TARUMAR

Hangi sene olduğu konusunda bir ittifak kurulamadığından mütevellit, bilmem kaç senesinde diye hikâyemizi anlatacağım sevgili arkadaşlar. Zaten senenin kaç olduğunun bir önemi yok, hâlâ önemini koruyan şey, o dönemde yaşadığımız şeylerin günümüzde de yaşanıyor olmasının sebebi…          Neyse, babamın aniden aldığı bir karar gibi görünse de uzun zaman üzerinde çalıştığı memleketi terk etme operasyonu tüm aile fertlerini hem çok üzmüş hem öfkelendirmiş. Tabir her kayınvalide ve kayınpeder gibi bu kararın müsebbibi olarak annemi görmüşler ve onun da canını acıtmak için ellerinden geleni arkalarına koymamışlar, Allah için başarmışlar da. Babacığım da gideceği memleketi seçerken A noktasındayken Z noktasını seçmiş. Adam nasıl bıkmışsa artık… Tüm hazırlıklarını yapmış geriye büyüklerinin elini küçüklerinin gözünü öpmek kalmış. Tabi o günlerde bu merasim tüp kuyruklarından farksızmış. Elini öptüğü kişi onun iki gözünü bir de alnını öpüyor sonra sarılıp bir ömre yayılacak nasihatlerde bulunuyor. Daha önce birbirleriyle ihtiyaca binaen konuşan insanlar böyle zamanlarda söylemediklerini, söyleyemediklerini ve tüm söylemek istediklerini bir çırpıda söylemek ister niyeyse.

Neyse, biz de bizi garaja götürecek arabanın içinde bir yandan sabırsızlıktan bir yandan da konserve balık gibi istiflenmenin yüzünden yağımıza düşmek üzereyiz. Annemin suratında muzaffer olmuş komutan edasını mezarımın üzerinde bir karış ot bitse unutmam. A noktasından z noktasına kim ne zaman ve nasıl ulaşır bilmem ama biz bir uyuduk iki uyandık hoop oradayız. Neyse, nasıl ki evdeki hesabın çarşıya uyduğu vaki değil, bizim hayallerimiz de hep Paris… “Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete” veciz ifadesi bizim durumumuzu özetliyor dostum. Yol boyunca yanındakilerden uzaklaşıp hızla geçtiğimiz yerlerin güzelliğini temaşa etmeye çalışıyordum. Gördüğüm güzellikler ne kadar hızlı uzaklaşırsa uzaklaşsın görüş alanımdan havsalama bıraktığı izler hala taptaze ve aynı güzellikte. Güzel olan her şey gibi…

Neyse, vardığımız yer geldiğimiz yerden çok farklıydı. Hem coğrafi hem kültürel hem her yönden. Biz Şaban’ın ilk İstanbul’a gittiği zamanki şaşkınlığını yaşıyoruz ama burada Şaban biz değiliz tabi. Bazı şeyler ne anlatıldığı gibi güzeldir ne de kolay, tıpkı aşk gibi. Babamın önceden tuttuğu ve eşyalarını yerleştirdiği eve geldik. Kendimize ait evi görünce deli danalar gibi koşuştururken evin etrafını da tavaf ediyorduk bir yandan. Seviniyor, mutluluktan uçuyorduk, çekirdek aile olarak yaşayacağımız evin ileride çocuk kreşine döneceğinden habersiz.

