Muazzez’e Mektuplar

Başlangıç Var Aşka Sevgiye

Pembe ya da tozpembe her neyse, böyle bir hayat istemiyorum ki ben. Adam gibi olsun, düz olsun. Beni sarsın, ısıtsın beni. Kollarında uyutsun. Kucaklasın beni. Sevdaya salsın, alnı açık ve şerefli olsun. İtibarı kalsın cebimizde hep aşkımızın. Şu kadar, avuç kadar toprak bile yeter bize. Yeter ki onurumuz olsun aşka dair. Simgeler yerine şiirlerimiz olsun duvarda, evimizin her yerinde. Uykudan kalkınca, mutfağa kadar şiirler okuyarak gidelim. Öyle temiz olsun. Hepsi de aşk şiiri olsun’’ diye anlatıyor bir kadın karşımda. Hayranlıkla bakıyorum. O muhteşem enerjisine, hayata olan bağlılığına ve az önce gördüğü bana, nasıl da güvendiğine bakıyorum. Oturtamıyorum hayatımda bir yere. Sadece onunla olmak istiyorum. Çok güçlü bir hayatı var diyorum. Benim kurtuluşum bu olsa gerek.

– Hem sen çok çalışkansın, özgüvenin tam. Çok fazla bir şey beklemeyiz ki hayattan. Tuzumuz kuru. Okuyalım işte yan yana. Aç da kalmayız, küçük burjuvayız biz. Oğlum, babam sana beni kesin verir ama dediklerimden çıkmazsan.

Yine bir bağlılık söz konusu eden cümleler dökülüyor kadının ağzından. Bu sahneyi defalarca yaşamış olmamın verdiği tecrübeden olsa gerek, sadece gülümsüyorum. Sonradan, ”nasıl bir tehlikeyle karşı karşıyaymışım meğerse” diyeceği bir sahneyi canlandırmışım oysa ben.

Beklentileri çok saf ama benim enerjimin karşılayamayacağı kadar büyük bir kadın var karşımda. Hayır deyip gidebileceğim yerde, ısrarla elde etmeye çalışıyorum. Üzeceğimi bile bile.

– Bak sen beni kırarsın. Üzersin. Beni yıpratırsın. Mutsuz da oluruz. Ben kalbi kırılınca toparlanamayanlardanım, diye devam ediyor.

Israrla, mutlu oluruz demekten geri kalmıyorum.

İF’te başlayan bu mutluluk, Muazzez’in bana taşınmasıyla taçlanmıştı. Elde ettiğim bir kadın daha olmuştu. Bu defa kendimce zoru başarmıştım yine, ben terk edilen bir adam olamazdım çünkü yeniden. Beni terk edene inat yaşıyordum sanki. Yıllar sonra kendi kendime böyle bir öz eleştiri yapacaktım. Terk edilmeyi kaldırabilmek de adamlığın içindeydi çünkü. Attila öyle diyordu.

Gidişin Öyle Ki

Bir sabah uyandığımda antrede, kapının hemen önünde üst üste bırakılan terliklerin, terk edilmeme dair bir gösterge olduğunu anladım.

Sabah sessizdi ev. Uzun zamandır şiirleri okumadan geçiyordum mutfağıma doğru. Direkt kahvemi alıp, kendi kendime boşluğu izliyor, telefonumda geceden kaçırma ihtimalim olmuş olan haberlere, sosyal medyaya bakıyordum. Epeydir sabah ritüelim buydu. Muazzez çoktan okula gitmiş olsa gerekti. Sıkıcı bir hayattı uzun zamandır benimkisi. Ne yalan söyleyeyim, 2 yıl öncesini aramıyor da değildim.

Sehpada bir kıvrık kâğıt, ”SANA” diye yazıyor kocaman ve bir şeyler karalanmış, dikkatimi çekti nihayet.

Gidiyorum artık ben. Yanından sessizce kalkışımı ve nefesimin göğüs kafesimi en son kapıyı vurup çıkarken, nasıl çatırdattığını duymayacaksın bile. İşte bu yüzden gidiyorum. Artık, onurlu değil bu aşk. Artık, bileklerinde ben kımıldamıyorum ve artık bana ait değilsin. Duvarlarında yazdığım şiirleri okumadın. Okusaydın keşke. Son can çekişlerimi, son haykırışlarımı yazmıştım oraya. Gidiyorum artık ben. Senden uzaklara, seni seve seve gidiyorum. Bir diktatörden kaçarcasına ya da bir salgın hastalıktan… Gidiyorum. Benimle üzülmediğin için, kirpiklerinden artık öpemediğim için, beni ısıtmadığın için gidiyorum. Dramatize etmek istemiyorum durumu. Çok basit işte (kâğıtta ıslaklıklar kurumuştu, ”bir şey olmuyorsa oldurma kızım” derdi babaannem, ben de oldurmuyorum. Boğuluyorum artık, gidiyorum (birkaç zaman sonra bir derdin olduğunda babaanneye danışılması gerektiğini buradan anlayıp köye gidecektim).

