Hiçbir Yürek Vurgusu

Öfkelenmek, kızmak istiyorsun. Öfkelisin, kızgınsın. Yüzünde bambaşka bir hikâye: tarife sığmaz bir hüzünle gemiler yol alıyor kirpiklerinden. Söylemediğin şeyler var, biliyorum ve söyleyemeyeceğin birçok şey, anlıyorum.
Oturduğumuz kafenin camekânı bir otobüs durağına bakıyor. Sarı, mavi, turuncu otobüsler gidip geliyor. Durakta bekleyen bir kız telefonla konuşurken tartışıyor. Sesini duymasak da yüzündeki gerginlik aşikâr. Olsa olsa yirmi yaşında ve hayata karşı çok kızgın. Yaşlı bir adam sırtını durağın camına dayamış sigara sarıyor. Kayıtsızlıkla bakıyor arada sırada başını kaldırıp. Annesi bir çocuğun üstünü başını çekiştiriyor. Ambulans geliyor tam o anda, uzun ve acıklı sireniyle kendine yol bulmaya çalışıyor kalabalık caddede. Birkaç dakikalık yeni bir karmaşa. Sonra her şey yine yerli yerine.

“Neden her şey böyle üst üste geldi, yetmeyen neydi?” diye soruyorsun bana. Sesinde sonsuz kederler kıvranıp duruyor. Peşinden yürüdüğün tutkular perde arkasından nefreti çağırıyor ve tüm arayışın aslında tek bir yüce duyguya çıkıyor: Korku. Yaşamak korkusu, ölmek korkusu, sevmek ve tabii ki sevilmek korkusu. Hesaplısın. Hesaplı olmak istiyorsun. Hesap etmek elbette çok çekici, belirsizliğe atılmaktan. Ona karşı hesapların ne yazık ki tutarsız. Sevgi hesap kaldırmaz, sen hesapsızlık kaldıramazsın. Karmaşa büyüyor yollar kesiştikçe.

Etrafımızda herkes konuşuyor. Katman katman çoğalıp yüksek tavana doğru yükselen o uğursuz uğultu… İkimiz susuyoruz kalabalığa inat. Neden bu direncimiz? Konuşmaktan niçin kaçıyoruz? Sessizliğin şiirsel lisanına hayransın. Susarak büyüyor içindeki mücevher. Sustukça derinleşiyorsun konuşma isteğine karşın.
Ona büyük bir tutkuyla bağlanmışsın. Anaç bir şefkatle yaklaşıyorsun yaptığı her şeye. Görmezden gelmek işine geliyor. Hatalarını kapatmak, geceleyin üstünü örtmek gibi bir şey senin için. Yeter ki üşümesin. Bana, sana karşı olan soğuk tavrını, eve uğramayışını, geldiğindeki surat asışlarını anlatıyorsun. Gözlerinin içine bakıyorum: Ah, keşke!
Ne çok boşluk var aranızda. Sözcükler arası kalın kalın ciltler. Her ciltte tek bir kelime. Dehşeti renklendiren çeşitlilik. Ne çok nehir geçmişsin geçmek için ve tırmanacak ne çok zirve var daha, sırf fethetmenin hazzını tekrardan yaşamak için. Aklın, seni bir miktar daha taşıyacak ve yarı yolda bıraktığında o büyük telaş… Bir yarını unutup öbür yarını sırtından atacaksın. O anda, tam o anda her şeyden geçip yolunda yürüyeceksin.
İçeri bir grup genç giriyor. Kahvelerini alıp oturuyorlar yakın bir masaya. Orası boş çünkü tam da orası boş. Suskunluğumuz az değilmişçesine çoğalıp duran bir boşluk. Sana bakıyorum. Kendini o sele öylesine atmışsın ki ne yaparsan yap dibe sürükleniyorsun. Hayallerin, dupduru akan bir derenin dibindeki tortulardan ibaret. Gençler heyecanlı. Kitaplardan, dergilerden, masallardan, Şükrü Erbaş’tan konuşuyorlar. Evet, Şükrü Erbaş’tan. “Hepimiz kendimizi gömdük geliyoruz.” diyormuş şair son şiirlerinden birinde. “İçimizde dünyadan yapılmış bir keder” diye devam ediyormuş sonra. Dikkatini çeken bir şey olmasına seviniyorum. Birkaç kelime dökülüyor dudaklarından:

“Gömdüm kendimi, diri diri gömdüm.”
Yıldırım olsa iki kez vurmaz aynı yerden. Sen aynı noktayı tekrar tekrar hançerleyip kabuğuna çekiliyorsun.
“Savunmasız zamanımda gördün beni. Sığınacak tüm limanların önüne aşılmaz duvarlar örülmüştü. Yaşamak, yaşayabilmek için içime kapanıp bin parçaya bölmüştüm kendimi.”

