Kırmızı Çantalı Kız

Babamın Kuveyt’e gitmişti. Uzun süre de gelemedi. Öyle çok özlemiştim ki dolapta asılı olan siyah deri ceketini kokluyordum. Babam gibi kokuyor babamı kokluyordum sanki. Her çalan telefona koşup babam mı aradı diye soruyordum. Beklediğim telefon gelmiş, hepimiz sırayla babamla konuşuyorduk. Mübarek, görmedim ama duyduğum göre eskiden ki ekmek kuyrukları gibi olmuştuk. “Büyüklerimi saymak” böyle durumlarda asabımı bozuyor. Say say bitmiyor. Sıra bana geldiğinde sıra boyunca düşündüğüm şeyleri söylemeye çalışırken babamım “Tek tek konuş kızım, yavaş yavaş anlat, hiçbir şey anlamadım” demesi moralimi bozmuştu. Oysa o mesafeden ve sınırlı sürede bütün söylemek istediklerimi ve bütün isteklerimi nasıl yavaş yavaş anlatabilirdim ki?
Hemen en önemli ve en çok istediğim şeyleri söyledim. “Bana bir sürü jelibon al bir de okul çantası” dedim. “Mutlaka kırmızı olsun” diye de ekledim. Telefon kapandıktan sonra evet, hemen sonra bir pişmanlık sardı içimi. Onu çok özlediğimi, çok sevdiğimi söyleyememiştim. Sordum Sarı Çiçeğe ilahisini söylememi hep isterdi benden, o ilahiyi bile söyleyemedim. Ama benim suçum yok ki o kadar kardeşi ben istemedim ki! Aile planlaması diye bir şey var canım. Sayılı gün çabuk geçer derler ya yok öyle bir şey. Her gece her sabah anneme “Babamın gelmesine ne kadar kaldı, kaç defa daha uyuyup uyanınca babam gelecek?” diye soruyordum.
Sabah annem gür ve mutlu bir sesle “Hadi hepiniz bir işin ucundan tutun akşama babanız geliyor!” dedi. Benim görevim küçük kardeşimi oyalamak ve oynatmaktı. Beşiğine koyup “Ağlama bebek ağlama, üç gün kaldı bayrama ninnisini ağlama bebek ağlama babamız geliyor akşama” diye değiştirerek akşama kadar söyledim. Heyecandan ve meraktan karnıma kramplar giriyordu. Zehragile hava atacaktım tabi. Bizim de babamız var, bizim de oyuncak bebeğimiz olacak, biz de babamızla attaya gideceğiz, diyerek… Babamın en sevdiği yemekler hazır. Bizlerin saçı başı… Güzel elbiselerimizi giydik. Babamın gelişi ve bayram sevinci hep aynı coşkuyla kutlanırdı bizim evde.
Neyse. Babam geldi. Hasretle bacaklarına dolanırken bir yandan da getirdiği şeylere bakıyorum. Huyum kurusun hep böyleydim. Önce eline sonra gözlerine bakarım sevdiklerimin. İstediğimiz her şeyi getirmişti. Jelibonu koliyle… Çıldırmamak elde değil. Rengarenk jelibonlar, sarı saçlı küpeli oyuncak bebekler, hepimize aldığı okul çantaları, abimin polis arabası. Benim çantam kırmızıydı. Hepimize istediğimiz renkte almıştı. Kırmızıyı seven bir tek ben değilmişim. Kâh beşiğini salladığım kâh elindeki yemişine ortak olduğum kardeşim de kırmızıyı çok seviyormuş. Bunu çantamla olan alakasından anladım. Biraz hunharca seviyormuş orası ayrı. Dikkatini çekiyor olsa gerekti. Ee bir de Kürt olunca…
Okuldan gelir gelmez çantamı alır oynardı. Kıyamadığım çantamı, ona seve seve teslim ederdim. Çünkü onu çantamdan daha çok seviyordum. Neyse… Her zaman önce doyana kadar oyun oynar, sonra da telaş içinde ödevlerimi yapardım. Gene oyuna daldığım bir gündü. Annemin “Yeter gel artık, ödevlerini yap!” çığlığıyla kendime geldiğim gibi eve koştum. Ödevlerimi yapmak için fellik fellik çantamı arıyorum. Anneme sordum hem tuhaf hem üzgün bir ifadeyle gardırobu işaret etti. Dolabı açıp çantamı aldım. O an yıkıldım, kahroldum, şok oldum. Bu çanta o çanta yani benim çantam olamazdı. İçini açıp kitap ve defterlerimi görmem de beni ikna etmiyordu. Kırmızı renkli ve yaldır yaldır parlayan çantam benek benek olmuş, çok az yeri kırmızı ama çoğu yerinin kartonu çıkmış. Üstündeki jelatin gibi olan kaplamanın çoğu soyulmuştu. Eskisi gibi ne parlaktı ne de kırmızı…
Gözyaşlarım kapıda bekliyor olmalı ki sesimden önce davrandı. Soramadım nasıl ve kim yaptı diye. Fâilini biliyordum zira. Kız kardeşimin yüzüne baktım, o kara kız kıpkırmızı olmuş şaşkın şaşkın bana bakıyordu mahcup bir ifadeyle. Korkuyordu, biliyordu ona hiç kızamayacağımı. O kadar çantanın içinde kurban olarak benim çantamı seçmesi de tesadüf değildi zaten. Hem renginden hem benim olmasından dolayı. Ağlamama üzülmüştü, anladım. Diğer kardeşlerimin çantası yepyeniydi. Benim çantam artık kullanılmayacak hale gelmişti.
Ablam hafif hafif çekiştirip “Çok yaramazsın sen!” dedi kardeşime. Öyle acayip ağlardı ki bir başladı mı susturmak mümkün değildi. Ağladığı süre boyunca her türlü acıklı ses tonunu denerdi, taa ki bizim ciğerimiz parça pinçik olunca ve pes edip istediğini elde edene kadar. “Yedisinde neyse yetmişinde odur” diyen atalarımızı bir kez daha rahmetle anıyorum. Valla öyle. Katlanamamak bir yana ben onun gözyaşlarına dayanamıyordum. Hemen kucaklayıp, sevdim onu. Çantamı verip kalan yerlerini de soy dedim. Karton görüntüsü daha iyi diye ekledim. Valla hiç ikiletmedi, tamamladı görevini. Sevdiğim şeylerden sevdiklerim için feragat etmeyi o günlerde öğrendim galiba. Ne zaman yeni bir çantam oldu, onu hatırlamıyorum. Ama ne zaman yeni ve sevdiğim bir şey olduysa doyamadığımı hiç unutmuyorum. Ve ben bana ait hiçbir şeye sahip olamadım, çıkamadım.
O kız kardeşimin en çok sevdiği ablası bendim. Hâlâ en çok sevdiği benim. Hepsinin ortak sevdiğiyim de. Ama benim en çok neyi ve kimi sevdiğimi kimse bilmez. Zerre aklım varsa bunu da belli etmem.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.