Arayış

Ramazan ayı, yılın on bir ayı hevesle beklediğim zaman dilimidir. Geriye dönüp baktığımda oruç ve iftar sevincini hayatımın farklı yaşlarında, farklı mevsimlerde hatırlarım. Her bölümünde yaşanmış yıllarımın, farklı telaşelerle tutulmuş oruçlar ya da farklı bahanelerle tutamadan geçirdiğim günlerin buruk ve suçlu iftarları… Çocukluğumda rahmetli dedem ve ananemin hurmayı başköşeye koyarak kurdukları iftar sofralarında, o akşam iki tane hurma hakkımın olması sevinci… Okul dönemlerimde ‘‘Aç karnına kafana ders girmez!’’ diyerek verilmeyen oruç izinlerine ve kaldırılmadığım sahurlara inat, yorgan altında el feneriyle direnip sahura kadar uyanık kalışlarım… Yıllar biraz daha ilerleyip Ramazan kışa geldiğinde nasıl geçip gittiğini anlayamadığımız kısacık ve soğuk kış günlerinin çabucak gelen ve sıcacık bir çorba ve bir bardak çaydan başka gözün bir şey görmediği gençlik senelerim… Ezan okunurken karnımda hissettiğim evlatlarımın tekmeleriyle tutamadığım orucumun suçluluğunun evlatlarıma ettiğim hayır dualarıyla karıştığı ezanlar… Hasılı hayatımın her dönemini, her dönemecini bambaşka bir mevsim Ramazan’ıyla yad eder bu zihnim.
Bu sene yine yaza gelen oruç günlerinin uzun ve sıcak saatleri henüz alışamamış bünyemi yoruyorken her zamanki ikilemle kalkmıştım o sabahta… Sabır; bugün açlığa, susuzluğa mı insanlara mı olmalı! İkisine birden yeter mi gücüm? Karşımda, benden karnındaki canları onlar kadar sevmemi, her sorularına, her dertlerine küçük büyük demeden aynı özenle cevap vermemi bekleyen anneler… Tam doğum zamanı, yaramazlık yapıp alacakları ilk nefes karşılığında bedenimin tüm gücünü isteyen nazlı bebeklerim… En ufak bir sıkıntıda internetin bile hayal edemeyeceği devasa soru listesiyle gözlerime bakan hasta yakınları, sıraya geçmişlerdi bile evden çıkmadan. O günkü doğumlarımı düşünerek yüreğimin ikilemine son vermek için bir bardak suyu kafama diktim, kendi kendime kızarak… Aynı koşu ve telaş temposunda henüz uyanamamış sahurdan kalma uykulu şoförler ve trafikle yoğun bir mücadelenin sonunda hastaneye vardığımda, kapımın önünde otururken buldum Elif’i…
Ağrıyla ama daha çok korkuyla büyümüş gözlerini bana çevirdi, başladı. Galiba ‘‘doktor hanım…’’ diye mırıldandı. ‘‘Korkma Elif!’’ dedim gülümseyerek. ‘‘Gelsin artık, zamanıdır. Bak ben yanındayım.” Yanımda odama doğru yürürken gevşeyip rahatladığını hissettim vücudunun, sonra birden eğildi sert bir ağrı dalgasıyla kala kaldı olduğu yerde. ‘‘Tamam canım, nefes al, bir dakika bile sürmeyecek.’’ dedim elini tutup… Odama alıp muayenesini yaptıktan sonra odasına yerleştirdik. Gencecikti Elif, adı gibi dimdik bir vücudu, çocuk gibi saf ve şakın bir yüzü vardı. Yirmili yaşların başındaydı, ilk gebeliğiydi. Sağlıklı, güzel geçen dokuz ayın ardından zamanında başlamıştı doğumu. Her şey yolunda görünüyordu. Neden, sonra fark ettim, yanındaki en az beş altı kişiden oluşan telaşlı kalabalığı. Hepsi etrafında koşturuyor her sancısında ondan daha çok canları acıyor gibi duruyorlardı.
