Bekleyenin Şarkısı

Geliyordun; ovaları, geçitleri, köprüleri, dağları ve tünelleri aşarak geliyordun.

Giderken eylüldü. Hava cehennem gibi sıcaktı. Sıcaktan asfalt eriyordu. Birecik’teydim. Tenime işleyen alevden dişleriyle sıcağı ta içimde hissediyordum. Göğsümü ezip geçen bir basınç dalgasıyla uğurluyordum seni. Coğrafya kaderdir derler, değil. Coğrafyan kederdir. Yokluğunda en azından. Oysa varlığın öyle mi? Toprağı kucaklayan ilk damla gibidir kokun. Bir kez geldin mi o karamsar, yılgın, kötücül hava dağılır mutlaka. Saçlarını savurduğunda senin kalp atışlarına göre akmaya başlar zaman, yol yol olmuş avuçlarından. Kuşlara, toprağa, ağaçlara hatta taşlara bile gözlerinin şavkı vurur. Tabiat sana uyar.

Seni beklerken önce susuzluk çarpıyor beni, sonra uykusuzluk. Daldan dala atlayan zihnimi yoluna koymaya uğraşıyorum, tam da o anda benimle paylaştığın anıların kımıldanıyor içimde. “Beklemeye talimli bir aileyiz” demiştin. Baban, bir arazi anlaşmazlığı yüzünden amcasının oğlunu vurunca annen sana ve dört kardeşine tek başına bakmak zorunda kalmıştı. Bir anne ve beş küçük kız çocuğu. En büyüğü sen, daha on üç yaşında. Bir de hapisteki baban tabii. Üstelik aile içine kan girdiği için baba tarafından tüm akrabalar size sırt çevirmişti ve annen sizi alıp Adana’ya taşınmak zorunda kalmıştı. Taşınırken babanın eski motosikleti dâhil para edecek her şey satılmıştı. İçerlemiştin. Adana’daki günlerinizde annen bir yandan bulduğu her işte çalışıyor bir yandan da sizi korumak için çırpınıyordu. Başarmıştı da. Sizse hem annenizin işten dönmesini bekliyordunuz hem de babanızın bir gün o ağır ve paslı kapıdan içeri girmesini. Hepinize tek tek sarılacak ve tüm o kötü günler bitecekti. “Bitti mi?” demiştim gözlerine bakarak. Bakışlarını kaldırımdaki kumrulara çevirmiştin.

Gelişinle gülüşün baharı getiriyor bitmeyen kışlar ülkesine.

Gelişin müjde, gelişin saadet, gelişin ufuklar boyunca özgürlük gidişlerinin tersine. Öyle bir özgürlük ki adı bile kırıyor kalbimin zincirini. Sonunda tahammül mülküme ayak basınca değişiyor iklim, yumuşuyor hava, kırılıyor ayazı kimsesizliğimin. Güneş, güzellikle sarıp sarmalıyor tomurcukları. Elbette geldin diye hemen heveslenip olmadık düşler kurmuyorum. Çok iyi biliyorum ki hiçbir bahar sonsuz değil. Hem bazı baharlar çok daha kısa sürüyor diğerlerinden. Sen bunların hiçbirinden haberdar değilsin, yazık. Surları aşmak, kapıları kırmak, duvarları yıkmak, fethetmek ve yağmalamak derdindesin. İlk adımın dengedir, sonrası kaçınılmaz yıkım. Farkında ol veya olma böyle bu. Neredeyse bencil bir tutkuyla dikiyorsun gözünü burçlarıma. İstediğinde gelip istediğinde gitmek istiyorsun. Sorgu sual yok geliş gidişlerinde. Mülk senin, sultan sensin.

Nihayet gelmiştin. Otobüsten inerken eteklerin mevsimin sarhoş havasını süpürüp zümrüdî bir yeşile boyamıştı şehrimi. Nefes almak istercesine gözlerine bakmıştım ilkin, endamına, tavrına. “Nereye gitmek istersin?” diye sormuştum hâl hatırdan sonra. “Büyük bir yer olsun, geniş bir park mesela. Boğulacağım yoksa!” demiştin bana. Demek sen de nefes almak istiyordun. Eşyalarını bagaja koyup şehrin en geniş parkına sürmüştüm arabayı. Yürüyüş yolunda yan yana yürümeye başlamıştık. Uzun çınarların altında yürüyorduk. Yapraklar çıtırdıyordu ayaklarımızın altında. Yüzüme bakıp duruyordun bir şeyler söylemek ister gibi. Susuyorduk daha önce hep yaptığımız şekilde: susarak yürüyorduk. O suskunluğun içinde sözcüklerim sana ulaşıyordu ulaşmasına ama suya yazılmış yazı hükmündeydi her cümlem. Kaybedenler cephesinde yeni bir şey yoktu. Kalın duvarlar yıkılıyor, şehirler bir bir düşüyordu.