Gel zaman git zaman iyice yerleştik, yapacak işimizde kalmadı zaten eskisi gibi annemin işi de yoktu. Birbirimizden de sıkılmış yeni arkadaşlar edinmek istiyorduk. Annemgil de sıkıldıkça bizim kucağımıza bebek veriyorlardı sağ olsunlar. Televizyonda Tsubasa izleye izleye bahçede erkekler gibi top oynuyorduk. Bu arada Tsubasa’ya âşık olduğumu kimseler bilmiyordu. Neyse, babam yurt dışına gidip geliyor, biz tek başımıza kendi kendimizle zaman geçiriyorduk. Bize mahalleden bir tek Allah’ın kulu gelmiyordu. Annemin çok sıkıldığını ve çok ağladığına şahit oldum. Leğende çamaşır yıkarken, ekmek yaparken bardaktan boşalır gibi çağlayan gözyaşlarını unutmam. Tanımadığı bir yerde tanımadığı insanların arasında ve kalabalıkta tek başınaydı.

Biz işin eğlencesindeyken o her şeyin farkında bu yüzden ürkek bu yüzden üzgündü. Babam da farkındaydı ki her gelişinde eli kolu dolu ve bizi mutlu etmek için gayret ediyordu. “Böyle gitmez hanım, komşularla tanışıp kaynaşmalıyız” dedi. “Bey, onlar bizi görünce yüzlerini çeviriyor, bizi görmezden geliyorlar.” Bu tür konuşmaları çok duydum bizim evde. Komşularımızın çocukları oyun oynarken hep birlikte biz sadece izlerdik. Bizim evin yakınlarına kazara gelen toplarını almak için bile tereddüt eder, gözlerini bizden kaçırırlardı. Babam yurt dışına her gittiğinde kapının önünde babamın ayakkabıları dururdu. Muhterem validem bizi tembihler, soran olursa babam evde uyuyor dersiniz, derdi. Dut ağacımız vardı, kıpkırmızı başparmak kadar ekşi. Ağacın tepesine çıkar, dışarıda oynayan çocuklara seslenir onlara dut vererek gönüllerini fethetmeye çalışırdık. İsteyince fethedemeyeceğin kale yoktur dostum.

Babam yurt dışından getirdiği çaydan, kahveden, şekerden ne bileyim işte her şeyden komşulara pay ayırmaya başladı. “Hanım, bunu Emine Abla’ya, bunu Elif Hanım’a, bunu Leyla Bacı’ya götür.” Annem itiraz etmek şöyle dursun memnuniyetle götürürdü. Böyle böyle komşularla kaynaştık. Doğu kökenli olduğumuz için bizi tanıma zahmetine girmeden kolayına kaçıp bize terörist muamelesi yapanlar kim diyebilirdi ki ileride ailemizden olacak diye. Bizimle ilgili düşündükleri ve konuştukları korkunç şeylerin izlerini silmek hiçte kolay olmadı ne onlar için ne bizim için. Kürt, terörist veya kanlıları var diye kendi kendilerine hüküm verip infaz ettikleri ailenin kızlarını ileride gelin almak için bir taraflarını yırtacaklarını biz birle tahmin edemiyorduk.

Neyse, annemin gözyaşları bizim yalnızlığımız bitmişti kısmen. Komşularımızla çay, kahve içiyor, onların çocuklarıyla oyun oynuyoruz. Hatta komşu çocukları için birbirimizle kavga etmeye bile başladık. Şimdiye kadar annem, başkalarının çocuğu için bizi azarlar başkalarının çocukları hep haklı olurdu otomatikman. “Onlar misafir, sizin ağzınıza biber sürerim bir şey derseniz!” der, bizi her türlü savunma hakkından men ederdi. Zaten çocuklar da en çok annemi bir de “Kurban olurum gel otur ye, allasen ye, baban rahmet yiyesen!” demesini severlerdi.

Babamın misafire gösterdiği hizmeti hayatım boyunca hiçbir erkekte görmedim. Cömertliği, ilgisi, saygısı ve insanlığıyla tüm mahallelinin gönlünü fethetti. ”Kızım insan kaybetmek kolay, kazanmak zor. Size hakkımı helal etmem evime gelen birinin kalbini kırarsanız.” der bize sürekli nasihat etti. Bütün insanların iyi olmasını beklemek ne kadar ütopik ise komşularımızın hepsinin iyi olmasını ummak da öyle.