Odasına alıp gerekli hazırlıkları yaptığımızda sancı zamanları hariç o çocuksu yüzüne huzur gelmişti, yanında olduğum için… ‘‘Size çok güveniyorum doktor abla!’’ dedi bana. ‘‘Bitecek değil mi?’’ ‘‘Bitecek tabi Elif’’ dedim. ‘‘Bitmese, unutulmasa; iki üç çocuk nasıl doğursun insanlar. Hatırlamayacaksın bile evladını kucağına alınca, bu ağrıları.” Gülümsedi. Yanındaki telaşlı kalabalığa da gereken bilgiyi verdikten sonra polikliniğe indim, muayene hastalarıma bakmaya. Yarım saatte bir yanına gidiyor kontrolünü yapıyordum. Giderek sancıları artıyor ancak muayene bulguları aynı oranda ilerlemiyordu. Aklıma sıkıntılı ihtimaller getirmemeye çalışarak gülümsüyordum Elif’e ve odadan her çıktığımda üstüme gözlerinde soru işaretleriyle gelen kalabalığa…
İki saat sonra poliklinikte muayene yaparken telefonum çaldı. Ebe hanım arıyordu. ‘‘Doktor hanım çabuk gelin bebeğin kalp atışları düşüyor!’’ Koşarak çıktım odasına. Makineye bağlı olduğundan kalp atışlarındaki yavaşlamayı duydum girer girmez. Paniklemişti, sakinleştirdim. Gereken muayeneyi yaptığımda bebeğin sıkıntıya girdiğini bu sebepten kalp atışlarında düşme olduğunu anladığımda “Haydi Elif, senin oğlan sıkıntıya gelemiyor yardım istiyor, gidelim ben yardım edeyim sezaryenle çıkaralım kuzuyu!’’ Korkuyla bakan gözleri biraz sakinledi. ‘‘Bilmem ki, eşim ne der?” ‘‘Sen merak etme, sakin ol, ben bilgi veririm herkese!’’ diyerek oksijeni bağlayıp çıktım odasından. Kapının önünde bekleyen telaşlı kalabalığa durumu anlattığımda homurdanma sesleri yükseldi her bir ağızdan. ‘‘Ama olmaz ki, biz normal doğum istiyoruz!’’ diye fikrini söyledi herkes. Eşini çağırmalarını istedim. Babaya bilgi verecektim. Ne de olsa eşini ve evladını en iyi o anlar, en sağduyulu kararı o verebilirdi. Öyle düşünmüştüm o an. Bende gençmişim şimdi düşünüyorum da…
Bir yandan baba adayının gelmesini beklerken bir yandan da bebek sıkıntıda uzun kalmasın diye ameliyathane hazırlıklarına giriştim. Hemşire hanımları ve ekibi organize ediyor, Elif’ in panikleyip bebeği daha sıkıntıya sokmasına engel olmaya çalışıyordum. Tam ameliyathaneye ineceğimiz sırada geldi eşi. Elif gibi gençti o da, belki üç dört yaş büyüktü karısından. Gözlerinden alevler çıkıyor tüm vücudu titriyordu. Nefesi kesilmiş zor konuşuyordu. ‘‘Hayır, izin vermiyorum!’’ diye bağırdı. Sakinleştirmek için yanındaki boş odaya çağırdım genç adamı. Bağırışları duyulmasın istiyordum. Durumu anlattım ama ha ona ha duvara, hiç fark etmiyordu. Hayır diyordu, izin vermiyorum, başka bir kelime çıkmıyordu ağzından. Yumrukları sıkılmıştı. O sırada odaya daldı hemşirem ‘‘Doktor hanım, kalp atışları giderek zayıflıyor!’’ Sabrımın sonuna geldiğimi hissettim bir an, kolay paniklemeyen ben, bebek için korkmaya başlamıştım. ‘‘Bak kardeşim, ya alacağım ameliyata, ya da evladını veya eşini kaybedeceksin! Sen neden böyle yapıyorsun, niye karşı çıkıyorsun, hiç mi düşünmüyorsun!’’ Dişlerinin arasından cevap verdi. ‘‘Ben en az dört çocuk istiyorum, sezaryen olursa yapamaz!” Yumruk yemiş gibi olmuştum yüzüme. Kendimi kaybetmeme ramak kala yakınları tuttu kollarından anladılar durumu yalvarmaya başladılar genç adama. Bir iki dakikalık tereddüt geçti, kan çanağına dönmüş gözlerinden… Sıktığı yumruğunu havaya, bana doğru kaldırdı, gözümü bile kırpmadım nasılsa. ‘‘Şimdi git, hadi kurtar çocuğumu!” dedi, yumruğunu havada sallayarak.
