Bir Şifalı El

Geçen on bir ayın üzerimize çektiği örtüyü kaldırıp huşuyla bakıyoruz gelen mübarek Ramazan’a. Günaha dokunmaktan kararan ellerimizi, bakmaktan yorulan gözlerimizi, dalmaktan usanan kalplerimizi yıkıyoruz besmeleyle, bereketin nura karıştığı kutlu oruç ırmağında. Açlıkla terbiye olunan nefsin Allah katında miskten daha güzel addedilen kokusu doluyor kâinata. İftar vaktini müjdeleyen ezanla nimetin kadrini idrak etmenin sevinci karışıyor bardağımızdaki suya, tabağımızdaki aşa… Yıldızların semayı aydınlatması misali pırıl pırıl parlatıyor sahurun eşsiz saffeti, karanlıkta kalan evlerimizi. Huzurla çekilen yorganların altından yine huzurla kaldırılıyor gecenin bir yarısı, on bir ay boyunca yatmaktan hantallaşan vücutlar, miskin ruhlar…
Mecalsiz kalanın, çaresizliğin pençesinde kıvrananın halinden anlıyoruz açlığın ve susuzluğun eşiğine yaklaştıkça. Sabırdaki zorluğu tatmanın zevkiyle törpüleniyoruz zikir mabedinin şükür basamağında. Gayri ahlaki kelamlardan, tavırlardan, uzak durmanın ve temiz kalmanın gayretiyle cebelleşiyoruz dilimiz ve bedenimizle birlikte. Sesimizi, sözümüzü, bakışımızı, duruşumuzu, niyetimizi, amelimizi velhasıl bizi biz yapan her şeyi iyileştirmenin ve güzelleştirmenin derdine düşüyoruz masumane bir dilekle.
Aylarca yokuş aşağı yuvarlandıktan sonra artık düşebileceğimiz başka bir dip nokta kalmadığını anlamadığımızda elimizden tutuyor oruç, yüreğimizden öpüyor bizi adeta. Cesaret ve şevkle silkiyoruz üstümüze başımıza bulaşan tozları, söküp atıyoruz topuklarımıza saplanan dikenleri, can damarımıza sürülen ısırganları, içimize kadar giren ayrık otlarını… Kaldırıp başımızı bakıyoruz aşağıdan yukarıya doğru, tahmin edebilmek için yeniden tekrar başlayacağımız maceranın endamını.
Daha ilk adımda nefsimiz bağırıp çağırmaya başlıyor, yaramaz bir çocuk gibi mızmızlandıkça mızmızlanıyor. Uzuvlar şaşkın, kol kanat halsiz bir şekilde yayılıyor bulduğu ilk boşluğa. Organlar uzun bir zaman diliminin getirdiği alışkanlığı kısa bir süreliğine de olsa terk etmenin kararıyla adeta şokta. Anlama ve kavrama merkezi olan beynimiz küçük bir sarsıntının ardından yeniden denge kurmayı başarmakta. Mide kendi çapında yanmalarla, huzursuzluk zannettiği ancak ilerde şükürle anacağı o garip hissiyatla uğraşıp durmakta. Ve bir imsak vakti atılan adımlarla bu kez yokuş yukarı iftar vaktine doğru tırmanılmakta.
Aylarca kapısını çalmadığı komşusunu hatırlıyor bazıları, kimisi yıllarca selam verip almadığı dostunu, arkadaşını, akrabasını… Mahallesinde gezinen kedinin, köpeğin bir deri bir kemik kalmış hâli geliyor kiminin aklına. Bazısı balkona koşup yem bırakıyor parmaklıkların arasına, yuvasız kalmış kuşlar adına. İnsan olduğunu hatırlıyor insan, bir başka canlının acısını hissedebildiğini fark ettiği o efsunlu zamanda.
Yer, gök, deniz, dağ, bayır, ova her ne varsa emre nazır bekleyen yaratılmışlar sıfatının ardında, hepsi de kendi nazarında orucun ruhuna sarınıp, hak olanın rengine boyanmakta. Zerreden şümûsa, parçadan bütüne, ademden evrene uzanan bu yolculukta Ramazan ayı şifalı bir el olup yaraları sarmakta, eksiği tamamlayıp, kusuru kapatmakta mahir bir usta misyonunu üstleniyor adeta. Oruçla, o mukaddes rücûya sarılıyoruz tırmandığımız yokuşta. Sendelesek de düşmüyoruz, kırılsak da küsmüyoruz asla. Zira tutundukça oruca daha çok tutuluyoruz İslam’a.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.