Hemen sağ tarafımızda oturan iki oğlu üç kızı olan dul bir teyze vardı. Çocukları kocamandı. İki kızı evli, üçü bekârdı. Koyu esmer teni uzun ince yapısıyla Afrikalıları andırıyordu. Sudan sebeplerle bizimle kavga ederdi. Sudan dedim gerçekten öyle. Yağmur yağıyor seller akıyor, bizim ev yüksek onun evi çukurda… Yukarı mahalleden gelen su bizim evin engeline takılıp onun evinin önünde birikiyor. Yeri göğü titreten bir nida yükseldi “Allahın Kürtleri pis teröristler, evimi başıma yıkacaklar! Kimleri öldürüp geldiniz şehrimize, uğursuzlar!” vs. Hâliyle üstümüze alındık. Ee bizden başka Kürt yoktu mahallede. Babam çıktı kapıya, uzun uzun baktı kadına. Pencerelere koşanlar, sokağa çıkanlar, cümbüş var millet izleyecek. “Abla, sen içeri gir, oğlun gelsin!” dedi babam. “Polis! İmdat! Oğlumu öldürecekler, yetişin!” demeye başladı kadın. Zavallı babam kadınla muhatap olmanın doğru olmadığını düşünüp büyük oğluyla konuşarak sorunu halletmek istiyor ama nafile bir uğraş… Sesi duyan oğlu uyuşturucu madde çekenler gibi morarmış dudakları, kara sarı benzi, şişmiş gözleri borazan gibi sesiyle ortalığı indirip kaldırdı. Anasının saçından tuttuğu gibi içeri aldı. Biz ama en çok babamla annem şok olmuş ve üzülmüştü. “Hanım bu milletin büyüklerine hiç saygısı yok. Bunlar anaya böyleyse başkalarına nasıllar kim bilir. Seni veya çocukları bunlarla görürsem ayaklarınızdan tavana asarım” dedi.

Bir süre sonra oğlu gelip babamdan özür diledi. Babam kahve içelim diyince oğlan kabul etti. “Anan yağmur yağsa bizden biliyor. Bir bahane bulup bizi taciz ediyor. Lakin senin yaptığın hepsini bastırdı. Çok üzüldüm. O sizin ananız, Allah anaya babaya öf demeyi birle yasaklıyor. Oğlum bir daha kimse için ve hiçbir şey için anana böyle davranma” dedi.

O günden sonra komşumuzun oğlu sürekli babamla kahve çay içti. Annesi bize küstü ama annem bayramlarda elini öpelim diye hep bizi yollardı. “Biz büyüklerin işine siz karışmayın, o bizim aramızda” derdi hep. Gel zaman git zaman, komşumuzun oğlu astsubay oldu. Sinirlenince silahını çeker pat pat ateş ederdi. Ben de adını tarumar koymuştum, durup durup sıkıyor diye. Gene böyle delirdiği bir gün şarjörü boşalttı. Ablam hem küfür ediyordu hem de korkudan yere atıyordu kendini.   “Ula millet  bizden korkuyor, senin şu hâline bak, bari kimseye belli etme” dedim. Bakkala giderken asker abiyi gördüm, kapının önünde oturuyordu. “Napıyon kız bücür!” dedi. Ben de boş bulunup bakkala gidiyom, Tarumar abi, dedim. Adam neye uğradığını şaşırdı. “Benim adım Aziz, nereden çıktı bu Tarumar?” diye sordu. Sıvama kısmına geçmemek için elimden geleni yapsam da olmuşa bir de ölmüşe çare yoktu. Keloğlandaki büyücünün yaptığı bülbül şurubunu içenlerin yaptığı gibi başladım şakımaya. Bir dizide mafya babası var abi adı Tarumar, durmadan milletin topuklarına sıkıyor ya “ee” dedi. “Sen de öyle yapıyon ya ben de annemgile Aziz abi aynı bu Tarumar gibi” dedim. “Sonra adın hep öyle kaldı” diye ekledim. Gözüm elindeydi ya beni de vurursa diye ödüm kopuyordu. Ya babama söylese off Allah’ım keşke vursa beni demeye başladım. Ne ileri ne geri gidebiliyorum. Ne yüzüne bakmaya ne de arkamı dönüp gitmeye cesaret edemedim. Ortalığı inleten sesin kahkaha olduğunu ayağa kalkıp karnını tuttuğunda anladım. Adam gülmekten yerlere yatacak neredeyse. Aldı beni bir gülme, dermanı kesilen dizlerim titreyen bedenim gülmemle birlikte iyice gevşedi. Takatim kesilmişti, bakkal yerine evimizin bahçesine geçip sakinleşmeyi ve durum değerlendirmesi yapmayı tercih ettim.

