UZUN SÖZCÜKLER

Beni bir gözleri ahûya…

“Ben bu karanlığı bilerek tercih etmedim!” diye seslendim sana.

Beni yalnız bıraktılar, beni kimsesiz bıraktın.

Kimseye ihtiyaç duymuyorsun. Anlıyorum bunu. Belki de doğrusu şu: Bana ihtiyacın yok. Benim dışımda herkese bir şekilde ihtiyacın olabilir ama bana ihtiyacın yok. Onları görmek, onlarla konuşmak, bir arada olmak (Buraya üç nokta koy önce. Sonra kâğıda sığmayacak kadar çok nokta koy peş peşe. Çaresizliğim nasıl çoğalıyor ve zaman geçtikçe nasıl boğuyor beni, düşün, anla.)

Bana gelince hep o uzun susuşlar. Senden hiçbir şey beklemeyerek ve her şey için seni bekleyerek… (Buradaysa üç noktalarımı senin insafına bırakmayacağım.)

Gelip karşıma oturuyorsun. İnce uzun parmaklarınla ritim tutuyorsun masada. Üzerinde açık mavi bir kot, siyah bir bluz, parmağında iri taşlı bir yüzük. Siyah bir çanta, klasik. Masayı pay ediyoruz aramızda. Gülüyoruz ve susuyoruz. (Yahu ne güzel gülüyorsun sen! Her defasında şaşırıyorum nasıl olup da hep böyle güzel güldüğüne.) Görüşmeler ve anlaşmalar: Savaş, ateşkes, barış, mübadele, taksim. Benden alacağın çok şey var ve ben sana kendimden çok şey verebilirim çünkü pek düşünmem kendimi. Ya da sana verebileceğim fazla bir şey yoktur aslında. O büyük balkonlu evi ben alamam sana, istediğin o güzel arabayı çekemem altına. Senden bir şey talep etmemek dışında bir marifetim yok. Verebileceklerim oldukça sınırlı. Üstelik çoğunlukla dünya namına işe yaramaz kırıntılardan ibaret. Sigara yakmak istiyorsun, paketten zar zor çıkıyor. Çakmağı aramana fırsat vermiyorum. Manyeto çıtlıyor, püf! Bir duman halesi yayılıyor etrafa.

Beni bir köşe başında öldür, yoksa ruhum incinecek.

Konuyu değiştirmekte mahir olduğumu zannederdim seni tanıyıncaya kadar. Kahve ve sigaranın dişleri sararttığını söylüyorsun, normal sigaraları sevmediğini, ancak malum markanın ince sigaralarını içebildiğini. İnce, incecik. Parmakların. Ok misali uzayan ince ve simsiyah kirpiklerin. Belki mızraklar. Hedefine doğru hızla yol alan mızraklar. Hedefine kalbimi koymuşsun. Belki ben atlamışım önüne. Kanım aktıktan sonra kimin önce davrandığının ne önemi var bu kanlı savaşta? Ben bakışlarımla kül tablasıyla kahve fincanı arasında gidip geliyorum. Yalpalayan bir gemideyim sanki. Hayır, yalpalayan o gemi bizzat benim.

Konu değişiyor. Sen değişmiyorsun.

Kitap ayracından daha az işlevim var hayatında. Arada sırada varlığını hatırlayıp gönlünü aldığın, sonra da istediğinde kenara çekilebileceğin bir noktada duruyorum. Sana verilmiş bir avans say bunu. Kendimden önce seni düşünmeliyim. Aksi, aklıma bile gelmedi hiç. Gelmez. Gelmemeli. Öyle bir yer ki bu konum, yakın değil ama uzağa yakın. Uzak yakınlıklar kümesinin başköşesinde belki de gittikçe küçülen bir yeri işgal etmekteyim.

Bilincindeyim önemsizliğimin, acısından biliyorum.

“Acı şoku” diye bir şey var. İnsanın canı çok yanarsa hissizleşebiliyor bedeni. Beş altı yaşlarındayken bisikletten düşmüş ve üç yerinden kırmıştım bileğimi. Önce canım çok yanmıştı ama sonra… Anlıyorum ki bilincimi acılarım doğurup besliyor. Yeterince toparlandığını görünce de kurban misali boğazlayıveriyor. Peşinden yine bilinç kaybı. Bir tür derin sarhoşluk. Kendime gelince yeniden acılara gark olacak ve yeniden ve yeniden… Kederimi kovalarken zembereği boşalmış saatler gibi olacağım.

Küçük bir zaman aralığına hapsolmuş kalmışım. Saadetin kıyısında, daimî hüznün tam ortasında. Tuzlu suyu yudumlamak adeta: Sonu olmayan son. Başladım derken hiçbir yere gitmeyen o uzun, çetrefilli, dolambaçlı yolun en başında çamura saplanıp kalmak. İşte efsane, işte masal.

“Ben hiçbir şey için söz vermedim.” deyip de kenara çekiliverecekmiş gibi duruyorsun. İlk rüzgârda dalından kopacak o yaprak var ya hani, öyle. Çok rüzgâr uğradı bu dallara ama ilk fırtına sen olacaksın. Belli ki kararlısın.

“Beni bir gözleri ahûya…”

Gözlerimde kaldı bazı görüntüler.

