öyle de yaşıyoruz ne hikmetse.

Hastalığında bir talebesi bir büyüğümüzü ziyarete gider. “Bana nasihat et!” der. Buyurur ki: “Bir karınca vardı. Yazın taneleri toplar, kışın yerdi. Birgün topladığı taneyi yemek üzerine ağzına aldı. Tam da bu sırada gelen bir kuş onun ağzındaki taneyi kaptı. Karınca topladığını yiyemedi. Ve emeline kavuşamadı. Dünyada insanlar da böyledir işte. Mal ve servet toplarlar. Ondan ya başkaları alıp tüketir ya da ölüm kuşu gelip o kimseyi alır da dünyadaki emeline kavuşamaz. Hâl böyle olunca da dünyaya gönül vermemeli, ahiret için hazırlanmalıdır.”

Ne çok örneği vardır bu durumun çevremizde. İnsanlar uğraşır, didinir, mal mülk servet edinir de, yiyemeden, yaşayamadan, rahat edemeden geliverir ölüm kuşu. Üzerine titrediği mallara ya evlatları konar, satar, paylaşır. Ya da kimsesi yoktur, akrabalarına gider topladığı mallar. İşte onun içindir ki miras olarak biriktirdiğin şeyler hep başkasınındır unutma. Kalmaz sana da sultan Süleyman’a kalmayan. Senin olan sadece giderken sarındığın iki metrelik bembeyaz kefenindir.

Uyan artık ey nefis, silkelen, kendine gel, uyan!

Seni ayakta tutmaya yetecek denli güzelliklerle dolu bir yaşam sürmeni dilerim, der Aborjinler dualarında. Ve devam ederler:

Aydınlık bir bakış açısına sahip olmana yetecek denli güneş diliyorum.

Güneşi daha çok sevmene yetecek denli yağmur diliyorum.

Ruhunu canlı tutmaya yetecek denli mutluluk diliyorum…

Ne huzurlu duadır ki ruhunu canlı tutmaya yetecek denli mutluluk dilemek. Aydınlık bir bakış açısına yetecek denli güneş dilemek. Sözün özüdür, ifrata da lüzum yoktur tefrite de. Üç gün değil midir ki dünya? Dün, bugün, yarın diye.

Ve unutma, şah da piyon da aynı kutuya konur oyun bitince.

 

Şunlar da hoşunuza gidebilir

YAŞAR

KLASİK YONTMA

Tarifsiz Adımlar

HÜZÜN İSTASYONU

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.