Bilirkişi Raporu

Etik Kurulları Bakanlığı’na (EKB) bağlı, Bilirkişilik Genel Müdürlüğü toplantı salonunda birim başmüfettişimiz sabah sabah yüksek bir ses tonunda başlıyordu toplantıya. ‘‘Bireyler, ruh ve beden davranışları üzerine, yasalar da belirlenmiş ahlaki sınırlar içerisinde hareket etmek zorundadır.’’ Kendisini usta, bizleri de yanında birer çırak olarak görüyordu. ‘‘Oysa bazı ruh ve bedenlerin, kendi kurallarına göre yaşayıp, toplumsal adetleri ancak kendilerine uygun görürlerse benimsediklerine şahit oluyoruz…’’ Hemen her toplantıda kırk yıla yaklaşan bir bilirkişilik tecrübesi ile bu kuruma yıllarca hizmet ettiğini ve karşılığını hiçbir zaman alamadığını tekrarlayıp duruyordu… ‘‘Bizler, günümüz toplumunu bozulmadan geleceğe taşıyacak olan postacılarız…’’ Başmüfettişimiz, kestane renginde boyatılmış saçları, kalın bıyığı ve kaşları ile genç görünme hevesi olduğunu gizleyemiyordu. Biri soru sorduğunda cevap vermeden hemen önce boğazı ile ses kontrolü yapıp, sonra fotoğraf makinesine poz verecekmiş gibi yapması tamamen havalı görünme derdinden kaynaklanıyordu… ‘‘Öncelikli görevimiz, hiçbir ruh ve beden, şeytani zevkler peşinde koşmadan, kendileri için uygun görülen ruh ve beden birlikteliklerini hayatları boyunca yaşatmaktır!’’ derken, hemen dibinde oturan benim, gözlerim burun deliklerinin içine kestane rengine boyatamadığı ve dışarı taşmak üzere olan beyaz kıllara dikkat kesiliyordu. En sonunda daha sert bir ifade ile, ‘‘Bu durumda hiçbiri suça bulaşmamışken, gerekli müdahalede bulunmak, devlet iradesinin gücünü olanca şiddetiyle hissettirmek bizim öncelikli görevimizdir.’’ diye devam ediyordu.
Başmüfettiş komutasındaki, motivasyon yüklü toplantı bittiğinde, hepimiz yürekli birer askere dönüşmüştük. Birazdan çalacak hücum borusu ile siperlerden çıkacak, maraton koşucularını kıskandıracak süratte, gerçeklikle hayal arasında gidip gelen ya da orada sıkışıp kalan ruh ve bedenler ile göğüs göğüse vuruşacaktık. Süngümüzü karın boşluklarına sokup, çeyrek daire çevirip çektikten sonra bir diğerine, sonra bir diğerine, üstümüz başımız bir kasabın kıpkırmızı kanlı önlüğü haline dönüşüp ta ki yorgunluktan bayılana kadar bu böyle sürüp gidecek duruma gelmiştik.
Yasalarla birbirlerine uygun görülen ruh ve bedenlerin, mutluluk denen kısacık anları başka başka ruh veya bedenlerde aradığını gören, duyan bir birey, çok rahatlıkla komşusunu, akrabasını, arkadaşını ve hatta öğretmenini ihbar edebiliyordu. Bu durumda EBK’den bir bilirkişi müfettişi, olayı araştırmakla görevlendiriliyordu. İşte tıpkı şu an bana verilen görev gibi…
Elimizdeki verilerin çoğunluğunu ihbar mektupları oluşturuyor. Mesela, elimdeki bir ihbar mektubu, ‘‘Sayın yetkili,’’ diye başlıyor, ardından devam ediyordu. ‘’Bir ruh ve beden düşünün ki; iç içe durmaları gerekirken iki düşman krallık gibiler… Misal, beden kitap okumaya çalışıyorsa, ruh başka boyutlarda başka alemlerde dolaşıyor, ya da ruh uyumak isterse beden, buna direnip yatakta yüzlerce kırık cam parçası varmış gibi huzursuzluk içinde kıvranıyor. Neşelerini, kederlerini hep ayrı ayrı yaşıyorlar ve hatta biri, birinin düştüğü acıdan, ıstıraptan için için mutluluk duyumsuyor. Ya da diğeri berikinin mutluluğundan mutsuz oluyor. Hükümet yetkilileri neden müdahalede bulunmuyor? Yoksa artık ihbarcılar ciddiye alınmıyor mu?’’ diyerek sonlanıyordu mektup.
