Muazzez’e Mektuplar 2

En Çok Terk Edilen Ev

Birkaç zamandır ayrılmayı düşündüğüm evde saat sabahın 4’ünü vurmuştu. Birazdan sabah ezanı okunacak, kendimi oyalamaya çalışırken bir de sabah ezanını duyacaktım.
Gece uyumam gerekirse, mutlaka bir ses yardımı ile olurdu bu bende. Arkada bir televizyon, radyo veya bilgisayar çalışmalı. Mümkünse bir şeyler açık olmalı. Onların sesiyle uyuklamalıyım. Yoksa, kendimde hastalık olarak gördüğüm bir yanım hemen açığa çıkıyor ve kendi kendime konuşup, düşündükçe sohbet uzuyor, kafayı yiyecek derecesine gelip uykusuz günler geçiriyordum. Bu bende lise yıllarımdan kalma ruhsal bir dejenerasyondu.
(sebebini daha sonra başka bir kitabımda açıklayacaktım)
Dün akşam da, bilgisayarın başında uyuklama ümidi ile yatağıma uzandım. Sanki her açtığım bir film bir dizi veya program benim kafamı boşaltmaya yarayacaktı. Bu olmadı, bu olsun, şu olsun belki bunda daha iyi hissederim derken saat sabahın 4’ü olmuştu. Kendimi rahatlatmak yerine, ertesi günümü de hezeyana uğratacaktım birazdan.
Sabah ezanından hep korktum. Bana acıyı ve korkuyu hatırlattı. İmamın o tiz sesi, havanın üşütücü rüzgarı, köpeklerin havlama sesleri, arada bir yoldan geçen araçların farları, gökyüzünün zifir karanlıkla mücadelesi sonucu aydınlığa koşuşu, bende hep bir korku senaryosu yarattı. Daha sonradan sabah ezanını duymak için özellikle kalkacağım bir güne kadar, sabah ezanından hep korktum. Duyduğum anda, tüm günüm üzgün ve tedirgin geçiyordu. Buna inandım hep. Obsesyonları olan bir çeşittim ben de.
Sabah 5’i az geçerekten okunan ezanla, ben çoktan her zamanki antreyi boylu boyuna gören koltuğumda oturmuş, kahvemi yudumluyor, antrede hala üst üste kalmış olan terliklere bakıyordum. Ne kadar garipti her şey. Demek evli olanlar boşandığında, kalan hep bunu yaşıyordu. Kendi kedime gülümsüyorken, yine eskiden kalbimi söküp giden kadını hatırlıyordum. Bende obsesif bir hal almıştı. Kendi kendimi sınıyordum. Ne çok sevmişim, acaba bundan mıydı? Neyse diyordum. Artık içimi yakan hiç bir şey kalmamıştı ona dair. Eksikliğim, başka bir yanda başka bir şeylerdi. Tam 3.5 ay geçmiş ben ağustosun 10’nunda sabah saat 5’te ilk defa Muazzez dedim kendi kendime. Ne yapıyordu acaba şimdi? Kesin sevgilisi vardır deyip kendi kendimi onun hakkında yargılarda bulunma şekline sokuyordum. Böyle yapmak bende alışkanlık olmuştu. Bunu yaptığım zaman ben, hep haklı olurdum çünkü. Ve kişiyi geçiştirmem çok kolay oluyordu o an aklımdan. Kahvemi, koltuğumun hemen sağında duran, eskiden Muazzez’e ait olmuş olan koltukla arasına koyduğumuz sehpaya koymaya hareket ettiğimde, üstüne azıcık sigara külleri serpilmiş, biraz kahve dökülmüş, ıslandıktan sonra kuruduğundan olsa gerek, hafif kendi içine kıvrılmış bir kitap sayfası görüyorum. Yine o muhteşem sevdalar üstüne geçirdiğimiz bir geceden kalmış olsa gerek. Üstünde belki de günlerce tartışıp şairin neler hissettiğini anlamaya çalışmak. Sanki gökkuşağının sonuna erişip o hazineyi cücelerden önce biz bulacakmışız gibi tartışmak tartışmak tartışmak…
Muazzez’den kalma alışkanlık olsa gerek bende, o günden sonra çoğu şeye hep böyle yaklaştım ben. İlk sabah ezanını da bunu yaptığım için dinlemeye kalktım.
Kitap sayfasında yazan şiir “Sana temiz dostlar, iyi dostlar, bağdaş dostlar, yeryüzünde de var. Gökyüzünde de var. Eski dostla ettiğin yemini, (unutma) hatırla ama.”
Bir anda yeniden koltuğuma oturuyordum, gözlerimin dolgunlaşması, gözyaşımın göz kapağıma isyanının belirtisiydi. Onları mahkûm etmeyi tercih ediyordum hala. Ağlamaklı bir yarım nefesle kaldığım yerden devam etmek bana güç katıyordu.
