Bir Çocuk Bir Ders

Sene bilmem kaç. Kız çocuğu olarak doğmanın dünyaya bi sıfır yenik başlandığı zamanlar… Evin yükünü çocuk yaşta omuzladığın, babanın neşesi olduğun, annenin eli ayağı olduğun, kardeşlerinin küçük annesi olduğun zamanlar… Daha el kadarken, toplum için potansiyel tehdit, ailen için sahip çıkılması gereken değil de sahip olunması gerekli varlık görüldüğün zamanlar… Sofrada yediğinin hakkını evde her iş hunharca yaptırılarak ödetilmeye çalışılan, kocaya uygun hale gelmesi adına iyice pişirilmesi her türlü hak olan çocuk değil, kız olduğumuz zamanlar… Okuma yazma, sevgiliye mektup yazar korkusuyla öğretilmeyen, ne kadar cahil kalırsa o kadar iyi ve uygun bi eş sayılır zihniyetini kadınların bile desteklediği zamanlar… Batıda nasıldı bilmem ama o zamanlar doğuda öyleydi. Herkes böyle miydi bilmem ama benim dünyamdaki insanlar öyleydi… Sadece Güneş bizim burdan doğar ve Güneş bi tek topraklarımızı ısıtıp aydınlatırdı. Gaz lambası ışığında aydınlanan neslin zihniyetinin aydınlanması çok zaman aldı. Hâlâ ışığın girmediği yerler var… Güneşin cömertçe ısıttığı topraklarımızda yürekleri buz kesmiş insanlar sayıca fazlaydı. Kız çocuklarının haklarını yok sayan, üzerinde her türlü tasarrufu kendisine hak gören, buna karşı durana hayatı en iyi ihtimalle zindan etmekten çekinmeyen buz gibi yürekler… Evet, doğuda doğan kız çocuğu hayata bi sıfır yenik başlamıştır o zamanlar. Varlıklarıyla, gülüşleriyle, yürekleri cennet gibi yeşerten cilveleriyle… Kız çocuklarının hayatı hunharca cehenneme çevrilebiliyordu… Omuzlarına yüklenen onca yüke rağmen gözlerinin taa içiyle gülen çocuklardık. İşte, öylesine her şeyin sınırlı olduğu, büyüklerin her dediğini saymak zorunda olduğumuz, küçüklerin canı cehenneme döneminde babam herkesi karşısına alarak, okula yazmıştı beni. Karşısında annesi de vardı. Bu en acısı… Ben okula başladığım da benimle birlikte toplam üç beş kız çocuğuyduk okuyan. Kalabalık ailede ve erkek egemen bir toplumda yetişmenin bir sonucu belki de erkek gibi kızdım. Gözümü budaktan sakınmazdım. Öyle olmalıydık zaten. Belki günde bi kere tarak gören saçımız, güneşin kararttığı yüzümüz, kurak topraklar gibi çatlamış ellerimiz vardı. Erkeklerden bizi ayıran tek şey saçımızın uzun olması ve etek giymemizdi. Erkek gibi çalışır erkek gibi kavga ederdik. Okul bizim için sadece okuma yazma öğrenilen yer değildi. Belki, bugün okulun bizim zihnimizdeki yerini karşılayacak bi mekân bi alan söyleyemem… Arkadaşlarımızla eğlendiğimiz, işten güçten yırttığımız ve özgürleştiğimiz mekândı en basitinden. Her gün zihnimize yeni bi şeylerin girmesi, hayal dünyamıza eklediğimiz yeni bir umut, sıkı sıkıya sarıldığımız yaşama sevinci… Öz bakım bilmediğimiz gündüzümüz, ninnisiz uyuduğumuz gecelerimiz ve hangi ara fırsat bulup da düşlediğimiz hayallerimiz vardı, tutunduğumuz… Ha! Bi de çamurdan yaptığımız bebelerimiz, oyuncak tencerelerimiz eksik olmazdı. Oyunlarımızda bile anne olur yemek pişirirdik. Kimsenin oyuncağına dokunmaz birbirimizin bebesini, kabını kaçağını kollardık… Okul bizim için tam olarak neydi bilmiyorum ama her gün yeni bi şey öğrenmenin verdiği keyifle üzerimize yıkılan angaryaların üstesinden kolayca gelmemize yardımcı bir güç olmuştu. Ne yüksünüyor, ne bıkıyorduk. Böylesine dört elle tutunduğumuz, yaşama sevincimiz olan okulumuzun öğretmenini nasıl sevdiğimizi hangi kavram hangi kelime anlatabilir? İçimizde sakladığımız sevgi barajını öğretmenimize açmıştık, karşılığını beklemeden… Sevgimizin tek karşılığı olarak bize okuma yazma öğretmesi yeterdi zaten. Biz de ona Kürtçe öğretiyorduk. O bize severek öğretti biz de severek öğrendik… Tabi durumdan memnun olmayanlar azımsanmayacak kadar fazlaydı. Her gün bi veli gelir, çocuğunu tarlaya veya başka işler için götürmek için izin ister, onaylanmadıkları zaman da yaygara koparırdı. Ne bizler ne de öğretmenimiz bu duruma razı gelmiyorduk. Öğretmenimiz dirayetli duruşundan ötürü kahramanımız olmuştu. Zaten okul saati gelene kadar gidişimize engel olunmasın diye telaş ve heyecanla gördüğümüz ve bize verilen her işi çabucak yapıyorduk. Eve gelince de biriken işlere önlüklerimizi çıkarmaya fırsat bulamadan girişiyorduk.