Bu gibi tutarsız durumlar, bedenlerden çok ruhlara has bir davranış biçimi idi. Şüpheliler ile ilgili burada isimlerinin belirtilmesini istemeyen görgü tanıkları, bedenin bu birlikteliği yürütmeye istekli olduğu, fakat ruhun aklının karışık, hatta ve hatta aklının aklı bile karışık olduğu yönündeydi. Ruh, bir yumuşama, bir geri dönüş belirtisi göstermiyordu. Bunun içindir ki bedenin ruha karşı düşmanca tavırlar sergilemesi, zıddına gitmeye başlaması beklenebilir, hatta normal karşılanabilir bir davranış olabilirdi.
Ruh açısından değerlendirmede bulunacak olursak; uçmak, kaçmak, boyut veya âlem değiştirip bir şarkının notalarına ya da bir kitabın satırları arasına saklanarak günler, haftalar süren kayboluşlar yapmak… Bedeni, yalnız başına tıpkı bir kaplumbağayı ters çevirip ortada bırakır gibi bırakmak, üstelik kendisinin sonsuza kadar yaşayacağını söyleyip, bedenden ayrılmak için bir an önce yaşam kaynağının kurumasını beklemek… Bu arzular ve düşünce yapısıyla ruhun açıkça bedene zulüm ettiğini değerlendirebiliriz…
Beden penceresinden, durum çok daha incitici ve onur kırıcı bir hal almıştır. Tıpkı bir uyuşturucu bağımlısı gibi ruhun gitmek istemesi karşısında yoksunluk krizine girmiştir, bundan sonra muhtemelen organlarda fiziksel etkiler görülecek, özellikle buhran, yürekte sızı, kalpte ritim bozukluğu… Ardından şimdiye kadar almış olduğu yaşam enerjisi akışı aynen elektriklerin kesilmesi gibi aniden kesilecek, geride enerjisi bitmiş, yarım halde bir beden öylece kalakalmış olacak. Bu durumda, bedenin bir başına metruk halde bırakılmasına rağmen, toplumumuzun ilkelerine, bakanlığımızın etik kurallarına daha içten bir bağlılık gösterdiğini söyleyebiliriz…
SONUÇ: ….….Tarih …….Sayılı görevlendirme yazısı ile belirtilen adrese gidilmiş, bahse konu olay, ihbar mektupları, şüpheli ve tanık ifadeleri, gizli kamera görüntüleri, şahsi takip ve gözlemlerim ışığında:
Özellikle dikkat edilmesi gereken husus; toplumumuzun, soyumuzun ve geleneklerimizin gelecek nesillere, bozulmadan ve gayri ahlaki düşüncelerle kirletilmeden, uygun niteliklerde aktarımının sağlanmasıdır. Bu prensibin EKB’nin en önemli görevleri arasında olduğunun bilincinde olan hiç kimse, belirtilen vakadaki daha çok ruhun davranışlarını kabul edemez ve de etmemelidir…
Özellikle ruhlar, hayatı olduğu gibi kabul etmezler. Hayatın farklılıkları onları çeker, işte bu yüzden de başları beladan hiç kurtulmaz ve onlar hep arayış içine girerler. Ta ki aradıkları o en güzel anı yakalayana kadar…
Şöyle ki; bir ruh, istediği boyuta geçebilir veyahut bulunduğu bedeni istediği zaman terk edip, istediği bedene girip, orada mutluluk denizinde yüzebilir. Başka bir bedende şehvet nehrinde akabilir olması ne geçmişte, ne şimdi ne de gelecekte kabul edilebilir bir durum değildir. Ne bir ruh, ne de bir beden, salgın bir hastalığa yakalanmış gibi, melankolik, çobansız bir sürü misali, ortalıkta başıboş dolaşmamalı ve dolaştırılmamalıdır. Bu tür davranışların karanlık bir gece gibi üzerimizi örtmesine ve bizleri topluca uyutmasına izin vermemeliyiz…
Şimdilik onları kınayan, aşağılayan, dalga geçip ihbar edenler bir süre sonra onları taklit etmeye başlayabilirlerdi ki bu da isteyeceğimiz bir örgü değildir.
Ruh ve beden uyumsuzluklarını belirtir bilirkişi raporumdur.
Saygılarımla arz olunur.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

1 thought on “Bilirkişi Raporu”

  1. Çok beğendim, edebi bir yazı olmuş. Konuyu çok güzel ele almışsınız, tebrikler…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.