BLACK MİRROR (KARA AYNA)

“Dünya değişiyor. Bunu suda hissediyorum. Toprakta hissediyorum. Kokusunu alıyorum. Eskilerden pek bir şey kalmadı. Zira hatırlayanlardan yaşayan yok artık.”

İzleyenler hatırlayacaktır. Yüzüklerin Efendisi filminin başlangıç cümleleriydi bunlar. Evet dünya değişiyor ve var olduğumuz müddetçe değişmeye devam edecek. İçinden geçmekte olduğumuz dönem değişimlerin artık çok daha hızlı gerçekleştiği, geçmişe kıyasla belki on yıl, belki yüz yılda alınacak mesafeleri üç beş yılda ya da üç beş ayda alıyoruz. Teknolojik gelişmelerden ve tabii olarak bunun insan hayatında yaptığı köklü değişimlerden bahsediyorum. Düşünsenize, bundan on beş yirmi yıl öncesine kadar hayatımızda teknoloji olarak neler vardı. Kullandığımız beyaz eşyalar ve medya olarak televizyon ve radyo. Her dönem kendinden önceki döneme göre teknolojik anlamda ilerleme kaydeder. Yapılan buluşlara icatlara bakarsanız bir duvarın tuğlaları gibi birbirinden bağımsız olmadığı görülecektir.

Bizler medyanın yani televizyon ve radyonun bir bakıma pasif kullanıcılarıydık. Bu sinema için hâlâ geçerli. (Daha çok yeni bir uygulama olan interaktif filmleri saymak için henüz zaman var. Bu konuya daha sonra değineceğiz.) Oradaki yayın içeriklerinin temel belirleyicisi yayını yapan kuruluştu. Özel kanalların ve rekabetin gelmesiyle ve bir de reyting kavramıyla beraber sınırlı bir düzeyde izleyicinin ya da başka bir tabirle biz tüketicilerin yapılan yayınlara etki etme durumu ortaya çıktı. Son dönemde gelinen nokta ise bundan on, on beş yıl öncesine göre hayal edilemeyecek noktalarda. Dediğim gibi çok yakın bir zaman dilimine kadar medya olarak hayatımızda televizyon, radyo ve gazeteler ağırlıklı olarak yer kaplarken yeni medya ile beraber gündelik medya kullanımımız köklü bir değişime uğradı. Nedir yeni medya? Teknolojinin gelişimiyle bilgisayar teknolojisi ve internetin hayatımıza girmesiyle aslında pandoranın kutusu açılmış oldu. Bilgisayar teknolojisi avcumuzdaki telefonlara uyarlandı. Bu işin olmazsa olmazı internet, hayatımızın her alanına aktif olarak girdi. İnsanlar pasif tüketiciler olmaktan çıkıp geliştirilen uygulamalar sayesinde kendi içeriğini kendisi oluşturan aktif kullanıcılar haline geldiler.

İnternetin ve buna bağlı olarak gelişen sosyal medya platformlarının hayatımızın odağına oturması sosyal, kültürel anlamda büyük bir dönüşüm getirdi. Hayatımızın ayrılmaz bir parçası oldu. Öyle ki sabah uyanır uyanmaz belki de yaptığımız ilk iş hesaplarımızı kontrol etmek. Kontrol bizim elimizde olsa da sanal dünyada oluşturduğumuz kimlikler üzerinden hakkımızda fikir sahibi olunması mümkün.

Sosyalleşmek eskiden fiziki ortamlara gitmek olarak düşünülürken artık evinizin konforunda sanal platformlarda aktif olmanız yeterli. Kişiye sonsuz seçenek sunan teknolojik gelişmeler hayatımızda kapladığı alanı gün be gün artırırken kişiyi seçenekler arasında boğulan, iç dünyası karmaşıklaşan, düşünmenin ötesinde hissizleşen insan yığınlarına dönüştürüyor.

