Hera

Uzun ve yorucu bir senenin daha geride kaldığı bir yaz akşamı aklımdaki. Tüm hastalarımın bittiği, kafamdaki sonsuz girdaba dönüşen yapılacak iş ve endişe listesinin sonuna imza attığım saatler… Her gün yeniden yeniden artık dayanamıyorum, yapmayacağım deyip akşam vizitiyle kokusunu içime çektiğim bebeklerimin bana kendilerini affettirdikleri, annelerimin evlatlarını sonsuz bir huşu içinde emzirirken yüzlerindeki dünyadan kopuk huzur ve gülümsemeyi görerek devam soluğu aldığım vizit sonrası dinginliği yaşadığım… Gün içinde sayısız ayak seslerinin, bazen iniltilerin yankılandığı koridorlar bomboş ve sakin o akşam da. Çöküp kalmıştım masama. Evdeki evlatlar, eşim huzurlu anne görmek isterlerdi kapıdan girince bilirdim. Evet, işte tam zamanıydı, onlara hak ettikleri hediyeyi vermemin.
Bu coşkuyla elim bilgisayarın tuşlarında gezinirken buldum aradığımı. Bu seneki yaz tatili işte bu dedim gözlerim parlayarak. Ekranda beliren sınırsız mavilik, arka fondaki arkeolojik kalıtlar büyüleyici geldi gözüme. Bende insan evladıydım sonuçta, denizin maviliğinin serinliğini ayakuçlarımda hissedivermiştim işte o anda. Çok dayanılmaz bir davetle düşünmeden, danışmadan rezervasyonu yaptırdım gitti bu seneki tatil rotamıza. Dimdik kalktım ayağa bütün yorgunluğumu ceket gibi sıyırıp sandalyenin üzerine bırakarak, dimdik, sıcacık bir gülümsemeyle. Bu seneki rotamız Samos adası işte, tam yol ileri diye fısıldadım kendime çocuk sevinciyle. Mesleğimin ve insanların bütün girdabını geride bırakacağımın kocaman bir yanılgısıyla…
“E bu da nereden çıktı?” dedi eşim, “Anne orada wifi vardır değil mi?” diye sordu oğullarım. Aynı coşkuyu görememe biraz içimi burksa da kararlıydım, düşürmeyecektim hevesimi. İlerleyen hazırlık günlerinde onlarda alıştı bu fikre çok benimsemeseler de. Bir ipin ucuna asılıp çeker gibi zorlanarak geriye çektiğim günler bitip, deniz tutması, sivrisinek, yeşilliklerde kullanılacak astım ilaçları valize yerleştirildiğinde onlar benden daha hevesliydiler yola çıkmak için. Durmamacasına çocuk neşesiyle tekrarlıyordum içimden “Bu bir hafta iş yok, hasta, hastalık yok, hele insanlar hiç yok” diye mantıra gibi dilimde.
Kuşadası’na gittiğimizde yayılıp yatası olan ergenlerim ve babalarının son çırpınışlarına bir kez daha maruz kalsam da bu kültür turunu çocuklarına borç bilmiş bir anne edasıyla yüz vermedim yalvarışlarına. Gemiye bindiklerinde yüzlerinde benim heyecan diye görmek istediğim teslimiyet nasılda iyi gelmişti yüreğime. Anneydim işte, en iyisini yapacaktım evlatlarıma onlar fark etmese de. Yaklaşık bir buçuk saat süren pek de hayalimdeki kadar konforlu ve büyüleyici olmayan mavi feribot yolculuğu sonrası ilaca rağmen yüzleri deniz tutmasından çarpılmış ergenlerimle karaya basmanın rahatlığını yaşadık. Bundan sonrası aynıydı, gerginlik kalktı omuzlarımdan. Rutin herkesin her sene yıl boyunca çalışıp hayalini kurduğu, gün saydığı ama yemek deniz, otel ve bazen de kültür turlarından ibaret hayal kırıklıkları ile ruhlarını iyileştirmek niyetiyle başlanan ve seneye asla aynı hataların yapılmayacağına tövbe edilen tatiller. Sevda gibi hem kahırlı hem güzel…
Sanırım bu sıradanlığın ikinci gününde gördüm orayı, Samos tapınağı. İlk gördüğünde insana ihtişamlı bir harabe görüntüsü veren, yakından bakıldıkça zarafetine her an daha fazla hayran bıraktıran tapınak. Her yerinde elle tutulamayan ama solunabilen bir ruh hissetmiştim gezerken. Hatta sunağın arkasındaki kapı kalıntısının arasında kırmızı bir etek kıvrımı gördüğüme yemin bile edebilirdim bir an. Tura katılan herkes rehberin anlattığı mitolojik masallarla rüya görürken ben oradaki tek uyumayan insan gibi hissettim kendimi. Sunağın yanına çöktüm kalabalığın gerisinde kalıp, oradaydı işte görüyordum yerdeki küçük kan gölünü. Basmamak için üzerinden atlamak için ayağımı kaldırdığımda oğlum ani bir kavrayışla tuttu kolumdan “Başın mı döndü anne?” Cevap vermek için yeri işaret ettiğimde kan yoktu. “Yok annem, yorgunluktan ya da güneşten herhalde” diye geçiştirdim ama ben bile endişelenmiştim kendi halimden.
