Ahmet İle Ayşe

BİNLERCE AHMET VE BİNLERCE AYŞE İÇERİSİNDEN:

BIR AHMET VE BIR AYŞE ‘NİN ÖYKÜSÜ

Ayşe soluklandı. Hiç böylesi daralmamıştı. İçinde bir büyük sıkıntıyla uyanmış; içine doğmuş karanlığı resmen hissetmişti. Hissetmişti işte, karanlık bir şeyler vardı ve bunu sadece o görebiliyordu. Her gün eksik uyanırdı ama bu sabah tek eksiği bu eksiklik değildi. Başka bir şey vardı, tanımlayamadığı bir iç sıkıntısı… Sanki bir yerlerde toprağın altına yuvalanmış bütün karıncalar ölmüş, gökyüzü yırtılmış ve kuşlar toprağa dökülmüş; ormanlar alev almış ve akşamlar bu alevlere düşmüş, yanmış gibi hissediyordu. Sanki gece diye bir şey kalmamıştı.

Uzun uzun düşündü yatağın içinde. Yaşamak için sebep bulamadığı ilk gün bugün değildi ama kapısının önündeki mor salkımlı üzüm ağacı tazeliğini korurken, ölüm düşüncesini kendisine yakıştıramıyordu. Sahi, neydi bu ağacın tarihi, destanı, anısı, hatırası, geçmişi… Neydi? Hep merak etmişti. Önünde neler yaşandı, ne gibi acılara katlandı bu ağaç bir başına, hâlâ mor salkımlar vermeye nasıl devam ediyor?

Bir kuş kondu penceresinin önüne. Bir kere öttü incecik sesiyle. Bir kerecik… Gagasıyla hafifçe vurdu, Ayşe’nin daha önce ilgilenmediği odanın penceresine. Ayşe kalkmaya üşeniyordu. Dokunsalar düşüp ölebilirdi, dokunmamışlardı şimdiye dek. Dokunsalar ağlamazdı, ölürdü. Ölmüş olurdu, yaşamıyor olurdu. Bugüne uyanmamış olsa ne değişirdi gerçi, pek bir şey değişmezdi.

Uzanıp pencereyi hafif araladı. Kuş biraz geri çekildi lakin uçup kaçmadı. Hafifçe kafasını Ayşe’ye doğru uzattı. Sanki bir şey söyleyecekti, öyle hissetmişti Ayşe. Sonra durdu ve kendi kendine:

– İyice paranoyak oldun kızım be! Ne söyleyecek kuş sana? Acıkmıştır zavallım, dedi.

Odanın içinde ağır aksak ilerledi. Mutfağa gidecekti.

Ucu hafifçe yukarı doğru kalkmış gül işlemeli halıya takıldı ayağı. Ne kadar beğenmişti bu kırmızı gülleri. ‘‘Bu olsun…’’ demişti Ahmet’e. “Evet, evimizde güller açsın, evimiz güller dolsun, bunu alalım.”

Kırmamıştı Ahmet onu… Oldukça pahalı bir halıydı ama yeni evlilerdi henüz. İstediği olsundu, öyle düşünmüştü. Bir kere söylemesi, bir kere istemesi yetmişti Ayşe’nin. Ertesi gün halı evlerindeydi. Ayşe halıyı evinin en güzel yerine sermişti. O’na en güzel gelen yere sermişti. Ahmet yine bir şey dememişti. Salonun ortasına serilse daha güzel olurdu O’na göre ama Ayşe yatak odasına serilmesini istemişti halının. Gülleri severdi. Güllerin kokusuyla, güllerin ahengiyle uyanmak istiyordu besbelli. Kimsenin görmesine gerek yoktu, onlar görsünler yeterdi.

Hiç kırmazdı Ahmet O’nu. Elinden geldiğince mutlu etmeye çalışmamış mıydı zaten? Ne istese almış, nasıl isterse öyle yapmıştı. ‘‘Çok seviliyorum…’’ derdi Ayşe. “Ben de zaten O’nu, çok seviyorum.”

