Elika

“İhanet de sürpriz yapar”

‘‘Kafanı kapıdan dışarıya uzatırsan, içerdeki soğuğu görürdün.” dedi ve ilave etti, “Fark eder, dışarıdaki esareti evde üşüyenler. Duvarla örülü giz, dışarıya çıkamayan iç gibidir. Bilmez donmayanlar, içerdeki buz sarkıtlarını ve bütün kadınlar yanmayan sobanın üzerinde kurutur; ıslanan hayallerini, acıyan yanlarını ve bilir dışarıdan görünen hayatın bir hapishane olduğunu, evinin parmaklıklarından bakarken özgürlüğe…

Çaresizlik; ekmek kavgasının, tuzu kuruların semtinden geçerken kopardığı vâveylaydı. O kuru tuz, fakirin çorbasına hiç dökülmemişti her nedense! Ekmeğe sürülen esaretti; yokluğun deli hıncı. Taşranın eski zaman kokulu mahallelerinde, tuzu kurumamışların kavgasıdır hayat.  Aslanın midesindeki ekmek, bir de yaşam mücadelesi… Hiçbir parçası yerine oturmamış puzzle gibiydi hayat. Ömür, puzzle parçalarının yerini bulmakla geçerdi, ağır aksak arabesk bir senfoni işte.

Tırnakların kazıma hikâyesi kuru ve katıksız… Selvi boylu üzüm ağacının dalında kurtlanan elma, olgun dutlara inat aş olurdu fakirin sofrasına… Kara makinanın başına ne zaman oturduğunu bilmiyordu Elika. Az önce Çin malı guguklu saatinin plastik kuşu üç defa çıkmıştı yuvasından. Bir dağın kamburu gibi iki büklüm geçen onca saat; omuzlarındaki sızıydı yılların cefası, son nakışı da attı mı yarınki siparişler tamam olacaktı. Gözlerine oturan, yorgun misafir sızı, bir hayal tufanına dönerken, gözleri apansız bir uykuya teslim olacaktı ki, kapının tekme tokat dövüldüğünü fark etti, birden irkildi. Köhne gecenin bir şarap gibi eskidiği rutubetli duvarlarda gezerken gözü, sanki hiçbir şey anımsamıyor gibi sersemlemişti. Vurulmaktan deliye dönmüş kulp ile “Aç kapıyı neredesin kadın?” diye haykıran sesin arasında birden gitti geldi Elika, hışımla kapıyı açtı. Açmasıyla adamın kapıya yığılması bir olmuştu. Kocası Hayri içip içip gene küfelik olmuş, meyhane çırağı Abdi tarafından kapıya bırakılmıştı yine. Elika, Hayri’yi içeriye sokmaya çalışıyor, adamsa durmadan konuşuyor, küfürler sıralıyordu. “Allah cezanı versin Rıfkı yaktın beni, yaktın beni…” Elika, gözlerinin altında sisli halkaları kör kuyu bakışları, çökmüş avurtlarıyla elli yaşında bir kadın gibi gözüküyor olsa da, daha otuz iki yaşındaydı. Ellerinde, sıktığı hayat kavgasının demir parmaklık izleri, yorgun yılların takvim yaprakları, bir de pala bıyıklı bir adamın dayak sızısı vardı. En son ne zaman güldüğünü hatırlamayacak kadar ağlamaklı, bir o kadar da dertliydi. Bakışlarına sinmiş bir keder nereye gitse onunla giderdi. Mavimtırak şahikalarda açan bahtsız gelincik Elika, hayatın rüzgâra direnen ipsiz uçurtması gibi oradan oraya savurduğu gökyüzü sakini dertli Elika! Giydirilmiş aplikler gibi hüzünlü bakışları… Gözyaşları şarkılarının son bestesi gibiydi. Odaya sinmiş, küf kokan paslı sessizliği, Hayri’nin sesi bozdu bir anda. “Kalk bi’ kahve yap!” Elika, hızla mutfağa giderken serçe yüreğinin sesi meydan okuyordu her şeye, öfkeden açılmış gözlerine eşlik ediyordu ruhunun ritim bozukluğu. Bir bardak suyla ve kahveyle Hayri’nin yanına geldiğinde adam çoktan sızmıştı. “Hayri, uyan kahve getirdim.” Hayri’nin uyanmasıyla kahve tepsisine yumruk savurması bir olmuştu. “Beceriksiz kadın, iki saatte bir kahveyi yapamadın, üstelik bir de beni uyandırıyorsun!’’ demesiyle ikinci yumruk Elika’nın gözünde patlamıştı. Oysa beş dakika da yapmıştı kahveyi. Elika, ah Elika! Çıra ağacı, direksiz derme çatma yaşama sızıntı gözyaşlarıyla sıva olmaya çalışan suskun kanarya, yaşamdan çalınıp ölüme biriktirilmiş ömür ve bozuk para gibi harcanmış çiçeksiz nevbahar, yine sesini çıkaramamıştı bile gelen darbelere, hem yüreğine hem bedenine… Yan odada gürültüye uyanan küçük Samet yaşanan tufanı anlamaya çalışsa da anlam veremiyordu olanlara. Samet yedi yaşında büyümüş de küçülmüş bir çocuktu, ikinci sınıfa gidiyordu. Elika bir yandan yüzüne buz koyuyor diğer yandan dökülen kahve ve bardak kırıklarını topluyordu. Gözünden dökülen damlalar; çöle damlayan kor gibi, demir gibi, derin bir kesiğe damlayan zehir gibi yakıyordu yüreğini, bir avuç damla, yaban bir ıslık gibi hem dudaklarında hem bağrında çınlıyordu. Hayri tekrar sızmıştı olduğu yere, horlama sesini sanki bütün mahalle duyuyor gibiydi. Elika yorgunluktan ve acıdan ayakta duracak halde değildi, yatağın kenarına kıvrılınca guguk kuşu tam beş defa çıkmıştı yuvasından; guguk guguk guguk…