Varlığını daima tekrarlayan bir kederden korkmaya gerek var mı? İnsan, bir doğumun müjdesini bekleyebilmeli. Bir fikrin, bir hayalin, bir ayrılığın gelişini hak etmek… Evet, ayrılığın. Ayrılıklar olmadan kendini bütünleyemez insan. Daha özgür, daha özgün olmak için yeterince acı çektin mi? Acıların yetersiz. Pişmedin henüz. Gözlerinin içinde çalkalanıp duran kedere bakıyorum. Kaygılı, derin…
Onun benliğini yücelttikçe, onun o umarsız kişiliğini yok edeceksin. “Birini yok etmenin en az bilinen yöntemi yüceliğin dikenli koridorlarıdır.” diyorum sana. Beni duyabildiğinden emin değilim oysa. Gürültü giderek artıyor ben konuştukça. Ya da öyle mi geliyor bu vehimler saatinde, bilmiyorum. Ama konuşuyorum. Durmaksızın konuşuyorum.

“Bu koridordan çıkış yok. Ateş hem rahmet hem azap… Kendini bir ‘şey’e yani eşyaya hapsettin, farkında değilsin. İnsan, geleceğini nasıl da masalsı bir özgüvenle kurgulamaya çalışıyor. Ejderhalara yalın kılıç savaş açan yetim sultanlar gibiyiz her birimiz.”
Gençler kalkıyor masadan. Nihayet diyorum içimden, çok şükür. Sen duymuyorsun tabii. Hoş, duysan ne değişecek? Aklın bende değil ki… Aklın avutmak istediğinde, anaç bir şefkatle koruyup kolladığında, azıcık eleştirecek olsam derhal savunmaya geçtiğinde… Aklın benim dışımda her yerde! Hiçbir sözcük içindeki mücadeleyi ifade edebilecek kadar anlamlı değilken neden konuşasın? Susmak çok daha asil bir duruş değil mi?
Sözcükleri okumak veya dillendirmek yerine kenara çekilip onları seyrediyor olmanın gerçekten çok mantıklı bir gerekçesi olmalı. Aslında yürek vuruşların hiçbir şeyi unutmuyor ve hiçbir yürek vurgusu ardında beyaz lekeler bırakmadan yurduna dönmüyor. Beyaz lekeler… Bir yenilginin silinmesi imkânsız ayak izleri. Yenildin, istediğin gibi olmadı, onu değiştiremedin. Oysa onu daha iyi biri yapabileceğine nasıl da inanmıştın. Hiç olmazsa bir anne gibi yaklaşırım, diyordun. Senin büyük yanılgın ve hiç durmayacak yangının burada başlamıştı.
Sana ölçüler veriyorum, kalın harflerle yazılmış ölçütler. Kalın kalın çizgiler. Çok kalın, çok büyük, çok iri puntolarla. Ahkâm kesiyorum karşında: “Gerçek sevginin ölçütü şudur: Acıyı paylaşmak isteyen biri gerçekten sevmemiştir. Acıyı bal eylemek isteyen biri de gerçek âşık olamaz. Gerçek seven tüm acıları tek başına omuzlamak isteyen, Himalayalar büyüklüğünde omuzları olan bir fedakârdır ancak.”
Dinledin, dinledin, dinledin ve… Öykülerin arasına şiirler gizliyormuşum. İmayla baktın gözlerime. Ben de kalktım kırık dizeler bıraktım sözlerimin arasına. Şiire dönüşmesi mümkün olmayan yakarışlarla kelimelere sığındım.
Kâğıt yırtıkları uzanıyor önümde, buruş buruş bazı zarflar
Ve yazılar; eskimiş, dokunulmamış tek bir noktasına.
Saymadım kaç gün geçti üstünden. Mümkün
değildi sayabilmek. Kuvvet
bulmak gerekirdi
önce.

