Yusuf İle Züleyha

Yeni bir senenin ilk günleri… Kışın zemheri ayazının, yeni bir yılın umutlarımızı bile dondurduğu kadar soğuk bir yılbaşı oldu bu sene. Bembeyaz kar taneleri ağaçların üzerini süslesin diye dört gözle beklemiştim oysa. Eski kartpostallardaki gibi olsun isterdim her yer ama insanın ayak parmaklarını bile yakan bir soğukla geldi Ocak ayı. Yine de içimdeki çocukla, kiraz ve erik ağaçlarının pembe beyaz çiçeklerine çok yaklaştık, işe giderken yol boyunca sabret diye fısıldadı kulağıma. Ah o ümitli, hiç susmayan kız çocuğu, yaşama sevinci diyorlar galiba onun adına.

İnsanların henüz yeni takvime, yeni gün, yeni ay ve hatta yeni senenin hepsinin birden geldiği o güne alışamadıkları ocağın ilk sabahında, kafamda kiraz çiçekleri, hastanemin yolunu adımladım her sabahki gibi. Üzerimdeki palto, atkı, şapka, hatta kat kat kıyafetlerim bile adımlarımı hiç ağırlaştıramıyordu. Her zamanki gibi odama yöneldim pürtelâş. Bugün kim doğuracak, hangi hastalarımın kontrolleri var, kafamda çeviriyordum.

Gün ilerleyip iyiden iyiye kollarımı sıvamışken, sıradaki hastamı çağırmasını istedim yardımcımdan. Kapı açıldı. Kırklı yaşların ortalarında dimdik duruşuyla bir bayan girdi odama. Merhaba derken elime yöneldi. Çekingen bir tavırla oturdu karşıma.

“Buyurun Züleyha Hanım” dedim, ismini listemden görmüştüm. “Size nasıl yardımcı olabilirim, ne şikâyetiniz var?

Sustu bir süre, konuşmak istiyor ancak kelimeleri toparlayamıyor gibiydi kafasında. Ben de o, cümleleriyle içinden savaşırken inceledim yüzünü. Güzel bir kadındı, ortalamanın üstünde güzel. Dikkat çekiyordu, zarafet içeriyordu her hareketi. Ancak bakışlarına bir hüzün gelmiş oturmuştu. Yeni de değildi üstelik yer etmişti göz bebeklerine. Şakaklarında beyaz teller hafif parlıyor, alnında mimikleriyle ortaya çıkan iki çizgi o kafanın ne kadar dolu olduğunu ele veriyordu. Her hareketinde ve hatta susuşunda bile bir çekince var gibiydi, kırmaktan korkan bir ürkeklik…

-Doktor Hanım diye sonunda söze başladı. Ben sizin iyi bir cerrah olduğunuzu duydum. Benim bildiğim kadarıyla herhangi bir kadın hastalığım da yok. Ancak ben rahmimi ve yumurtalıklarımı aldırmak istiyorum…

-Siz de mi Züleyha Hanım diyerek rahatlatmaya çalıştım, oysa şaşırmıştım istediğinden. Sizde mi çağımızın hastalığı kanser korkusuna yenik düştünüz? Oysa böyle korkulara pabuç bırakmayacak kadar sağlam görünüyorsunuz dedim gülümseyerek. O da gülümsedi, ancak tutukluğu geçmedi.

“Hayır Doktor Hanım, yanlış anladınız beni haklı olarak. Nasıl anlatırım, nereden başlanır bilmiyorum. Hayata ve duygulara bakışınızı da bilmiyorum. Ama benim deli olduğumu düşünmeyin lütfen. Huzursuzluğu gitti bir anda sanıyorum yargılanma korkusu da. Rahatça yerleşti koltuğuna. Gözlerime bakmadan başladı anlatmaya.

“Üç tane evladım, iyi bir işim, gördüğünüz gibi yolun yarısını geçmiş bir yaşım var. Ancak adımdan mıdır kaderimden midir bilmem, bir de Yusuf’um var. Bilir misiniz Yusuf ile Züleyha’nın hikâyesini, yüzyıllar öncesinden. İşte benim nasibime o hikâyeyi bu yüzyılda yaşamak düştü, değişik bir şekliyle. Masal gibi geliyor kulağa ama yaşadıklarım hiç öyle değil inanın. Yusuf’un nasıl ve ne zaman hayatıma girdiğini hatırlamıyorum bile. Yıllardır, hatta var olduğumdan beri onunla yaşıyor gibiyim. Sabah gözümü her açtığımda ve günün her anında, yaşadığım her güzelliği yıllardır içimde onunla paylaştım. Her üzüntümü ona anlattım. Güzel bir şarkı dinledim, kulağım onun kulağı olsun istedim; bir çocuk gördüm gülümseyen, gözlerimi alsın o da görsün istedim. İçimde bazen anlamsız bir sıkıntı hissetsem bilirdim bir derdi olduğunu, ben de dertlenirdim. Amma velakin ona bir metreden öte hiç yaklaşmadım. Yıllardır her yüzüne baktığımda aynı nuru gördüm, gözlerim kamaştı bakmaya doyamadım, devam edemedim. Elinin dokunduğu her şeyi, aldığı nefesi bile sevdim. O kör kuyuya o düşecekti, kaderinde vardı ama onun yerine ben düştüm. Onu kuyunun içinden yıllar boyu seyrettim. Her baktığımda diğer kadınların bıçağı gibi değildi bıçağım, ellerimi değil yüreğimi kestim. Değil uzanıp gömleğini yırtmak, o gömleğin üzerine başımı yaslamak istedim, yandım yakınına gidemedim. Velhasıl Doktor Hanım, Yusuf diye diye kör kuyunun en dibine indim. Ömrüm de tükeniyor nefesim de gördüğünüz gibi. Şimdi belki rahimimi, yumurtalıklarımı alırsanız, kadın olmaktan vaz geçerim de Yusuf’un yüzündeki o nuru artık görmem. Çıkartın beni bu kuyudan Allah rızası için.”

Hayır, deli değildi, psikiyatriye bile yönlendiremezdim. Her şeyin farkındaydı bu kadın. Donup kalmıştım sözleri karşısında. Bir insan bir insanı nasıl bu kadar sevebilir ve bir sevgi insanı nasıl bu kadar tüketebilir diye düşündüm, tıkandı yüreğim. İçim acıdı yalvarışına, gözlerimi kapadım bir süre.

“Ben sizin düşündüğünüz kadar maharetli bir cerrah değilim Züleyha Hanım. Evet, rahim ve yumurtalıklarınızı alabilirim ama sizi öldürmeden içinizdeki Yusuf’unuzu sizden alamam. Yani sizin benden istediğinizi yapamam. O sevgi her hücrenize sirayet etmiş görünüyor. Bundan kurtulmak değil bununla yaşamak çözüm gibi sanki. Ben sevginin bu kadar çoğunu hiç yaşamadım ve görmedim. Ancak naçizane tavsiyem adaşınızın kaderini yaşayın, “Yusuf’unuzu kimselere vermeyin, ondan vazgeçmeyin. Ve onun sevgisinin sizi kuyunun dibinden ilahi olana, gökyüzüne taşıyacağı anı bekleyin son nefesinize kadar.”

İşte böyle sevgili okuyucu, bazen doktorluk yalnızca doktorluk değildir. Bazen doktorluk, bilgeliktir…

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

1 thought on “Yusuf İle Züleyha”

  1. Ağzınıza sağlık doktorm sizin ağzınızdan çıkan her kelime özeldir sizi tebrik ediyorum başarılarınızın devamını dilerim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.