Seni Seviyoğum Zuhal

Dünya’nın yörüngesine oturmuş gibisin, insanlık tarihinin neredeyse başlangıcına kadar gidebilirim Zuhal. Göğsümün üzerine oturan bir öküzün, yıllarca dünyayı boynuzlarında taşıması fikri sana da garip gelmiyor mu? 4.5 milyar yaşında olan dünyanın yörüngesinde sen ve sen, insanlığın var oluşundan beri o yörüngede miydin? Kaç 365 gün, kaç 52 hafta, kaç dakika, kaç saniye, bilmem kaç milisaniye… Ben olsam sıkılırdım. İnan bana sıkılırdım. Sahi sen hiç sıkılmadın mı?
Zuhal ben bir korku tünelinde gibiyim ve saçma sapan, aptal saptal figürlere bile bağırıp çağırabilirim. Cennet, cehennem bu dünya da mı? Cennet buradaysa cehennem nerede? Magma da mı? Uzayın farklı bir gezegeninde mi? Hangi yıldız, hangi kara delik, uzayın hangi boşluğu; yoksa güneş mi? Sahi cennet senin yanınsa neden ben mutlu değilim? Dili peltekleşmiş bir Mecnun gibiyim. Senin için çöllere düşmüş ama dili peltek. Seni seviyoğum cümlesi, sırf o ‘r’ harfi olmadığı için ne kadar da komik geldi, farkında mısın? Ama inan bana, suçsuz yere bir metre derinlemesine iki metre uzunlamasına kazılan bir çukurun içinde, üzerinde dokuz tahtaya maruz kalan bir insan, o ‘r’ harfinden daha kıymetli. Aborjinler, Mayalar, İnkalar bunu açıklamadı mı? Bi Sümerlilere, bi Asurlulara sor derim; olmadı Nuh Tufanına bak. O da olmadı elma yüzünden cennetten kovulan Âdem ile Havva’ya sor. Sahi Zuhal, yasak konulan elma yendiği için mi bu dünyadayız? Zuhal, ben hep siyah giyiniyorum. Siyah pantolon, siyah tişört, siyah ayakkabı, siyah gözlük hem de güneş bile yok iken… Bazen tişört üstüne gömlek giyiniyorum o da siyah. Matemim mi var da siyah giyiniyorum? Gecenin bir vakti her taraf karanlık ama karanlıktan korkmuyorum da sensizlikten korkuyorum.
Zuhal ben çok korkuyorum,
Zuhal ben korkudan ölebilirim.
Benim küçükken bir kedim olmuştu. Benim derken evimizin yani. Adını ‘‘Serpil’’ koymuşlardı. Ne kadar saçma değil mi? Hani ‘‘Serpil’’ diye çağırsam, teyzenin biri dönüp baksa yadırgamam. Kediye resmen teyze ismi koymuşlar Zuhal, kimin koyduğunu bilmiyorum, dişi mi erkek mi onu da bilmiyorum. Bak mesela hiç köpeğim olmadı, hatta olmadığını bırak hiç köpek ellemedim bile. Ya da dur dur bir kere ellemiş olabilirim. Bir iki kez de zincirinden tutup gezdirmiştim, adını Mısır tanrıçalarından alan bir köpeği. Zuhal, bırak dünyaya gelmeyi, ruh üflendiğinden beri seni hissediyorum. Yaş oldu otuz beş. Yolun yarısı mıdır, değil midir bir fikrim yok. Ben kendimi bildim bileli seni seviyoğum ve daha ne kadar seveceğim bilmiyorum. Farkındayım sadece ‘seviyoğum’ derken dilim peltekleşiyor. İşime gelip gelmeme hususu değil yani. Sana olan aşkımdan şüphen olmasın. Zuhal, inan bana bir maden ocağındaki işçinin göçük altında kalma olasılığı senin o ‘r’ harfinden daha kıymetli… Bence bir ‘r’ harfini bu kadar büyütme. Zuhal, etraf çok sessiz ve sensiz, ben sessizlikten değil de sensizlikten korkuyorum.
Zuhal ben çok korkuyorum,
Zuhal ben korkudan ölebilirim…
Sana sabaha kadar Mercidabık Savaşı’nı anlatabilirim. İsmi ne kadar komik değil mi? Mercidabık, Mercibadık… N’aber la bıdık? Çok komik değil mi? Ama yok yok öyle kolay işler değil onlar. Bir keresinde, Preveze Deniz Savaşı’ndaydım; düşman askerlerinin bir top atışına maruz kaldık ve ben denize düştüm. Ben yüzme bilmiyorum Zuhal, sarılacak bir yılan da yoktu. Bir tahta üzerindeki karınca gibiydim, kurtulmuştum, ama kıyı çok uzaktaydı. Kaç yıl, hatta kaç yüzyıl o minicik kollarımla kürek çekmem gerekti biliyor musun? Bir keresinde de İstanbul’un fethindeydim. Sura bayrağı dikmesem de surun duvarlarını aşmaya çalışan yeniçerilerin arasındaydım, ta ki üzerimize boşaltılan kızgın yağlara kadar. Çanakkale’deydim mesela Anzak siperlerini aşmaya çalışıyordum. ‘‘Ben size savaşmayı değil ölmeyi emrediyorum!’’ cümlesini duyar duymaz, Allah lafzı dilimde, elimde süngüm ile düşman üzerine atladım. Görmeliydin o anı Zuhal muhteşem bir andı.