Yemek yiyemedim o akşam çok. Şikayetlendi herkes sessizliğimden. Kafamda çevirip duruyordum kırmızıyı, şiddetini ve en çokta gerçek dışılığını. Kan, etek kıvrımı, hepsi kırmızı, hiçbiri yok. Bu böyle olmayacak diye söylenerek erken girdim yatağıma. Denizin uzaktan gelen dalga sesleriyle bir süre sonra dalabilmiştim sanırım uykuya. Etraftaki sesler kesilip ay iyiden iyiye denizle cilveleşirken yakamoz aydınlığı ışıldıyordu odanın duvarlarında o içeri girdiğinde. Sanki onu bekliyor gibi gözümü açmıştım bende. Çok güzeldi, nefes kesecek kadar, güzel sıfatındaki her şeyini utanacağı kadar güzel. Aydan bile daha parlaktı yüzü ve saçları kömür karası, bukle bukle iniyordu beline. O kıvrımını gördüğüm muhteşem kırmızı elbise dökülüyordu vücudunun her santiminden. Yürürken ondan ayrı dans ediyordu sanki bedeni, her uzvu. İncecik bilekleri, parmak uçlarında yaklaştı yatağa. Elini uzattı bana hiç konuşmadan. Dudakları kımıldamıyordu ama avazı çıktığı kadar bağırıyordu, gel diye, gel ve izle. Söylediği hiçbir şey dudaklarından ses olarak çıkmıyor ama direkt beynimde yankılanıyordu. Büyülenmiş gibi takıldım peşine o güzelliğin yanında şortlu pijamamdan ve kadınlığımdan utanarak. Beni görmüyor gibiydi zaten. Tek derdi görmek değil bana göstermekti. Tapınakta bulduğumuzda kendimizi anladım kim olduğunu, Hera. Güzel tanrıça Hera… Başka kim olabilirdi? Ondan sonra olanlar zihnimde deprem yaratan bir ayindi. Sunakta, yaklaşık iki buçuk metre uzunluğunda bir platformda yatan erkeği fark ettim sonra. Ay ışığıyla ve meşalelerden yansıyan ışığın gölgesiyle çok yakışıklı görünen bir erkek, uzanmış yatıyordu. Gözleri Hera’ya bakıyor, başka hiçbir şeyi görmüyor gibiydi, adeta yalvarıyordu. O kadın asil yürüyüşüyle dikildi platformun başına, erkeğin kendisine sunduğu bedene dokundu parmak uçlarıyla. Bir anda avuçlarının içene aldı ruhunu, bir zırh gibi giyindi o ruhu üzerine. Karnı şişmeye başladı sonra, fark ettim dakikalar içinde gebeydi. Zaman kavramı yitmişti benliğimde ve güzel Hera yine dakikalar içinde doğurdu güzelliğinden zerre kaybetmeden ve benim yardımıma ihtiyaç duymadan. Bebeği kucağına aldı koydu kenara. Ve dönüp bakmadı bile adama. Adamın rengi soldu, bakışları dondu. Ayağa kalktı, doğruldu. Aynıydı ama artık farklıydı. “O artık fani oldu” dedi beynime. “Git” dedi adama, ölene kadar yaşa. Ruhu elinden alınmış adam karıştı kalabalıklara. Aynı seremoni üç kez tekrarlandı gözümün önünde, her seferinde Hera vücuduna kattığı ruhlarla ve doğurduğu çocuklarla daha kutsallaşıyor ve ulaşılmaz oluyor ancak sunaktan kalkıp kalabalığa karışan adamlar bir daha kendileri gibi olamıyordu.
Dehşete düşürmüştü beni bu ihtiras ve bencillik. Güzelliği ayaklarımı bağlasa da gitmek için arkamı döndüğümde sesini duydum yine. “Dur” dedi son seferini görmedin, sonumu, ölümümü. “Sen, dedim ölümsüz değil misin?” Artık değil dedi, bu seferden sonra değil. Arkamı döndüğümde sunakta bir adam yatıyordu yine, hayranlıkla gözlerini dikmiş Hera’ya. Lakin bu defa Hera da ona aynı hayranlıkla bakmıştı. Ruhunu almak için elini uzattı. Kapattı sonra, anlamıştım, kıyamadı. Kapalı avuçlarıyla diz çöktü sunağın başına. Adam kalktı bu defa. Sanki seremoni tersine dönmüştü. Adam elini uzattı Hera’ya o da kıyamadı. Ve kadın elbisesinin içinden zümrüt bir kama çıkardı aniden. Ne yaptığını anlamadan sapladı vücuduna. Kan işte oradaydı, eteklerinin kıvrımının, kıvrılmış bedeninin yanında. Ölümsüzlüğünü sundu avuçlarıyla adama. Son nefesini verirken eliyle yolladı Zeus’u Olimpos’a. Ölümsüzlüğün gücü ve lanetiyle…
Zeus dimdik, onurlu, ruh dolu yürüyordu şimdi Olimpos’a doğru ay ışığında. Hera güzelliğiyle artık sadece masallarda…
“Haydi uykucu tembel” diye seslenen eşimin sesiyle açtım gözlerimi, çarpıntısını zor raptediyordum kalbimin. Kuruyan dilim damağımla kendime gelmeye çalışırken arkasından çıkardı ellerini. Bak güzellik sana ne aldım bu geceki yemek için. Eşimin bana uzattığı kırmızı kıvrımlı elbiseyle artık bıraktım zamanın ve dünyanın gerçeklerini, Zeus ve Hera’nın doğmamış bebeklerine ağladım uzun uzun.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.