Acıları toplayıp adına tecrübe demişler meğer.

Yakın ve uzak. Hayatıma girdiğin günden bu yana hep aynı şeyi deneyimledim. Geldiğinde kendimi anlatamadım. Gittiğinde veya gitmek istediğinde durduramadım seni. Yaklaşmaya çalıştıkça içimdeki boşluk büyüyor ve derinleşiyordu. Kendini tüketerek var olabilen bir zavallılıktı neredeyse bu. Bir anlamı yoktu böyle yanmamın, biliyorum. O kadar çok şeyin anlamı yok ki “sen” varken. Ulaşmak için bunca çabalayıp sana bir türlü yaklaşamamam hep bundan.  Yol kenarında ıstırap dilenen bir çift meczup bakışlarım. Bu meczupluk içinde bir keresinde sana söylememem gereken şeyler söylemiştim. Üstelik ruhunu inciteceğimi bile bile. İncitmek, kırmak, yaralamak… Bilerek yapmadığıma göre neden böyle? Karanlığın dışavurumu, karanlığımın. Yüreğimin içindeki ışığı görmeye çalışmam hep başarısız oldu. Işığın, karanlığımdan kaçıyordu.

Kaçak çay geliyor çay bahçesinde. Garson bize sormadan birer kaşık şeker atıp gidiyor. Demli, acı bir karışım masadaki. Buruk. İlk yudumlar. Sana bakarak “Acıyla baş etmeyi öğrenmeliyiz.” diyorum. İçim öyle çok acıyor ki ruhumu ancak uzak ıssızlıklarda dinlendirebilirim. “Dünyaya borcumuzu ödemenin bir yolu olarak acı çekmek…” diyorsun. Durgunsun. Zihninde bir gece önceden, belki yol boyunca ezberlenmiş cümleler. “Yeterince acı çekersem benden bir alacağı kalmaz ve belki de bırakır yakamı dünya.” Sözcükler ne kadar sivri kenarlı olursa olsun inci mercan gibi dökülüyor dudaklarından. O anda boş ümitler kumpanyasının başaktörüyüm. “Dünyanın geri kalanından yeterince uzak bir yer var mı?” diyorum ellerini tutarak. “Senden kaçmak mümkün mü? Sen benden kaçıyorsun ama her istediğinde. Kalbimden dökülen kırıklarımın sende bir karşılığı yok.” Sükûta boğuyorsun etrafında genişleyip akışı yavaşlayan zamanı. İşlemiyor kalbine etimi lime lime eden hançer.

Sönmekte olan bir yıldızın kaçınılmaz sonuna doğru doludizgin yürüyorum: Önce kendi içime çökecek, sonra etrafımı da yok eden büyük bir patlamayla paramparça olacağım. Varlığımı moleküllerine ayıran bir patlama!

Bir akşam parkta otururken yanımıza biri yaklaşmıştı. Kulaklık takmış, dinlediği şarkıya yüksek sesle eşlik ediyordu. “Every way that I can. I’ll try to make you love me again.” Nasıl da vurgulu söylüyordu sözcükleri! Önce şaşırmış ve birbirimize bakmıştık. Gülümsemiştik elimizde olmayarak. Orada, o dekorun içinde ne kadar absürt gelmişti bu şarkı! Biraz daha izleyince anlamıştık ki adam bir meczuptu. Ama şarkıya çok ritmik bir şekilde eşlik ediyor ve onu söylerken o kadar mutlu oluyordu ki… Onun mutluluğuna, şarkılarla sarhoş olmasına gülmüştük. Bir süre sonra park tenhalaşınca ışıklar ve gölgeler belirginleşmişti. Akşamın en kötü yanı, sokak lambaları gibi onlardan doğan ışığın ve gölgelerin de yapaylığıydı. Hiç olmadığı kadar ince ve uzun gölgeler yapıyordu yapay ışıklandırma. Bunu o akşam fark etmiştim. Hiçbir yerden başlamayan ve hiçbir yere kavuşmayan gölgeler ormanında bir başımızaydık.