Muazzez benim bir anda eski dostum oluvermişti. Beni bir gün terk edeceğini biliyordu ama unutma demişti. Yok yok hayır, kendi kendime bir manyaklık parodisi yaratıyordum. “Eskiye rağbet olsaydı, bitpazarına nur yağardı” diye açıklamaları da olurdu arada çünkü. O gece aklıma geliyordu, bir müddet daha koltuğumda elimde bu kâğıtla oturacaktım. Doğruluk üzerinden konuşuyordu benimle, gerçek ve gerçek doğruluk üzerine. Sonra, ben ona ne zaman aşktan bahsetsem, kendi kendime yorumlasam bir şeyleri, bana Ferud’dan bahsederdi. Gerçek ve aşk üzerine konuştuğumuz o gece Mevlana’yı anlamaya çalışmıştık çünkü. Gerçeklik ve aşk kaçınılmaz konularımız olmak zorundaydı. Hatırlıyorum;
“Mevlana sence yollara düşmek için mi aşık oldu? Çile çekerim diye mi? Peki sence, terk edileceğini bildiği için mi âşık oldu, yoksa dost kalabilmek için mi terk edilmek istedi? Mevlana’yı tellal ile buluşturan neydi? Şems gerçek miydi? Yoksa gerçeklik Mevlana’nın içinde miydi? Aşk nasıl bir vücutta şekil alabiliyordu? Aşk elle tutulmayan bir şeydi ve şimdi elinden tutabiliyorum’’ derken elime sarılmıştı.
O bana sordukça, daha derinlere dalıyordum. Kimse benim travmalar zamanımdan bu ana kadar dertlerimi bu denli güzel okşamamıştı. Onun bana sorgulattığı her şey bende terapi haline geliyordu. İçimi döktükçe ne kıskançlık krizlerine giriyor nede beni aşağılamıyordu. Sadece dinliyor ve arkasından bir hipotez kuruyor, bir soru daha soruyordu. Muazzez bana, gerçekliğin ve aşkın asıl manasını o gece kolundan tutup çekene kadar göstermişti. Aşkı, kolundan tutup önüme atıvermişti.
Gecenin sonuna doğru, ateşle oynadığımı düşünmeye başlarken, başka bir korku sarıyordu beni. Derin bir nefesle, parmak ucumda ki titreyişler ritimsizlik içinde, midemde ki ağrılar birbirine karışıyordu. Âşık oluyormuşum gibi, içimde bir ruhla Muazzez’in bana hissettirdikleri savaşıyordu. Ateşle oynuyordum.
“Bu yürek aşkla ölür, son karar anına kadar verebileceğin her anına eyvallah” diyen bir kadın var karşımda. Tam koridorda arkası dönük, beni bekliyor şimdi.
Böyle olmamalı diyorum. Terlikleri tekmelemek beni rahatlatacak umut ediyorum. Kalkıp yerimden, antreye doğru yürüyorum. Terlikleri yerinden kaldırıp, bu gidişin işaretlerini bitirmek istiyorum. Elime aldığım terlikleri kaldırmak isterken, vestiyere asılmış anahtarları görüyorum. Bitmeyecek sanki, hiç bitmeyecek.
Yatak odasına doğru gidiyorum.
“Seninle ben, eski çağlarda yaşanmamış aşkların tamamında varız aslında” diye devam ediyordu. En çok onun kucağında yatarken mutluydum. Bende garip şeyler bırakmıştı bu kadın. Alışkanlık da diyemem ama iyileşmeye yüz tutmuş bir ruh hastasının psikoloğunu kaybetmesi gibi bir hal almıştım ben. “Ben senin içinde ki asıl gücünüm, sen benim yaşama tutunmuşluğumun vücut halisin” kirpiklerimden öpüyordu. Kafama sarılan bir kadın, kirpiklerimden öpen bir kadın, bana anne kucağındaymışım gibi masallar anlatıyordu. Çok sevmişti Muazzez beni. “Severken ayrılmak vardır elbet, çok seven kadın gider” derdi.
Yine kendi kendimi uzun uzun sohbete takarken yakaladım. İç ses böyledir işte. Kendi kendinize konuyu her yere götürebilirsiniz. Hele ki benim gibi bir paronayaksanız.
Önce güzel bir duş almalıyım, sonra kendimi en mutlu hissedeceğim bir kıyafet seçip, insan içine karışıp, belki bu akşam başka bir arkadaşımda kalmalıyım. Sonra da hafta sonu gelip, evi badana yapmalıyım. Etraflıca bir temizlik ve anıların kaldırılması beni zımba gibi yapacaktır.
Hiçbir kadından kurtulmak bu kadar zor olmamıştı. İlk defa giden o değildi bu evden, ancak bu ev en çok onun oldu. Daha sonra evimi görmeye gelen Uğur, “Keşke seni kovsaymış evden daha uygun olurdu, oğlum şu haline bak, bu ev sana ait değil ki” diyecekti.
Evi bir kez daha terk ediyordum. Geri geldiğimde bu evi başka şekilde bulmayı umut ederek güne sokaklarda başlayacaktım.
Olmadı.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.