Yaşanan bu gelişmeler bu konuyu irdeleyen yapımları da beraberinde getirmiş durumda. Black Mirror dizisi yaşanan bu gelişmelerin varacağı olası senaryoları konu alan bölümleriyle yakın geleceğe tutuyor aynasını. Ortak bir temaya sahip, birbirinden müstakil bölümlerle, sürecin bizi sürüklemesi muhtemel olan dünyalarına kapı aralıyor. Her bir bölüm ayrı bir yazının konusu olabilecek nitelikte. Bu şekilde aralarından seçtiğim iki bölümle yazımı sınırlamak istiyorum. Seçtiğim ilk bölüm 1. Sezonun 3. Bölümü olan The Entire History Of You.

Beynimize bir çip takıldığını ve yaşadığımız her anı bu çip yardımıyla kaydettiğimizi düşünün. Her anımızı kaydederek hayatımızı bir delil havuzuna dönüştürdüğümüzü… Her an geçmişte yaşadığımız acı tatlı hatıralara tekrar tekrar dönebildiğimizi ve hayatı anda değil sürekli geçmişte takılı kalarak yaşadığımızı… Bir yönüyle kulağa hoş gelse de bir yönüyle hayatlarımızı geçmişe hapseden bir uygulama olmaz mıydı? İşte bahsettiğim bölümün anlatmak istediklerinin özeti bu. Greyn adlı çip yardımıyla insanlar yaşadıkları her anı kaydedip gerektiğinde bunu birbirlerine karşı delil olarak kullanırlar. Birbirleriyle paylaşırlar. Mahremiyet diye bir şeyin kalmadığı anın, Facebooktaki gibi zaman tüneli mantığıyla kaydedilmesi durumu söz konusudur. Tek farkı şu an sosyal platformlara kendi isteğimizle ve daha çok iyi ve güzel taraflarımızı, en ideal, en duyarlı taraflarımızı ekliyor olmamız. Greyn adlı çip hayatımızın her yönünü yaşadığımız her anı kaydederek bize en yakın olan bizi kayıt altına alıp daha şeffaf bir ortam sağlarken bu şeffaflığın hayatımıza getirdiği ve götürdüğü yanlara ışık tutuyor.

Diğer bir bölüm de 2. Sezonun 1. Bölümü. Benim en çok etkilendiğim bölümlerden birisi. Yaşadığımız dönemin bir tık ilerisi olabilecek bir senaryoyla karşımıza çıkıyor. Evli ve mutlu bir çift olan karakterlerimizden Ash karısına düşkün fakat sosyal platformları da yoğun olarak kullanan birisidir. Tıpkı bizler gibi mutlu olduğu, iyi hissettiği her anı bu platformlarda paylaşır. Bir kaza sonucu öldüğünde karısı bununla baş etmek için bir arkadaşının da tavsiyesiyle eşinin o güne kadar paylaştığı bütün paylaşımları baz alarak kişilerin sanal kopyalarını oluşturan bir yazılımı kullanmaya başlar. Yazılım, kopyası olsa da ona Ash’i geri getirecektir.

Yazılım ona daha fazla anı yükleyerek daha gerçekçi hatta istemesi halinde vücut bulmuş halini de talep edebileceğini söyler. Bir bakıma Ash’in klonuna sahip olabileceğini. Sevdiği adamı kaybetmiş bir kadın için bunu reddetmek mümkün mü? Sanırım sevdiğimiz ve kaybettiğimiz birinin klon da olsa vücut bulup karşımıza çıkması fikri birçoğumuza cazip gelirdi. Ash’ın eldeki bütün verilerini sisteme yükleyen eşi klonun siparişini de verir. Gelen klonu aktif ettikten sonra Ash’i kanlı canlı karşısında bulan eşinin mutluluğuna diyecek yoktur. Aslında sonun başlangıcı da burada başlıyor. Ash’in kopyası onun ideal, mutlu ve en iyi yanlarıyla donatılmıştır. Sosyal medyada oluşturduğumuz profiller ya da arşivlediğimiz anılarımızı düşünün. Kötü ya da çekilmez yanlarımızı, mutsuz anlarımızı o arşivlere ya da sanal profillerimize yansıtıyor muyuz? Elbette Ash de bu olumsuz yanlardan uzak sadece gerçek Ash’in iyi yanlarıyla bezenmiş bir kopyadır.