‘‘Ne güzeldi her şey!’’ diye düşündü sonra. Her şeyin böyle sınırsızca güzel olması görülür, bilinir şey değildi. Bu kadar tamam olmazdı hayat, bir yerlerde eksikler kalmalıydı. Ama yoktu işte. Hayat arkadaşı, eşi, âşık olduğu adam yanı başında; güller içinde bir ev, rahat bir hayat, iyi aileler… Daha ne olsundu?

Seneler geçirmişlerdi böyle. Uzun seneler… İstedikleri bir çocuktu; olmamıştı, olmuyordu. Öğrenmişlerdi ki çok sonra, o mor salkımlı ağacın yamacındaki mutlu yuva eksik kalmak zorundaydı. Çünkü Ayşe’nin çocuğu olmuyordu, olmayacaktı. Yıkılmıştı Ayşe, Ahmet dik durmaya çalışıyordu. Ayşe bunu gördükçe daha çok tükeniyordu. Her gün biraz, her gün biraz daha…

‘‘Seni seviyorum ben…’’ demişti eşi. ‘‘Önemli değil çocuk. Evlatlık alırız, bak ne çocuklar harap bitap yetimhane köşelerinde. Birini kurtarır, alır biz bakarız’’ demişti.

Bu kadar iyi olmak zorunda mıydı? Bu kadar mı iyi olmalıydı, yanlıştı bu. Bir yerlerde yanlış olan bir şeyler vardı. Üstünde durmamıştı Ayşe, kocasına sarılmış ve teşekkür etmişti.

Böyle bir zaman daha geçti. Derken, mahalle çalkalanmaya başladı. Konu komşu herkes Ahmet diyordu. Dillerinde bir Ahmet, sözlerinde bir Ahmet… Bilindi ki Ahmet, köşedeki evden dul bir kadınla yatıp kalkıyor. Ayşe ihtimal vermedi, kocası âşıktı kendisine. Yapmazdı. Uydurmaydı, iftiraydı.

Lakin içine bir kurt da düştü Ayşe’nin. Bir gün Havva Kadın’ın kapısını çaldı. Bir kek yapmıştı, çikolatalı hem de. Çay içeriz demişti, hem gidip bir göreyim. Havva Kadın kapıyı araladı hafifçe, Ayşe’yi görünce gözlerini açtı fal taşı gibi. ‘‘Ne işin var burada?’’ diyebildi. Bir tek bunu söyleyebildi; gözleri umut umut bakan Ayşe’nin suratına.

Neye uğradığını şaşırmıştı Ayşe. ‘‘Beni içeri almayacak mısın? Sohbet ederiz diye gelmiştim. Kek de yaptım, oturur yeriz birlikte…’’ diyebildi.

‘‘Kek, öyle mi!’’ dedi Havva Kadın. ‘‘Tabii, gel gel, içeri gel.’’

Ayşe içeri adımını atar atmaz, portmantoda Ahmet’in hırkasını gördü. Benzetmişti belli ki. Umursamadı. Salona yürüdü. Duvarın birinde Ahmet’in gençlik yıllarına ait bir fotoğraf asılıydı. Durdu, dondu kaldı öylece.

‘‘Nasıl, anlamadım!’’ dedi Havva Kadın’a dönerek.

‘‘Neyi anlamadın?’’ dedi Havva Kadın. ‘‘Neymiş anlamadığın?’’ dedi. ‘‘Senin nikâhlı kocansa, benim de nikâhlı kocam. Hem benim daha çok nikâhlı kocam Ahmet! Senin bir çocuk veremediğin adamdan ikizlerim olacak benim. 4 aylık hamileyim!’’

Ayşe beyninden vurulmuşa döndü. Neye uğradığını şaşırmış, kaldı öylece. Dondu kaldı. Ses edemedi, sesi soluğu kesildi. Geri geri yürüdü ve bir çırpıda çıktı evden. Havva Kadın kapıyı ardından örtecekti ki, elindeki kek kalıbını fark etti Ayşe. Öylece kalakalmıştı.