Tüm bunları göğüsleyen küçücük bedenimiz ama kocaman yüreğimiz vardı. Çünkü biz okumak istiyorduk. Sevdiğimiz ve istediğimiz tek şey buydu. Hiçbi şey bizi yıldıramazdı, en yakınlarımız bile. Öğrenmenin lezzetine varmıştık bi kere. O gün sıra bana gelmişti, tarlaya gitme sırası. Dersimin bitmesini bekleyememiş okula gelmişti amcam. Amcam kapıyı çalmadan sınıfa daldı, ‘‘Örtmen bey, bizim Rojin’i almaya geldim. Sabahtır burada zaten. Benim yüzümdeki kederi okumak için okuma yazma bilmeye gerek yoktu, öğretmenimizin yüzündeki öfkeyi de… ‘‘Ders saati bitene kadar çocukları almanız yasak!’’ dedi öğretmenimiz, tok ve kararlı bir ses tonuyla. ‘‘Örtmen bey, biz sizin gibi oturduğumuz yerden para kazanamıyoruz, biz çoluk çocuk çalışırsak ekmek yeriz.’’ dedi homurdanarak. Zil çaldı, teneffüse çıktı bütün sınıf. Ben ve kuzenim amcamız ve öğretmenimizi dinliyorduk. İkimizde dillendirmeden, öğretmenimizin tarafını seçmiştik ta en içimizde. Kibarlığı elden bırakmadan bizim için verdiği mücadele öğretmenimize daha çok hayran olmamızı sağladı. Biz böyle zihnimizde olan biteni anlamaya çalışırken, amcamın yumruğu öğretmenimizin suratında patladı. Yere savrulan öğretmenimizin yanına koştuk. Yere düşen, bizim yüreğimizdi… Tarafımız belli olmuştu artık. Gözümüz, gönlümüzün yönüne ram olmuştu. ‘‘Öğretmenim, öğretmenim!’’ diye inlettik sınıfı. Genç olan öğretmenimiz ayağa kalktığı gibi amcama aynı şekilde karşılık verdi. Artık işler iyice karışmıştı. Muhtar olan amcam kendini köyün sahibi gibi görüyordu. Kimse ona bi şey diyemezdi. Yediği tokatlar ondan çok bizi sarsmıştı, sararmıştık. Öğretmenimize bi şey yapacak veya biz öğretmensiz kalacaz diye korku sardı içimizi. Hemen jandarmaya haber verdi öğretmenimiz. “Kendi çocuklarını götürsene, bizi hep amele ettin kendi tarlana!” diye kuzenimle bi yandan da sitemimizi dile getirmiştik, kısık bir ses tonuyla… “Hem sen muhtarsın, çocukların değil ki! Neden her işi bize yaptırıyon ki!” cevabını alamayacağımız sorular soruyorduk öfkeyle ama içimizden ve sessizce… Jandarma gelmişti. Sınıfta sadece 4 kişiydik. Üçümüz akrabaydık. Öğretmenimiz tek. Bizim ifademizi de alacaklar. Gördüğümüz her şeyi olduğu gibi anlatmamızı istedi öğretmenimiz, ne eksik ne fazla…