Begonya, manolya, mum çiçeği, yasemin bilmem. Papatya bilirim çiçeklerden, o da kırlarda. Kendi dağımdan, dağlılığımdan tamamen.

Hep kavga, hep ayrılık, hep bir fay hattı arada. Çiçeklerle kapanmaz. Bir demet papatya bile toplayamadım sana. Defterimin arasına koyduğum üç papatya hariç. Biri sana, biri bana, biri…

Koşuyorum, koşuyorum, kapanmıyor mesafesi yılgınlığın.

Şöyle bir bakıyorum uzaktan: Ürkek, tedirgin, kıskanç bir tecessüs. “Sana sesini yükseltiyor mu?” Bu kadarını sorabilirim alacağım cevaptan korkarak. Bir adım sonrasını soramam. Sorarsam bir şey yapmam lazım.

“El kaldırıyor mu?”

“Eğer…”

Suskunluğun denizleri dolduran kendi halinde bir pınar. Bakışların boşluğu kavramak, ellerin yıldızlara tutunmak, ruhun bulutlardan hız alarak kanatlanmak istiyor. Oysa mümkün değil, olmuyor. Boşluğa hâkim değilsin, olamıyorsun. İnsan ilerlediğini zannediyor ama kırılgan bir zemin üzerinde kısa mesafe yorgunlukları tek yapabildiği.

“Vuslatımda tutsak, acımda efendi. İkisinin arasındaki farkı bilen yok.”

“Bunca zavallılık içinde çalınacak ilk kapı hangisi?”

“Sevincimi benim kederimde mi buluyorsun?”

“Kim tükendikçe var edebilir bir başkasını?”

Acı, benliğimin içinde somut bir yerde duruyor. Acıdan çıkıp yine acıya dönüyorum. Sabit olmayı reddeden bir zeminde aynı döngünün içinde. Acı, kederime karşı dayanak noktam olabilir mi? Alt üst edilmiş evrenimin hayalleri için sığınacak bir yer var mı? O ayrıntılı, iyi düşünülmüş, ustalıkla örülmüş inceliği kaybettim maalesef. Belki de acı ve sevinç aynı anda, aynı potada birbirine karışmakla meşguldür.

“Üç kez seni seviyorum diye uyandım”

Oysa ben bin parçaya bölünmüş bir uykunun
Ucu ateşlere tutulmuş her bir parçasını
Seninle başlatıp seninle bitiriyorum.
Hatta senden habersiz düşünü görüyorum kimsesizliğin,
Gözümü kapatırken ışığa ve açarken karanlığa.

Ben nisana dert yanıyorum ıstırabımdan. En son nisanda mı konuştuk? Kaçıydı ayın? Ne demiştin bana? Son kez olsun seni sevdiğimi söyleyebilmiş miydim? Sen ne cevap vermiştin? “Ben de!” demiş miydin? Nisan, takvimdeki yirmi dokuz gününün hepsini birden alarak yağmur olup yağıyor kapına. Ellerin ıslanıyor, ellerin. Otuzuncu gün bir ateş parçası olarak düşüyor önüme. O kızgın koru düştüğü yerden alıp göğsümün tam ortasına yerleştiriyorum. Şehrin üstüne bir duman çöküyor. Ciğerim kebap. Yanıyorum gizli ve çıkmaz sokaklarımda. Kendimi bulmaktan geçtim. Kaybolmaktan ve bulunup aynı uzaklığa atılmaktan bunaldım. Burada cümle edilgen, evet. Temelli kaybolmak zor olmasa gerek.

İsmini fısıldıyorum gecenin göğsüne uyusun diye.
İsmin, bir duanın belli belirsiz mırıltısından geriye kalan
Çapraşık bir yol oluyor çaresizliğimden uzaklara.
Bin kez seni seviyorum her dileğimde
Bin kez kapına geliyorum gecenin tam ortasında
Ayağının tozundan ve parmak ucundan şiirler yapmaya

Gece yarısından sonra yollara düşüyorum. Görüyorsun bazen kendimi vurduğum o yolları. Derdim ruhumdan taşıyor çünkü. Geceye ve kabıma sığamıyorum. Başaklarımdan kırıldım, boynumu bükenler çekti yağlı kemendi. Umutlarımdan başladılar asmaya beni. Boynumu kırarken nasıl da mutluydu mutluluğuma şerh koyanlar!

Bildiğin tüm o uzun sözcükleri peşine takarak ağır aksak ilerliyor ayrılığın katarı.

“Beni bir gözleri ahûya zebûn etti felek”

Geçiyor zaman. Yakında ve uzaktasın. Şimdi atlasam arabaya, varsam kapının eşiğine. Yüz sürsem, aman dilesem… Uzaktasın, uzakta. Dünya bu yakınlık ve uzaklık arasında dönüp dururken geçiyor zaman. Hiçbir şey yerinde durmuyor. Sen hariç. Bendeki yerin belli. Benim sendeki…

Belki bir gün! Bir gün yeniden. Su olup iz iz ulaşsam bahçene. Ruhuma. Ruhuna.

Kendimi yalnızlığına eriştirsem, kapına. Gözlerinde ışıldayan efsunlu sabah ışığına.

Ruhunda katsam ruhumu ruhuna.

 

Şunlar da hoşunuza gidebilir

YAŞAR

KLASİK YONTMA

Tarifsiz Adımlar

HÜZÜN İSTASYONU

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.