Sabahın ilk ışıkları, yeni gün mücadelesini haber verircesine yüksek hüzmeliydi. Güneş sanki bir kumandan edasıyla heybet saçıyordu güne.  Yaşama şahit yazılmış bir ekmek kavgasının öznesiydi Elika. Maviden güneş izi toplayacak, kör kırlangıç gibi denize açılacaktı birazdan.  Çayı demlemiş kahvaltıyı hazırlamıştı, mis gibi kızarmış ekmek kokusu her yere yayılmış, Hayri’nin burnuna kadar gelmişti. “Kahvaltı hazır, herkes sofraya!” diyen seste dün gecenin temi bile kalmamıştı, gözündeki morluk ve bedenindeki ağrıyı saymazsak. Hayri yüzünü yıkamış ve sofraya gelmişti Samet de yerini almıştı bile, okul vakti yaklaşmıştı. Dün gece dedi Hayri, dün gece neler oldu? Bir tek Rıfkı’nın cebimdeki bütün parayı aldığını hatırlıyorum, başka bir şey yok. Elika, savurduğun yumrukları hatırlamıyor musun der gibi, acı acı baktı kocasının yüzüne ama konuşamazdı aynı darbelere maruz kalırdı yine. Hayri devam etti: “Rıfkı dedi, beni öldürtecekmiş borcumu ödemezsem, bütün paramı aldı şerefsiz dün gece, iki gün de süre verdi, ya borcumu ödermişim ya da…” Elika: “Sus!”  Sanki bütün duvarlar üzerine yürüyordu, lafını işaret edemeyen falcının kekeme dili gibi, sükût ikliminin bozkır çiçeği gibi soluyordu sözler. Birden direndi kelimeler suskunluğuna, “Sus, bulacağız çaresini.” Hayri’nin Rıfkı’ya tam yüz elli bin lira borcu vardı, kumar borcu. Rıfkı azılı bir kumarbaz ve tefeciydi. Yaşanmamış acılar, yol kesmeye başlamıştı yine Elika’nın gözlerinin önünde. Harâmi ustura aynadaki yüzüne çizikler atmaya başlayacak gibi duruyordu. Kahvaltı sofrasını toplar toplamaz teslim etmesi gereken işleri alarak dışarıya çıktı Elika. Kaldırımları sanki sırtında taşıyordu, beyninde dolanan bir tek soru vardı; ne yapacaktı, nasıl bulacaklardı o parayı? Rıfkı belalı bir gangsterdi, her yol vardı onda; kocasını öldürebilir, kendisini kötü yola düşürebilirdi. Zaten söylemişti de Hayri ‘ye ‘‘Elika da pek genç ve güzel.’’ diye… Bunları düşünürken Elika iyice kaybolmuştu; düşüncelerde, sokaklarda ve korkularında. Dapdar bir gökyüzünün evreniydi dünyası, baktığın zaman dibi görünürdü yüksekliğinin, bütün denediği mutluluklar ya bol gelir ya da bir kaç beden büyüktü. Üzerine sevinç hep teğelli dururdu üzerinde, ha düştü ha düşecek. Becerememişti orkestrasını yönetmeyi, hep başkaları için çalar söylerdi Elika. İpotekli yaşam ve hacizli gülüşler Elika’dan ibaretti. Bir yolu olmalı, bir şey yapmalı… Bir çıkış Allah’ım diyordu, bir çıkış… Soğuk bir duman tüter çaresizlerin yüreğinde, kör bir duman. Genzine yapışır, bir şey yapamamanın adi tortusu. Bilge hayatın yelelerine emanet edilmiş zaman süpürür zayıfları, yoksunları. Sınıfta kalır, hep bir salkım üzümün rahmine düşen kaktüs kokulu cemre, çıkış arar düşmek için; havaya, suya, toprağa.

