Kutsal Hitap

Evvel zaman içinde, ‘zamanla olur’ denilen cümleler kalmış dilinizin ucunda.
“Ve sonsuza kadar mutlu yaşadılar.” Hüsn-i zannı ağzınızın kıyısında… Fincan kanaat getiriyor; kime, neye göre bu karar? Hangi telve sözünü tutmuş ki üç vakte kadar? Kendini en yakın sağda parka çekmiş nice düş kırıldı çoktan. Sahi bu hakikat neye yarar?

O gün hiç anlamı yoktu hiçbir şeyin ve böyle hissin iç kanamasına talimdi zaman. Hiç kanamadan kabuk bağlayan yaradan söz etmek kâfiydi vesselam. O dem ki en rütbeli kelam dahi baş çıkaramaz satırdan. Anımsadım, elleri cebinde salçalı ekmek bekleyen çocuklardık, soğuktuk sokaktan. Sokak dedim de… Birileri terk etmek üzere şehri, birilerinin daima umudu var yarından. Yere gelen bir sırttan çok şey bekler olmuş zaman. Tasalanma, baktığın yerden gökyüzünün nasıl güzel göründüğünü anlat onlara. Olsun varsın, hüznün yüzünün önüne geçecek bazen aynada. Belki hiçbir şair yazmayacak bir daha, duraksayacaksın. Saçının nizamı içinin dağınıklığına galip gelmediğinde anlayacaksın.

Yol uzuyor, varmaya ramak kala bir ağacın gölgesinde durup soluklanmak ne mümkün; hiçbir söz henüz etmiyorken dize. Elini bıraktığın da el olacak, dize gelmeyince… Sonra önüne bir sokak daha çıkmadığında anlayacaksın vardığını. Sardığın yara kanayacak ardından. Ardı bulanık çamur, paçasını sıvayan basar üzerine ancak. Zaman kendini dinlerken araya gireceksin, bu kötürüm halden kurtulman gereken yerde su-i zann edeceksin. Yol da bitecek, düşerken dara… Bir darağacının gölgesinde durup soluklanmak ne mümkün, cellât hazırsa çoktan…
“Yolumdan astılar, dönmedim. Düşlerimden de asılırken de düşmemiştim, ölmedim. Her kuyudan kendime asılarak çıktığımdan bilirim.” dediğini duyar gibiyim.

Şimdi ne söylesem biraz az gelir sana. Bir varmış bir yokmuş, bazen aç bazen tokmuş, dilden aşağısı da tutmayınca susmuş. Sonra bir türkü tutturmuş, Zahide’nin haberiyle bükülünce beli, durmuş zaman. İşte o dem dedim ki: Uyan!

Tokat’ın yollarında taşlar azaldı,
Ordu’nun dereleri de sanmam yukarı aksın.
Ve yuvarlanmadan bayır aşağı, uyan. Eskidendi Üsküdar’a giderken mendil bulmalar, eskidendi salçalı ekmek, eskidendi, eskiden…

Biz bu zamanda da dünyanın rengine kandık. Eskiler güzeldi ve özel güne mahsus hatırlanmak üzere ayrıldılar aramızdan. Yol dedim, bitiyor. Gülleri de iyi kuruttuk kitap arasında. Yollar ve yıllar boyunca dizimizin dibinden ayırmadık kitabı, bir kez olsun açıp bakmadık ama… Okursak eksiliriz çünkü eksik kalırız bu diyardan… Sizi bilmem ama beni Üsküdar’a giderken yağmur alacak. Ellerim cebimde bir ıslık çalacağım. Rüzgâr bana meydan okuyacak, sarsılmayacağım. Bak yüzüm görünüyor aynada, türkü tutturmuşluğum da bundan. Cellât da urganı aramaya çıkınca gülümsemiş darağacı: “Yahu büküldü boynum ama siz yaşatın beni, ıhlamurlar çiçek açtığında ancak döner, o cellât iblisi…”
Kaleme, kutsal hitap gibi düştü gece
Ve ben yine ellerim ceplerimde bir türkü tutturdum.
Okuyorsunuz değil mi?

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.