“Unutuşum, yitirişim, terk edişim… Kendime doğru bir eylem ve senin uğruna olduğu müddetçe yükseklere taşır içimin ateşini.” demişsin bir sabah ona. Memnun olacağı yerde ürkmüş, tedirgin olmuş. Kaçmış senden ve sevginden. Böyle anlatıyordun. Bir çocuk geldi mendil satmak için. Bölündü sözlerin. Suskunluğa doğru yol aldın tekrar. Canım sıkıldı.
Sana, seni; hiç bilmediğin bir dilde anlatmak isterdim ve o dilde yazılmış satırlara hiçbir şey hissetmeden bakmış olsan ne değişirdi? Yine korur muydun o çıldırtıcı kayıtsızlığını? Taşı çatlatacak bir sabır ve mukavemetle çizer miydin satırların altını tekrar tekrar? Her okumanda kalemi eline alır mıydın? Ey kutsal işaretleyicisi anlaşılmaz sayfaların! Seni ve kendimi anlatmak zorundayım. Peki seni böyle yazmak, billurlaşmamış sözcüklerle ifadeye çalışmak uygun olur mu? Yağmur serpiştiriyor dışarıda. İncecik. Şemsiyeler açılıyor bir bir. Gözlerin duvardaki büyük haritada.
Aramak için, arızalı telefonlara uzanıp
Kederle dinledim ahizedeki derin boşluğu.
Önce ve sonra gerekenleri bildim. Duymuştun bazı
gecelerde sesimi.
Beklentisiz bakışlarınla süzdün beni geceden sabaha.
Başlarken biten rüya. Ya da hayal gibi bir rüya, biterken başlayan.
Şiirinle var olmak istedim. Ben yalnızca
varmak
sana.
Desem mi ki bilmiyorum? Çünkü yürürken bile beni geçiyorsun. Şimdi anlattığın bambaşka bir hikâye. Ben dinleyiciyim sadece. Dış kapının dış mandalından hallice. Bencilliği en son Kafdağı’nın batı yamacından havalanan bir kuşun kanadında görmüştüm. Bir çiy tanesi olup düşmüştü yere. Kendimi düşünürken bile kendimi düşündüğümden emin değilim. Ben aslında hiçbir şeyden… Ve her şeyden aslında, her şey de senden…

Cümle cümle çalışıyorum yalnızlığı. Talim ettiriyorsun bana uzaklığını, düzenli düzensiz aralıklarla. Bazen kitaplardan veriyorsun ezberi, matbu klişelerin çıldırtıcı düzeninden yol alıp. Bazen bitişik-eğik bir el yazısı: kederli, mahzun, uykulu, düzensiz… Dengenin yitimi, büyü bozumu, düzensizliğin düzeni… Kaos ve varoluş.
Yabancılardan nefret ettiğini zannederken kendine karşı nefretini köpürten kötücül bir “iç ben”. Kalabalık ve sesler dolup dolup boşalıyor mekâna. Birkaç saattir izlediğimiz durak da öyle. Telaş sonsuz. Bekleyenler arasında gerçekten bekleyen kimse yok oysa. Ruhuma dönüyorum, senin hep yaptığın gibi. Sözcüklere yaslanarak ayakta durmaya çalışıyorum. Rüya merdiveninde bir basamağa oturdum, rüyalarımda saklanıyorum.
Sana her şeyi söyleyebileceğime, her şeyi ifade edebileceğime yürekten inanmışsın. Ellerin başka elleri şekillendiriyor oysa. Söylenecek ne kadar az söz kaldığını bir bilebilsen. Heybem boşalıyor: Sözcükler diyorum, sözcükler… Onlara tutunarak koruyorsun hayallerini, bir yelkenlinin çıpası gibi. Sonra susuyorsun, uzun ve dingin kar yağışlarını andırıyor halin. Bütün gün ve gece devam ediyor sessizliğin. Sözcükler diyorum, sözcükler… Ne kadar da çabuk tükenmekte bazı şeyler!

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

1 thought on “Hiçbir Yürek Vurgusu”

  1. Sözcükleri okumak veya dillendirmek yerine kenara çekilip onları seyrediyor olmanın gerçekten çok mantıklı bir gerekçesi olmalı.
    /
    Gerçek seven tüm acıları tek başına omuzlamak isteyen, Himalayalar büyüklüğünde omuzları olan bir fedakârdır ancak.
    /
    Cümle cümle çalışıyorum yalnızlığı. Talim ettiriyorsun bana uzaklığını, düzenli düzensiz aralıklarla.
    /
    Bazen bitişik-eğik bir el yazısı: kederli, mahzun, uykulu, düzensiz… Dengenin yitimi, büyü bozumu, düzensizliğin düzeni… Kaos ve varoluş.
    Yabancılardan nefret ettiğini zannederken kendine karşı nefretini köpürten kötücül bir “iç ben”.
    —-

    Yüreğinize sağlık! Tebrik ederim, hep yazın, okuyalım bize yansıyanı…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.