“Çocuklar, korkmayın ne gördüyseniz anlatın.” dedi. Ne güzel demişti, ne gördüysen anlat! Aynen öyle yaptım. Amcama olan öfkemi de kustum fırsat elime geçmişken. Hazır bizi ciddiye alan, bizi dinleyen birini bulmuşken tüm rahatsızlıklarımızı ve biriktirdiklerimizi anlatacağım. Amcamı zor duruma soktuğumu idrak edememiş olacam ki, öğretmenimizi savunmanın verdiği haklı gurur ve sevinçle, sallana sallana, börtü böceği selamlaya selamlaya ormanda tek başına serin serin yürüyen kırmızı başlıklı kızın saflığıyla evin yolunu tuttum… Ben böyle behlül behlül yürürken, şimşek hızıyla, ayaklarını totosuna vura vura koşan kuzenimi gördüm. Bu salak niye böyle dörtnala koşuyor diyorum. Bi yandan da elimde de okul defterlerimi koyduğum bakkal poşetini bi oyana bi bu yana sallayarak yoluma devam ediyorum. Evimize giderken dere yatağında bahçe eken amcama neredeyse her gün uğrardım. O amcam gerçekten babamın yarısı… Elinde kürekle, bahçesinde çalışan amcamı gördüm. Dere kenarına iyice yaklaşıp amcama seslendim, arkamdan gelen Azrail kılıklı amcadan habersiz… Daha ne olduğunu anlamadan elimdeki poşet bi yana ben bi yana. Kendimi dere yatağında buldum. Nerden geldiğini anlayamadığım o tekme beni yaprak gibi savurmuştu aşağıya. Kendime geldiğimde elinde kürek olan amcamın muhtar olan amcamı kovaladığını gördüm. Durumu anlamam zor olmadı. Onun celalinden bu kadarla kurtulmuştum, amcamın sayesinde. Sıra babamın tepkisine gelmişti. Artık yayıla yayıla değil, yusuf yusuf durumuyla eve gidiyordum. ‘‘Korkunun ecele faydası yok’’ veciz ifadesini o günlerde bilmiyordum. Bilsem de pek işe yaramazdı zaten. Kimse olayın içindeyken böyle serin serin konuşamaz zaten. Herkesi karşısına alıp bizi okula yollayan babam bu defada da imtihanı geçecek miydi? Kardeşine karşı adaletten ve benden yana olacak mıydı?

Adaletin yanında olmamın bedeli neydi? Milyonlarca düşüncenin istila ettiği aklıma bi tek pişmanlık gelmemişti. Ne yaptığından ve nasıl yaptığından eminsen huzurlusundur. Ben böyle savaş vererek iç dünyamda eve ulaştım. Haberler benden önce… Kapının önünde güneşlenen babamı gördüm. Güneşten dolayı kısarak baktığı gözlerinden içeri süzülmeye çalıştım. Babam çok konuşmaz, genelde bakış atardı. Onun bakışı bize yapmamız veya yapmamamız gerekeni söylerdi. Gene okumalıydım, en öfkeli anında bile, şefkatli bakan babamın gözlerini. Önce o gözler konuşmalıydı. Ağzından dökülecekleri tahmin etmem için ve kendimi savunabilmem için… Yorgun ama gururlu baktı. Eliyle Blendax’la değil, sabunla yıkanan, bundan mütevellit ahenkle dans edemeyen saçlarımı okşadı. ‘‘Aferin kızıma!’’ dedi. Bi daha öyle bi şey olursa bana söyle diye ekledi. Arkamı yasladığım dağ değil babamdı. Kimsenin veremeyeceği güç ve güven kaynağım. Yarım sevilsek de, eksik bırakılsak da yeryüzünde hiçbir erkeğin sağlayamayacağı şefkatin kaynağı… Bu defa da amcamı karşısına alıp beni desteklemişti. Hep kriz zamanında devreye giriyordu babamın otoritesi, hep biz eksildiğimizde. Gece uyumadan önce hep dua ederdim: Allah’ım babamla annem ölmesin, yaşlanmasın ve hasta olmasın. Hiç değişmedi bu duam. Bu olaydan sadece ben değil okuldaki tüm öğrenciler karlı çıktı. Jandarmanın desteğini de unutmuyorum. Ve bunu destekleyen herkese ilelebet minnet duyuyorum…

Bunu niye mi anlattım? Nerede nasıl bir hayat yaşarsanız yaşayın hakikate, adalete, doğruluğa ve güzel olan her şeye talip olur, tercihinizi ondan yana kullanabilirsiniz. Bunun için ne diplomaya ne başka bi şeye ihtiyacınız yok. Şimdi herkes kolaylıkla bilgiye ulaşabiliyor, bize ırak olan güzel ve erdemli insan olmak…

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.