Uyku Evi Kütüphanesi

“Cennetin her zaman bir kütüphaneye benzediğini hayal etmişimdir.”

Jorge Luis Borges

             Hırsız değilim. Olmadığımı biliyorum. Yani genel anlamda. Başka hiçbir şey çalmıyorum, kitap dışında. Ona da tam anlamıyla hırsızlık denemez. Kitapları alıp kendi kütüphaneme götürmüyorum, satmıyorum, zarar vermiyorum. Sadece bir geceliğine ödünç alıyorum ve yerine bırakıyorum. Şaşırtıcı olan,  anlayamadığım ve henüz bir çözüm üretemediğim şey ise ertesi gece aynı kitabı yerinde bulamıyor olmam. Ama bu benim suçum değil!

“Bibliokleptomani” deniyor,  kitap çalma hastalığına.  Bir hastalık olup olmadığını tam olarak bilmiyorum aslında. Tedavilik bir durumu olup olmadığını da. Gayet normal biriyim, en azından dışarıdan öyle göründüğüme eminim. Sonuç itibariyle kimin alnında hırsız yazar ki? Bir hırsız suçüstü veya kanıtlarıyla yakalanmadıkça nasıl anlaşılır? Tekrar ediyorum, hırsız değilim. Aldığım kitabı okuduktan sonra yerine bıraktığıma da adım gibi eminim. Ama daha sonra yerinde bulamıyorum işte. İhtiyar, yerini değiştiriyor olmalı.

Benim asıl sevdiğim ve vazgeçemediğim şekilde tutkunu olduğum şey kitapların kokusu. “Bibliosmia” diyorlar buna da. Bir araştırmaya göre eski kitapların kokusu, kahve ve çikolata kokularına yakın olduğu için bu kadar çok seviliyormuş.  Ama asıl nedenin selüloz ve kullanılan diğer maddelerin bileşenlerindeki doğal kokulardan kaynaklandığını biliyorum.

Bir aydır her gece burada kalıyorum. Uyku Evi Kütüphanesi’nde. Tabii izinsiz olarak. Hem sıcak hem de okunacak ve koklanacak eski kitaplarla dolu.  Sabah olunca da işe buradan gidiyorum. İlk günler yakalanma korkusuyla bir hayli heyecanlı geçmiş olsa da şimdi tuhaf bir haz duyuyorum, bu oyundan. Hafta içi her akşamüstü iş çıkışı, kapanışa yakın bir saatte kolumun altında bir dosyayla geliyorum ve merak ettiğim bir konu uydurup, o konuyla ilgili kaynaklar istiyorum. Yaka kartından isminin “Özgür Işık” olduğunu öğrendiğim ihtiyar kütüphane görevlisiyle çok fazla iletişime geçmeye niyetim yok. O da pek hevesli görünmüyor açıkçası. Tek isteğim unutulmak!

Kütüphanenin en ücra köşesine çekilerek çalışır gibi yapıyorum. İşin gerçeği bir süre sonra gerçekten çalışmaya başlıyorum. Kapanışa kısa bir süre kalınca aldığım tüm kaynakları ihtiyara geri veriyorum ve çıkışa doğru isteksiz adımlarla yürüyorum. Bu anlar çok önemli. Tek bir hata pahalıya patlayabilir. Çıkışa birkaç adım kala hafifçe sağa doğru hareketlenip kitaplıkların arasına dalıyorum. Vardığım ilk kitaplığın ardından ihtiyarı gözlüyorum. Yapmaya çalıştığım şeyin farkına varırsa önceden belirlediğim bir yalanı, son anda bir kitabın dikkatimi çektiğini söyleyeceğim. Şimdiye kadar bu yalana başvurmak zorunda kalmadığım için seviniyorum çünkü yalan söyleme konusunda pek de usta sayılmam.

Buraya geldiğim ilk gün, kütüphanenin en dip köşesinde iki yüksek kitaplığın dik açıyla birbirlerini kestiği yerde, bu iki kitaplığın kenarları arasında bir açıklık olduğunu ve o açıklığın ardında da bir boşluk olduğunu keşfetmiştim. Eve geri döndüğümde, koyu renk kıyafetlerle ve doğru pozisyonda çömelerek orada görünmeyeceğimin hayalini kurmuştum, safça. Ertesi gün uygulamaya karar vermiştim. Yapamadığımı söylememe gerek var mı? Kapanma saatine yakın çıkışa yöneldiğimde kitaplıkların arasında hareket bile edemedim. Ayaklarım, beni adım adım dış kapıya götürdü. Heyecandan kulaklarım uğuldamıştı.