 

Elika dükkâna aldığı işi teslim ettikten sonra parasını aldı ve tekrar dönüş yoluna koyuldu. Beynini kemiren o soru, bir de elindeki beş yüz lira… İkisinin arasında sıkışmış, makinedeki tost gibi hissediyordu kendini, “Dünyaya sıkışmış bir kıymığım ben” diyordu kendi kendine. Yüz elli bin liralık borç, elde var beş yüz lira, acı acı gülümsedi ağlanacak haline. Eve geldiğinde Samet okuldan yeni gelmiş, Hayri ortalarda yoktu, yine o cehennemde küfelik olmuştur diye düşündü, tarhana çorbasına kaşık sallarken. Tam sofrayı kaldırmak üzereyken kapı çalınmaya başlamıştı, gelen Hayri’ydi. Elika kapıyı açtı, Hayri ayaktaydı, parasızlıktan yeterince içememişti. “Karnım tok, bir kahve yapıver.” dedi. Sarhoştu ama aklı başındaydı. Elika kahveyle odaya girince, Hayri’nin gözyaşları tişörtünü adeta ıslatmıştı: “Pişmanım, dedi hem de çok… Sana eş, çocuğumuza baba olamadım. Hep kurban oldum, sizi de kurban ettim.” Yılların nedameti dökülüyordu sanki Hayri’nin gözlerinden, paslı makas içini yırtıyor bir acı ciğerini kemiriyordu sanki “Pişmanım, affet” diyecek cesareti bile yoktu. Kanatlarını toplamış muzaffer Anka kuşu gibiydi Hayri. Dağ görüntülü yükseklik, sağır semaya emanet, dilsiz beden, şifa dağıttığını zanneden zehirli zakkum gibi bakıyordu. “Çareler tükenmez” dedi Elika, “Allah bir çıkış yolu verir…” “Verir mi” dedi Hayri “Sahi verir mi?” “Söz” dedi “Bir kurtulayım şu borçtan yaklaşırsam şerefsizim, sana söz Elika sana söz…” Elika’nın gözyaşları Hayri’nin gözyaşıyla sarmaş dolaş olmuştu, “Söz”  dedi Elika. “Neye mâl olursa olsun kurtulacağız bu illetten, kurtulacağız!” Hayri karısına hem sarılıyor hem ağlıyordu. Elika kocasını hiç böyle görmemişti Hayri de aynı şeyleri düşünmüştü, karısı gözünde birden devleşti. Elika oturduğu yerden hışımla ayağa kalktı, kendini güçlü bir savaşçı gibi hissediyordu adeta, bir kılıç yoktu elinde, “Kurtulacağız, bedeli neyse ödeyeceğiz!” dedi. Elika; dağ keçisi demekti. İnatçı ve kararlı, mücadeleci… Tıpkı bir keçi gibi… O korkak ürkek serçe kadın gitmiş, sanki bir şahin gelmişti yerine. Elika, Elika! Yamaçlar seni bekliyor. Saf nokta, galip kuş, Atlas, kumaş paraşüt… Uçsuz bucaksızın kahraman kartalı uçmaya hazırdı. Sabah erkenden gündeliğe gidecekti, “Yatalım, sabah ola hayrola, acılar kenetlermiş derler ya…” Sabaha kadar sarılarak uyudular. Günün ilk ışıklarını Elika’dan yükselen bir ses çınlattı, “Buldum, buldum!” diyordu Elika, avazı çıktığı kadar bağırarak… “Bu sefer tamam…” Hayri şaşkın gözlerle bakıyordu karısına ne buldun der gibi, yoksa define mi?  