Yaş 35 yolun yarısı mıdır değil midir bilmem ama daha ne zamana kadar yaşarım, daha ne kadar nefes alırım, ne kadar adını anarım, kaç kavgaya girer, kaç kavgadan sağ çıkarım. Bilmiyorum… Bu anlattıklarım sana kolay geliyor olabilir. Fakat öyle düşündüğün gibi değil be cancağızım. Bir baraj kapağının çatlayan duvarından sızan suyun sular altında bırakacağı köy, inan o ‘r’ harfinden daha kıymetli. Sen daha hâlâ seni seviyoğumdaki ‘r’ harfine takılıp kalmışsın, farkındayım.
Ama bir tek orada dilim peltekleşiyor inan! Zuhal ben seni çok seviyoğum.
Zuhal ben çok korkuyorum,
Zuhal ben korkudan ölebilirim…
Düşünsene Zuhal yazı olmasaydı ben bunları sana nasıl yazabilirdim? “Yaradanın verdiği nefes sayılıdır” dedikleri için bu yüzden yazarak anlatıyorum. Bu arada, yeri gelmişken, Allah razı olsun Sümerlerden. Gerçi yazı olmasa bile ben bir şekilde de olsa sana anlatırdım yine. Şimdi bir işçi servisindeyim. Servisin koltukları rahat, dizlerim öndeki koltuğa çarpmıyor. Önümdeki koltuğun arkasında sehpa hizmeti gören zımbırtı yok, tutamaç kısmı da sadece sol tarafta ve ön koltuğun kılıfıyla gizlemişler. Ya da belki kendi saklanıyordur, bir şeylerden gizleniyordur. Farklı bir bakış açısı… Servisin koltuk aralığı o kadar geniş ki, iki koltuğa birden yayılıyorum. Yan oturuyorum yani. Paralelimdeki hatun, ona baktığımı düşünüyor. Evet, hoş da bir kız, fena değil. Ama yok yok bakmıyorum. İnan bakmıyorum! Zuhal, gereksiz kıskançlık yapma Allah aşkına! Neyse… Servisteyim hani şu 15+1 olanlardan, şu an kaç kişi var, sayamayacağım inan. Uykusuzum… Birazdan servisten ineceğiz. Bu bana neyi anımsatıyor biliyor musun? Bir keresinde, bir arkadaşım, bu durumu işçi kamplarına benzetmişti. Haksız da sayılmazdı. Gerçekten işçi kampında gibiyiz. Sabah girip, gecenin bir yarısı çıkan insanlar var. Teşbihte hata olmaz ama sanki Almanların Yahudi kamplarını hatırlatıyor; çalıştığımız işte verimsiz olursak bir Holokost’a uğrayıp yakılmaya, sabun yapılmaya götürülecekmişiz gibi hissetmiyor değilim hani. Gerçi filmi yapılsa mutlaka bir Oskar’ı vardır. Bazen neyi düşünüyorum biliyor musun? “Varlık hissini…” Varlık hissi kafamı karıştırıyor kimi zaman. Mit midir, yani hayal ürünü müdür yoksa gerçek midir? Dikkatini cezbettiyse “mit” falan dedim. Hıh, az çok bilgim var… Antik Yunan Döneminden havası verdim. Tamam, tamam kızma yavrum kızma bir tanem… E yani ben ne anlarım Allasen mitten, bitten! Ben ne anlarım; Platon’dan, Sokrates’ten, İlyada’dan İlahi Komedya’dan! İlahi Zuhal âlemsin Vallah… Zuhal benim kafam karışıyor anlatabiliyor muyum? Yani, bazen seni hayal ürünümmüşsün gibi hissediyorum. Yani karşındaki insanın var olduğunu görüyorsun, ona dokunuyorsun, sesini duyuyorsun, kokusunu hissediyorsun, kanlı canlı var olduğunu görüyorsun fakat ne derece var olduğunu bilmiyorsun. Hava ve gaz da var, elle tutamıyorsun gözle göremiyorsun ama varlar işte biliyorsun, yani mit değil; düzeltiyorum hayal ürünü değil. Anlatabiliyor muyum? Bazen sana bakıyorum da sanki hayal ürününden ibaretsin, hayal ürünümsün gibi geliyorsun bana. Sen, kendimce uydurduğum, kendimce bir kalıba soktuğum, duygu ve düşüncelere sahip bir hayal ürünü… Ben ister istemez varlığını sorguluyorum. Ama sen hâlâ daha seni seviyoğumdaki ‘r’ harfindesin. Çık artık o kafadan Zuhal. Onca laftan sonra çık artık o kafadan. İnan bana Zuhal, seni çok seviyoğum.
Ne acayip bir durum böyle Zuhal…
Zuhal gittikçe kafayı mı yiyorum acaba?
Zuhal ben çok korkuyorum,
Zuhal ben korkudan ölebilirim…

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

3 thoughts on “Seni Seviyoğum Zuhal”

  1. Eline koluna yüreğine sağlık Nafi bey sıkılmadan okudum gerçekten çok beğendim . Devamını bekleriz 🖒👏

  2. Çok güzel yazmışsınız Nafi Bey. Devamlarını bekliyorum 😊 İnşallah sizi farklı yerlerde de görürüz

  3. Yüreğine eline sağlık mükemmel ve içten ❤️ Harika olmuş ! Devamını istiyoruz 🤲🏻

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.