Kitaplıkların arasına kaçabilme başarısını ancak iki hafta sonra gösterebildim. İlk aşk, ilk heyecan. Göğsümde tamtamlarla ihtiyarı gözlediğimde elindeki kitaba öyle bir gömülmüştü ki beni cesaretlendirmek için bilerek yapıyormuş gibi bir izlenime kapılmıştım. Nasıl olsa kapanışta beni saklandığım yerde yakalayacaktı. Birilerinin bizi mutlaka görüyor olma hissi…

Ama öyle olmadı. Lâstik tabanlı ayakkabılarımla kitaplıkları bir bir aştım ve minyon bedenimi o iki kitaplığın arasından geçiriverdim. Bedenimin bulduğu boşlukta rahatça çömelebildim ve beklemeye koyuldum. O boşlukta zaman durdu sanki. Saatlerin arsız bir rahatlıkla geçtiği yerde saniyeler geçmek bilmedi. Ayaklarım uyuştu, uykum bile geldi, Uyku Evi’nde!

İhtiyar kütüphanecinin, kapanışa kadar kalmış olan birini uyardığını duydum. Ciltli kitap kapaklarının kapanma sesleri, sandalye gıcırtısı, tam duyamadığım birkaç sözcük ve kapının kapanma sesi. İhtiyarla baş başaydık artık. Bulunduğum yerden onu görmem imkânsızdı. Ne yaptığını, çıkardığı seslerden anlayabiliyordum. Önce sandalyeleri düzeltti, sonra sanırım bilgisayarı kapattı ve en son kitaplıkların arasında dolaşmaya başladı. Son giden kişinin bırakmış olduğu kitapları yerlerine bırakmak için dolaştığını, kitaplıkların oluşturduğu tüm koridorları dolaşmayacağını düşünüyordum. İhtiyarın adımlarını saymaya başladıktan bir müddet sonra yanıldığımı anladım. Tüm kütüphaneyi tavaf ediyordu. Adım sesleri yaklaştıkça olduğum yerde büzüldükçe büzüldüm ve nefesimi tuttum. Ellerimle yüzümü kapattım. Bir ara ayak sesleri uzun süre durdu ve parmaklarımın arasından o parlak rugan ayakkabıları gördüm. Yüzümdeki ter, avuç içlerimdeki terle birleşti. Bir sürtünme sesi ve sonrasında ruganlardan çıkan ses uzaklaşmaya başladı. Birkaç dakika içinde de kapının kilitlendiğini duydum ve kütüphanenin loş aydınlığına çıktım. Birkaç aplik yanık bırakılmıştı ve bu da bana yeterdi.

Kütüphanede kameralar olduğunu fakat sürekli izleyen bir güvenlik görevlisinin olamayacağını ve hırsızlık olmadıkça geriye yönelik kayıtlara bakılmayacağını düşünüyordum. En azından bu riski göze almıştım.

Şimdi sizinle o gün bugündür yaşadığım tuhaflığı paylaşmak istiyorum. Önceden belirlediğim bir okuma listem vardı ve ona sadık kalarak her gece okuyacaktım. Sabah olunca da ihtiyar kütüphaneci, bana uzak koridorlardan birini temizlerken sıvışacaktım sessizce. İş yerinde de o gece okuduğum kitabın hayallerine gömülecektim.

Bana, neden kitapları satın alıp evde okumadığımı sorabilirsiniz. Fakat benim okumak ve öncesinde uzun uzun koklamak istediğim kitaplar, parayla -en azından sahip olduğum parayla- satın alamayacağım nadir bulunan eski kitaplardı. Daha önce söylediğim gibi hırsız değilim ve işten çıkış saatimle kütüphanenin kapanma saati arasındaki zaman bana yetmiyor. En önemlisi de herkesin gözü önünde doya doya kitap koklayamayacağım gerçeği.

