Bahara

Taze bahar havası doluyor kâinatın göz pınarına. Yağmurun göğsüne vura vura açılıyor güneş eleğim sağmanın ortasında. Bulutlar her an gelebilecek bir saldırıya karşı teyakkuzda… Kalem kâğıda hasret, dolunay kumsala, su membaına…

Acıma yoldaştır deyip yanıma aldığım her ne varsa nefesime oturmakta, sesimi kanatmakta. Bin bir emekle, meşakkat içinde tırmandığım dağın zirvesi, şimdi neden bana dönüp yüzüne bakmadığım o vadiyi aratmakta?

Söz sükûta mahkûm, kelebek bahara, Yusuf kuyuya… Sesinin şen şakrak gölgesinde doldurduğum tuzlar mataramı yakmakta. Yaşlı bir köknar ağacının göğe sarıldığı o son nokta, meleklerin duasıyla ıslanmakta.

Sevda, anlaşılması gayet güç, zamanı kaybolmuş tılsımlı bir muamma. Altı üstü ölümlü bir yolcuyuz işte o yüzden menzilin ortasında kalan bu dünyayı sen de fazla abartma. Fâniyata dair tüm mevkilerden uzakta azıksız atılsak da maceraya, rızıksız bırakılmadık asla.

Kefeler teraziyi alttan almaktan yorgun, gözler güneşte kamaştıkça ruh içeri kaçmakta. Düğümü andıran bir düğün havası nidasında hayaller, duvağın ardına saklanmakta. Susa susa geçiyoruz kelimelerin asil yurdundan.  Kirpiklerime dikilen gözlerinin kahvesi hep aynı sıcaklıkta içime akmakta.

Irkın, cinsin, dinin ayrım kriteri olarak görülmediği coğrafyalarda insanlık hâlâ son moda! Çünkü hepimizin ortak yanı, bastığımız toprağın altında yatmakta.  Hepimizin dimağında var mutlaka, çivisi paslanmış ve yerinden oynamış birkaç kırık tahta.

Sadakat, vefa diye ortalıkta bağıranların ağzında ihanetten büzülmüş, rengi solmuş yırtık bir torba. Zerre samimiyet barındırmayan yapmacık ama gayet de şuh kahkaha. Yahu diyorum nasıl geçerdi günler, bunca tezadın ortasında enteresan bir şekilde tenasüplük olmasa.

Çocukların boynunda, gündüz yaşadıkları korkulardan onları gece koruyacağı sanılan üçgen muska. Manası bilinmeden bir dizi sessel uyumunun armonisine kapılıp gidilirken edilen çokça dua…  Cahilleri ikaza yetecek derecede bilinen rutubet kapmış, ünlemli cümlelerse hutbe makamında.

Işığı şifa niyetine doldurup gecenin kaşığına, yudum yudum tüketmek; suretini yansıtan aynanın karşısında. Tırnaklarındaki çamur karışımı kına, işe yaramanın aşkıyla bilsen nasıl minnettar sana.

Avuçlarımda filizlenen gözyaşların bana görüp görebileceğim en güzel huzuru bağışlamakta. Saçlarında dolunayın akşam sefası yapılmakta. Yanaklarına kurulan yüzlerce envai sofra aksine açlığımı bastırmakta; canıma can, bitaplığıma derman katmakta.

Kaderin önünde gerçekleşmeyi bekleyen kaza, el pençe divan durmakta. Yanık gönüllerden çıkan dualar, ihlâsla yoğrulmakta. Düşmanın gözünde kin, kalbinde hinlik mevcutken kapına dayanmakta bile olsa korkma!

Rab kuluna şah damarından daha yakın, kul Rabbine milyon yıl fersah daha uzakta. Ve çağlar sonrasında kulağımızda yankılanan aynı mısra: Lâ tahzen, innallahe meâna.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.