Sonuç itibariyle, o teyze bize bulaşmaktan hiç vazgeçmedi. Biz kendimizi kabul ettirmeye çalışmaktan yorulduk sonunda. Kendimizi kabul ettirmeye çalışırken attığımız taklalar, yaptığımız sevimlilikler günün sonunda bizi yıpratmış ve yormuştu. Şimdi “Har içinde biten gonca güle minnet eylemem, Arabi, Farisi bilmem dile minnet eylemem” sözü hayat felsefemiz oldu. Eskisinden daha mutluyuz çünkü feysbuk kullanıyoruz (!) Bir de iyi bir şey yapmayı isterken elime yüzüme bulaştırmaktan, haklıyken bir şekilde haksız olmayı başarmaktan, kaş yapayım derken göz çıkarmaktan ve kendimi savunmam gereken yerde özür dilerken bulmaktan bir gün bile vazgeçmedim.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

Muamma Üzerine Bir Deneme

Anılarımın Sesi

CULFA

Benim Çocuk Dünyam

1 thought on “TARUMAR”

  1. Doğudan batoya göç etmiş ailelerin hüzünlü, trajikomik hikayeleri.
    Beş yaşın da iken Ankarda amaliyat olmam gerekiyordu. Tek kelime Türkçe bilmiyordum. koca bir koğuşta tek başīma yatiyorum. Babam baş hemșireye tenbih etmiş. Mavi formalı görevlilerden beni yemek zamanı cağırdı. Ben kıpırdana kadar adam kayboldu. Bașka mavi formalı birini buldum. meramımı ona anlatmaya çalıştım. Görevli meramımı anlamak yerine beni tekrar odama yönlerdirdi. Sabah kahvaltısı ile öğle yemeğini kaçırdım. Ümidim akşam yemeğinde. Maalesef aynı durum akşam yemeğinde de tekrar ediyor. Mavi formalı görevlinin hızına bir türlü ulaşamıyorum. Allahtan bir paket büskivitim var bir de bir sürahi su. o gün onunla idare ediyorum. Malesef beni yemeğe çağıran mavi önlüklü görevliyi bir türlü yakalıyamıyorum. İki gün sonra babam ziyaretime geldiğinde ağlayarak burada kalmak istemiyorum dedim. Babam durumun farkına varıyor. Tekrar aş hemşireye gidiyor.
    Çözüm olarak beni kadınların koğuşuna aldılar. Hasta kadınlar kendi dertlerini unutup benimle ilgilendiler. Beş yaşında tek kelime Türkçe bilmeyen bir çocuk işte.
    Unutamadığım şeylerden birisi ise hasta ziyaretine gelen bir ilk okul öğretmeni vardı. Bana her geldiğinde resimli kitaplar getirirdi. Hastane odasında benimle çekilmiş bir fogoğrafı var. u fotoğraf benim ilk çektirdiğim fotoğraf. O fotoğrafı her gördüğümde burukluk hissediyorum…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.