Bir ay boyunca hiçbir şey istediğim gibi gitmedi. Evet, bunca zaman ihtiyara hiç yakalanmadım. Geceyi istediğim kitapla yapayalnız, o kahve ve çikolata karışımı karşı konulamaz kokuyu içime çekerek ve o kitabın tüm büyüsünü yaşayarak geçiriyordum. Saniyeler dakikaları, dakikalar saatleri, saatler de kendinden olanı kovalarken  böyle bir ortamda zamanın nasıl da gereksiz bir ayrıntı olduğunu kavramıştım. Buraya kadar her şey o kadar inanılmazdı ki  yaşadığım şeyin gerçek olduğunu kendime ispatlayabilmem için düşünmem gerekiyordu. Sadece düşünebildiğim zaman gerçekliklerini kanıtlayabiliyordum.

Benim için endişe verici olan ve gerçek olamayacak  kadar inanılmaz gelen şey, okuduğum ve bitirdiğim kitapların sonlarını hatırlayamıyor oluşum. Kendimi ne kadar zorlarsam zorlayayım, bunu başaramıyordum. Sabah kütüphaneden çıkar çıkmaz, daha yolda kitapla ilgili hayallere dalıyor, önce kitabın kokusunu, sonra kapağını ve okuduklarımı hatırlayabiliyordum ama bir sonuca ulaşamıyordum. Bir son yoktu ve hayallerim bir sona bağlanmadıkça ne o hayallerden keyif alabiliyordum ne de okuduklarım beni tatmin ediyordu. Yaşadığım bir başka sorun da ertesi gece sonunu hatırlayamadığım o kitaba geri dönmek istediğimde karşıma çıkıyordu. Kitabı yerinde bulamıyordum. Kütüphanenin açık olduğu saatlerde birileri o kitaptan faydalanmış olsa bile  ihtiyar kütüphanecinin o kitabı yerine koymuş olması gerekmez miydi? İhtiyarın masasına, çekmecelerine, sıra sıra dizili çalışma masalarına baksam da okuduğum bir kitabı ertesi gece ve sonraki gecelerin hiçbirinde bulamadım. Bir ay boyunca okuduğum onca kitabın sonuna hiç varamadım.

Bir ay sonra iş yerimde oturmuş yine okuduğum kitaplardan birinin sonunu hatırlamaya çalıştığımda artık kitabın kokusunu ve okuduklarımı hayal etmediğimi, öğrendiklerim üzerine düşünmediğimi, düşüncelerimin tamamen hatırlayamadığım sona odaklandığını, bir boşluğu hayal ettiğimi fark ettim. Bu beni alt üst etti.

Biraz olsun toparlanabilmek için kendime Cortazar’ın öykülerinden çıkma bir mate çayı hazırladım ve boğazımı yakan ilk sıcak yudumda gizemi nihayet çözebildim. Önemli olanın kitabın sayfalarında gezinen parmakların hissettiği dokunun, her bir kitabın kendine has bir kokusunun olduğunun ayrımına varabilmenin, okunulan her sayfanın hikmetine kapılabilmenin büyüsüyle kendinden geçebilmekolduğunu ve bir sona varmaya çalışmanın anlamsızlığını keşfettim. İkinci ayın ilk gecesi, okuduğum tüm kitapları ihtiyar kütüphanecinin masasının üzerinde buldum. En üstteki kitabın üzerinde de bir not: “Dikkat! Uyku Evi’nde uyumak yasaktır!”

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

4 thoughts on “Uyku Evi Kütüphanesi”

  1. Önce ismiyle beni çeken bir yazı oldu. İnternet ortamı için biraz uzun gelse de okuduğuma değdi. Kitap okuma eylemi üzerinden akıp giden hayatın anlamının sorgulandığı güzel bir metin. Sonu düşünmenin anlamsızlığı, yaşanılan anın keyfine varmak. Gizli bir “Carpe Diem” mesajı sanki.

  2. Tam acaba klasik bir hikaye mi okuyorum diye devam ederken şu cümlelerle beni yakaladı: “…yaşadığım şeyin gerçek olduğunu kendime ispatlayabilmem için düşünmem gerekiyordu. Sadece düşünebildiğim zaman gerçekliklerini kanıtlayabiliyordum.” Bu Dekartçı bakış açısı ile artık klasik değil, sembolik bir öykü okuduğumu anladım. Ayrıca öykünün içinde Cortazar’dan bahsetmeniz, Borges’ten epigraf bana, benim de çok sevdiğim Latin Amerikan edebiyatı etkileşimini hissettirdi. Sadece Uyku Evi Kütüphanesi’nin yüklendiği anlamı yerine oturtamadım. Umarım devamı gelir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.