Ameliyathaneye inerken beynim bomboş gibiydi. Ne üzüntü, ne kızgınlık ne de başka bir duygu hissedemiyordum, sadece endişe vardı, bebeği kaybetmekten duyduğum derin endişe. Bir de titreyen ellerim… Hastayı ameliyata hazırladıklarında giyindim ve titreyen ellerime baktım. ‘‘Hadi!’’ dedim kendi kendime, ‘‘Varlığının sebebi bu, yap şunu!’’
Bebeği çıkardığımda ilk ağlama sesini duydum ve kendime geldim. Ameliyat bitip eldivenlerimi çıkardığımda normal bir Havva kızı olmuştum. Sinirlenen, kırılan, örselenmiş olan bütün duygular kalbimden kaynar su gibi aktı, canımı yaka yaka… ‘‘Geçmiş olsun.’’ diyerek kimseyle konuşmadan odama koştum. Aynada baktığım, su çarptığım yüzüm kıpkırmızı ateş gibiydi. Dakikalar sonra kendime geldiğimde koca bir kırık kalp, kendi kendime saydırdığım örselenmiş insan ve meslek sevgim dışında başka hasarım yoktu. Akşam olup poliklinik hastalarım bittiğinde odamda önlüğümü çıkarırken kapının çalındığını duydum. Tutuk tutuk, tereddütle, ‘‘Girin.” diye seslendiğimde ve kapı açıldığında karşımda o hiç unutamayacağım ihtiyar insanı gördüm. 70-80 yaşlarında, orta boylu, hafiften kambur, beli ve beyaz seyrek sakalları, tek tarafı kırılmış ve kendi tarafından bantlanarak onarılmış kahverengi saplı gözlüğü, elinde kasketiyle kapıda durmuş yere bakıyordu. ‘‘Doktor bey, sizinle biraz konuşabilir miyim?” Gülümsedim, elimde olmadan… Hala alışamamıştım eskilerin kadından doktor olmaz bilinçaltı düşüncesi ya da belki saygı ifadesiyle bana da doktor bey diye hitap etmelerine. Buyrun oturun amca diyerek buyur ettim içeri.
‘‘Doktor bey, ben Elif’in dedesiyim, ismim de Ömer… Ben şimdi geldim hastaneye. Evlatlarım için yaptıklarınızı duydum. Birde bizim delibaş damadın yaptıklarını… Çok üzüldüm, çok da utandım. Sizden özür dilemeye geldim.’’ dedi. ‘‘Estağfirullah Ömer Amca, gerek yok, siz niye özür dileyeceksiniz. Geçmiş, bitmiş olsun.’’ Dedim, adamcağızın yüzüme bakamayan halinden ben daha çok utanarak. Sonra kaldırdı başını, gözlerime baktı ve hayatım boyunca unutmayacağım şu cümleleri kazıdı kulağıma;
‘‘Bak doktor evladım, ben okul okumadım, gazete okuyacak kadar harf bilirim. Siz mürekkep yalamış, dirsek çürütmüş insanlarsınız. Size aklı başında hiç bir insan hakaret edemez, etmemeli. Bu bir özür değil ama şunu unutma olur mu? Bu hayatta her insan tamamlanmak ister. Eksik doğar. Ana kucağından başlar tutunmaya, çalışmaya, diğer yarımını aramaya… Anası sanar önce, sarılır emer. Sonra büyür sevdalanır, yâri sanar diğer yarısını; yanar, sarmalar ama bakar ki yine eksik kalır. Sonra evlat doğurur, onları sanar diğer yarısı; gururlanır. Bizim hergelenin yaptığı gibi ne kadar çok olurlarsa o kadar bütünlenecek, ıstırabı bitecek sanır. Neşet Ertaş’ın bir sözü vardır bilir misin? ‘Halden anlamayanı zamana bırak, zaman ona halını anlatır kurban olduğum.’ İnsan sonra bizim zamanımıza gelince anlar ki insan tamamlanmak için bir koca ömür aranır ama hep yarım kalır. İnsan insanı ya tam anlayamaz ya da tamamlayamaz. Ola ki tamamlayacak, zaten kavuşamaz. Sol yanında, dünyadaki hiçbir insanın tamamlayamadığı o boşlukla girer mezara. Sen doktorsun bilirsin bunu da, büyüklük sen de kalsın zaman ver gençlere anlasınlar.’’
Yerimden kalkıp elimi omuzuna koydum. ‘‘Büyüklük en çok sende kalsın Ömer Amca, var olasın.’’ Diyerek, hayatımın bilgesini uğurladım.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.