Eşi, Ash’i aktiflerken benim de aklıma, Kemal Sunal’ın Japon işi filminde robot/klon rolünü Fatma Girik’in canlandırdığı sahneler geldi. Aslında biz bu senaryoyu yıllar evvelinden yapmışız.
Her ne kadar sesi, konuşması, dış görünüşüyle Ash’in tıpkısının aynısı olsa da eşi onun gerçekte Ash olmadığını onun bir daha asla hayat bulamayacağını bu şeyin onun iyi taraflarıyla bezeli bir kopyadan başka bir şey olmadığını bilmektedir. Bu gerçek eşinin bir zaman sonra canının tekrar yanmasına sebep olur. Karşısında Ash’in en sevecen, en duyarlı, en ideal hali dursa da o, iyi yanları kadar kötü yanlarıyla da sevdiği kocasını özlemektedir. Bu her haliyle sevecen olan kopya, eşinin hatırasını kirletmektedir. Bir kopya olduğunu her haliyle hissettirmesine katlanamayacak noktaya gelir.

Bir uçurumun kenarına getirdiği kopya Ash’e bağırarak şunu söyler: “Atla! Sen zaten sen değilsin. Sen kendinin bazı kıpırtılarısın. Bir geçmişin falan yok. Bir temsilden fazlası değilsin!” Çünkü gerçek Ash zaman zaman vurdumduymaz, bazen ihmalkâr, bazen öfkeli, bazen yorgun… Yani insani vasıfları, özellik ya da kusurları taşırken, bu robot kusursuzluğuyla oldukça rahatsız edicidir. Ash’in görünümüne sahip bir eşyadan başka bir şey değildir. Sosyal medyada yarattığımız o, en sevecen, en duyarlı, en mutlu görünen profillerimiz de bizim kötü bir kopyamızdan başka bir şey değil.

Sosyal medyada yaratılan sanal kimliklere karakterlerimizin iyi ve güzel yönlerini yansıtıyor olmamız orada bizi takip eden insanlarda da bir yanılsama yaratır. Sanal dünyada tanışıp gerçekte görüşmeye başlayanların genel olarak hayal kırıklığı yaşadığı bir gerçek. Çünkü sanal profil gerçek olanı manipüle eder ve tıpkı Ash’in kopyası gibi bir yanılsama yaratır. Kişi zihninde yarattığı kişilikle gerçek kişi arasında oluşan farklılık, hayal kırıklığı yaratır. Ama dizide olduğu gibi kişi, oluşturduğu ideal kişi olsa bile doğanın kanunlarına aykırı olacağı için zamanla gene aynı noktaya gelinecektir. Bünyesinde kusuru barındıran bizler mükemmelliği rahatsız edici ve insan doğasına aykırı buluruz.

Teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin çare bulamayacağı şeyler de var. İnsanoğlu var olduğundan bu yana en büyük tutkusu ölümsüzlüğü bulmak. Ama bunu binlerce yıldır aramasına rağmen bulamamış, alternatif yollar da ne yazık ki beklenen etkiyi vermemiş ve vermeyecektir. Düşünüyorum da ölüme çare bulunsa bile insanlık muhtemelen Ash’ın kopyası karşısında tahammülsüzleşen eşi gibi hissederdi. Çünkü yaşamayı istemek kadar ölümü istemek de kodlarımıza işlenmiş. Ölümü inkâr etmek yürüdüğümüz yolun bir varışı olduğunu inkâr etmek demek. Hayatın akışına aykırı.

Yazının başında da söylediğimiz gibi dünya değişti. Orta dünyada olduğu gibi bu değişimi suda, toprakta hissetmenin, kokusunu almanın imkânı yok artık. Avuç içine sığdırdığımız ve bakmadan gün geçirmediğimiz ekranlar bunu bize fısıldıyor. Kimine göre bir ekran kimine göre kara bir ayna.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Just Mercy (Sadece Merhamet)

Kendi Doğumunu Gerçekleştir

War Horse: Bir Dostun Gözünden

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.