‘‘Senin kocan öyle mi, senin nikâhlı kocan öyle mi? Seni pis fahişe! Sen kimin kocasından çocuk peydahlıyorsun!?’’ diye bağırmaya başladı. Kek kalıbını olduğu gibi Havva Kadın’ın kapısına fırlatıverdi. Son anda örtüldü kapı, hiçbir şey olmamış ve söylenmemiş gibi örtülüverdi.

Ayşe inanmadı olanlara. Ahmet gelsin konuşacaktı. Dinlemek istiyordu. Neydi işin aslı, bilmek hakkıydı.

Akşamı zor etti, Ahmet gelmesi gereken saatte gelmemişti eve. Koltukta uyuyakalan Ayşe, kapının sesiyle uyandı. Ahmet bir hışımla içeri girdi.

‘‘Sen ne yaptığını sanıyorsun!’’ dedi Ayşe’ye… ‘‘Kime fahişe dedin sen, kimsin lan sen!?’’ dedi.

Ayşe kalakalmıştı, hiçbir şey söyleyemeden öylece bekledi.

‘‘Havva benim karımdır. Sen de benim karımsın. Çocuklarım olacak o kadından benim. Bana bir çocuk veremediğin gibi, gidip bir de benim eşime hakaret mi ettin sen!’’ dedi Ahmet. Ayşe’nin üzerine yürüdü. Koltuktan bir çırpıda kaldırdı saçlarından tutarak. Ayşe bir tek yumruğu hatırladı, sonrası karanlık…

Uyandı sonra, yatak odasındaydı. Buraya ne zaman geldiğini hatırlamadı. Gül desenli halının üzerinde boylu boyunca yatıyordu. Ahmet sürümüştü belli ki O’nu. Hem de yatağa değil, halıya. Özellikle halıya bırakmıştı. Hatıraları canlandı Ayşe’nin. Bir damla düşüverdi gülün üstüne.

Kalktı, başı dönüyordu. Dayak mı yemişti, ne olmuştu tam hatırlayamadı. Aynaya doğru yürüdü, gözündeki morluğu fark edince tekrar döndü Ayşe’nin başı. ‘‘Ahmet…’’ dedi. ‘‘Nerdesin?’’ Ses gelmedi. Ahmet gitmişti.

Bir daha da gelmedi Ahmet Ayşe’ye. O mutlu sandıkları yuvasında, bir başına kalmıştı Ayşe. Köşedeki evden bebek sesleri gelmeye başlayana kadar sakin kalabilmişti. Sonra atılan mutluluk naralarına daha fazla dayanamadı, bütün pencereleri bir daha açmamacasına kapadı.

Her gün düşünüyordu olanları, düşünmediği tek bir gün olmuyordu. Ne yazık, belki unutsa rahata erebilirdi. Belki de ilk işi, şu saçma sapan halıyı evden atmak olmalıydı. En doğrusu buydu belki.

Mutfağa doğru yürümeye devam etti. Bir lokma ekmek aldı ve yatak odasının penceresine doğru yürüdü. Kuş hâlâ bekliyordu Ayşe’yi. Ayşe sevindi bu duruma. Yalnız hissetmiyordu en azından, en azından hâlâ yanında, yakınında bir nefes vardı.

Ekmeği ufalayıp pencerenin pervazına bıraktı. Kuş minnetle başını eğdi ve ekmeği yemeye başladı. O sırada bir şey çekti dikkatini Ayşe’nin. Mor salkımlı ağacın yerinde yeller esiyordu.

‘‘Nasıl olur? Daha dün gece buradaydı. Nereye gidecek koskoca ağaç? Nasıl oldu bu!’’ dedi, tekrar ve tekrar…

Kuşun gözünden bir damla yaş indi Ayşe’nin avucunun içine. Bir kuş evi vardı o ağacın dalında, hatırladı Ayşe; Ahmet’le yapmışlardı.

Uzanınca yerde gördü kuş yuvasını. Kuşu içeri aldı.

Son gözyaşı, kapanmadan önce pencerenin pervazına sürüklendi Ayşe’nin gözlerinden.

Terk edilmek insanlar için de hayvanlar için de çok acıydı.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.