Aradım zannedenler yerlerinden kıpırdamamış, buldum zannedenler daha ilk adımda kaybetmiş. Sevinç ararken hüzünle yüzleşen, dermanı kovalarken ıstırapla sarıp sarmalanan çaresizlerin zorunlu korkaklığı içindeyim daima. Karanlığın siluetleri vakit ilerledikçe acıya doğru uzatır biçimsiz başlarını. Gölgeler gece olunca bazı gerçekleri gizler, gündüzleri ise taze yaraları. Payını gülde değil de dikeninde arayanlara ne olacak o siyah örtü yayılırken?

Kurbanım mısın, kurtuluşum mu? Mağdur muyum, mağlup mu?

Sırça lisanımla ifade edemeyeceğim çatlaklar ve kırıklar… Sanki kendi ellerimle kendime bir tuzak kurmuşum. Sana yaklaşmak istiyorum ama yaklaşınca zedeliyorum. Zayıflıyor aramızdaki ipeksi bağ. Yakınlık, harareti gittikçe artan kor bir ateş. Uzaklığın dayanılmaz olması kadar yakınlık da baş edilmez hale gelebiliyor. Şaşırtıcı bir korelasyon. İşte bu durumda insan en büyük zararı sevdiklerine veriyor. Acının doğurduğu zalimce bir iştahla hem de. Asıl kötülük bu değil mi? Bazen kendimle baş edemediğim zamanlar oluyor. Böyle zamanlarda belimi kırıyor yorgunluğum. Basit ama etkili: acıdır ilacım.

Baban ailenizi alt üst eden uğursuz fiili işlemeden sadece birkaç ay evvel onun o eski motorunu kaçırmıştın. Ne çok gülmüştün öyle bu anı aklına düşünce. Özgürlüğe tutkun belki de âşıktın. Motoru zar zor çalıştırıp dar sokaklarda sürüşünü anlatırken gözlerin ışıl ışıl parlıyordu. Boş arsalarda oynadığın oyunlar… Baharsa ve hava güzelse kır çiçekleri toplaman o arsalardan… Tüm çiçekler senin olsun istermişsin, her gece bunun için dua edermişsin. Dünya üzerindeki tüm çiçeklerin kraliçesi olmakmış hayalin. Özgürlük ve çiçekler… Anlatmıştın. Ne çok şey anlatırdın! Eskiden.

Her anı, kederi çağıran bir deniz feneri. Nasıl oluyor da her defasında kalbimin tam ortasından vurabiliyor?

Tarihsel akışını bozmak istiyorum bu metruk kronolojinin.

Bir aynaya bakar gibi bakıyorum dünyaya, gerçek ama sanki tam anlamıyla gerçek değilmiş gibi. Hem orada hem değil. Var olduğunu biliyorum ama dokunamıyorum. Elimi uzatabilsem de ulaşamam. Bir şey olacak ve bir anda çatlayacak, parçalanacak, dökülecek, binlerce parça halinde etrafa saçılacak gibi. Akışı parçala, akışı parçala, akışı… Kır dünyanın aynasını. Yapmıştın daha önce aynısını. Aynı…

Geliyor ve gidiyorsun. Artık öğrendim gitmek için geldiğini. “İster ölüm olsun ister ayrılık” diyor türküde. Bir fark yok arasında. Ara… Birkaç kez arasan da kapansa şu deli eden boşluk bir nebzecik olsun aramızda. Aradaki o muazzam boşluğu dolduracak çıldırtıcı bir karanlıkta beklemek. Kararlılıkla ve karanlıkta beklemek seni. Oysa sen beklemeyi benden iyi biliyorsun, babandan. Ben beklemeyi öğreniyorum kendi kararsızlığım ve karanlığımdan. Yoruldum, diyorsun. Haklısın. Ortaokulda annenle portakal toplamaya gidermişsin. Lisede tezgâhtarlık yapmışsın iş bulabildiğin müddetçe. Üniversitede giyim mağazalarında çalışmışsın. Okul bitince ders vermişsin hemen her gün şımarık çocuklara. Kendine zaman ayıramamışsın, yorulmuşsun. Bir de şu gitmelerden yorulsan…

Şimdi gel, bir küçük yanılgının göğsüne yasla başını, o yorgun uykuların rüyaya ersin. Gel, aynı uykuyu bölüşelim önce. Belki ortak bir düşü de. Rüyalara doğru derinleşiyoruz ve hayır, bu defa boğulmayacağız. Beni yokluğunla terbiye etmek ister gibisin, etme.

Zekânın ve aklın yönü isyana sapıyor gün uzadıkça.

Bitirelim artık.

Sadece öyküyü ama.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.