Elika temizlik için gideceği evin kapısına varana kadar düşündü, yapacaktı aklından geçeni başka çaresi yoktu ve buna mecburdu. Geçen gün evine kadar gelip adres bırakmışlar ve yalvarmışlardı kabul etmesi için. Bu düşüncelerle işini bitiren Elika parasını aldı ve tekrar yola koyuldu. Eve geldiğinde saat sekiz olmuştu, kararı hem korkutuyor hem ürkütüyordu onu, “Acaba doğru muydu yaptığın?” diye soruyordu bir ses. Bir yandan da, eğer bunu yapmazsan kocanı öldürürler, seni kötü yola düşürürler ya oğlun? İçindeki sesler, yapmalısın başka çaren yok, son çaren… İçeride müthiş bir ses kalabalığı vardı, ayrı telden çalan yurttan sesler filarmoni orkestrası… Kabul edenler, etmeyenler… Bu düşüncelerle olduğu yere uyuyakalan Elika, kocasının “Karıcığım, çay hazır, Samet hadi oğlum kahvaltıya” sesiyle uyandı, birlikte kahvaltı yaptılar. Elika eşine ve oğluna şöyle bir baktı, pek nadir gördüğü bir mutluluk tablosuydu, feda etmeliyim dedi. Hayri gerçekten değişecek, zaten yokluk bu hale getirdi onu diye düşündü. Yepyeni bir hayat başlayacaktı, “Yapmalıyım, çocuğum ve mutluluğum için…” Korku ve ürkekliği gitmiş, inanılmaz bir güç ve cesaret gelmişti. Ne de olsa o yuvasının dişi kartalıydı. Hayri arkasından koşsa da yetişemedi, Elika çoktan binmişti çağırdığı taksiye. Ne de olsa artık parası olacaktı. Taksiye binebilirdi.  Hayri eve girdiğinde merak içindeydi, giyinip dışarı çıkacaktı. Yatak odasına yöneldi, kafasındaki soru işareti yumağıyla. Çekmecede çoraplarını ararken bir zarf çarptı gözüne, pembe bir zarf… Bir mektuptu bu… Hayri yazılanları okur okumaz hızla dışarıya çıktı. Koşar adım bir yerlere yetişecek gibi yürüyordu Belli ki aklında bir şeyler vardı. Elika; hayatın sarp bir uçurumda, pamuk iplik, çürük tahta bir köprünün ortasına bıraktığı dağ keçisi, inatçı ürkek ve mağrur… Sürpriz yapacaktı eşine ve oğluna. Yatak odasındaki, ahşap, aşınmış, ayakta zor duran, dert küpü komidinin içine bir mektup bırakmıştı. Komşu Halime’ye tembihlemişti, üç gün sonra gidecek mektubu söyleyecekti Hayri’ye… Ama Hayri çorabını ararken bulmuştu o mektubu, vaktinden önce. Saatler bazen dörtnala ilerler, atlı değildir ardındaki ama koşar işte… İhanet; hainlerin koltuk değneğidir, zalimlerin yardakçısıdır, insan postu giymişler. Zalime acımak ise mazluma ihanettir, bütün iyiler iyiliklerinin bedelini ihanetle öderler, iyi niyet kötülere ödenen bir diyettir. Elika üç gün sonra bir özel hastane odasında gözlerini açtığında; borç ödenmiş, yüz bin lirası alınmış, kocası, oğlu ve bir böbreği olmayan terkedilmiş bir kadındı artık.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.