Hoșça kal. Rüyalarımda Ölme!

Bir anda terk edilmiştim. Antreyle aramda uzun bir mesafe vardı ve bu mesafenin sonuna doğru ışık azaldıkça antrenin sonunu göremiyordum. Gözüm terliklere takılmıştı. Demek objelerin bile bir tavrı oluyordu ayrılığa dair hayatta. Az önce kapatılmış bir defter olmuştum kendi hayatımda. Aşk bambaşka bir şeydi. Oynayamamıştım bu oyunu. Bir kadının kalbini yerinden sökmüştüm. Öyle diyordu, ama gidiyordu. ”Rüyalarımda Ölme” ne demekti bunu hiç düşünememiştim. Afili olsun diye yazdığını sandığım bir kelime oyunları bütünüydü benim için.

Her şey aynı akışında devam ediyordu. Birazdan hazırlanıp Beştepe’ye gidecektim.

Beştepe’de, terk edilmem üzerine bir kadınla konuşarak aslında çoktan yeni bir ilişkiye başlıyordum bile. Hiç yorucu değildi. Terk edildiğimi anlatıyordum, o beni izliyordu. Birkaç saat sonraya sevgilim olmuş olacaktı.

Yeniden özgürlüğümün biletini elime almış gibi hissediyordum bu mektuplu terk edilişimle. Heyecanlıydım ama bir kargaşalar silsilesi de bırakmıyordu yakamı. Kafamda bir ağırlık, içimde garip bir his. Tat alamıyordum heyecanımdan. Sanki bir simülasyonun içinde, heyecanlı ama gerçek olmadığını bildiğim bir his yaşıyordum şu an karşımdaki kadına karşı. Asla ikinci gün görüşmeyecektik, öyleyse ne yapmalıydım?

O günün gecesinde, başka bir kadınla yoluma devam etmem gerektiğini söyleyen içgüdülerimle, çocukluktan bana annemin yüklemiş olduğunu düşündüğüm ahlakım savaş içindeydi. Bedenimde izlerini hissettiğim bir kadınla, sınırlarımı aşıp hayatıma girecek kadının kokuları savaşıyordu adeta. Duvarda yazan bir söz, aniden çıkarken ilişiveriyordu gözlerime ”ben senden önce ölmek isterim” 2011 yılının Şubat ayında, romantik bir kutlamanın ardından deyivermişti bana bunları. Nazım’ı öyle severdi ki onun Nazım’ı sevmesine hayran olmuştum o gece, kıskanmıştım onu. Senden önce ölmek isterim nasıl diyebilirdi bir insan bir insana? Bana demişti bunu Muazzez. ”Rüyalarımda Ölme” ne demekti peki?

Birkaç zaman kendi içimde var oluşuma zıt davranışlarımla takılarak yaşıyor, bir taraftan anlık izlere takılıp geçmişe dönüyordum. Muazzez’i hiç aramamıştım bile. Özgürlüğümün biletini tek yön kabul etmiştim. Her gün istediğim gibi yaşıyordum. Yatağımda bile boylu boyunca uzanarak rahatça uyuyordum. Çoraplarımı istediğim yere atıyordum, kahvemi koltuğun kenarına koyup, sehpaya ayağımı uzatıyordum. Arkadaşlarımla rahatça görüşüyor, kimde isterse canım onda kalıyordum. Keyfim yerinde, on numara bir kafa yaşıyordum. Bu şekilde ne yazık ki üç ay yaşayabildim.

Tıpkı 2 yıl önceye dönmüş gibiydi hayatım. Özgürdüm ama içimde acı yoktu. Bana ergenlik zamanımdan kalma aşk acısını unutturmuştu bir şey. Acı çekmiyordum ama mutlu da değildim. Muazzez, benim yeniden doğmama neden olmuş, sonra da çekip gitmişti.

Sabah, uyanıp kahvemi hazırlarken, içime oturacak bir söz yazılmıştı kahve dolabının hemen altına” gözyaşları sevdadansa sıcak akar, ayrılıktansa soğuk” yazıyordu. Belli ki gitmeden hemen öncelerde ağlamıştı bu kadın. Ayrılık mesajları her yerde içime işlemeye başlamıştı. Bu filmi görmüştüm ben eskiden, defalarca hem de. Ayrılık ve zaman çizgisi kavramları aklıma geliyor. Kalan ile giden arasındaki o bitmek bilmeyen aynı noktaya varış tablosu, kafamda ilk günkü gülücükleri, onur diyor, sıcaklık diyor, kahkaha atıyor, yüzüme bakıyor gülümsüyor. Tanrım! Deliriyorum. Terlikler hâlâ aynı duruyor. Antreden geçerken, duvarda bir şiir daha ”ben seni nasıl unuturum vesikalı yârim”.

Tek Başına Cam Kenarında

Buradan bakıyorduk en son. Karşımızdaki ince damarlı yaprakların yola nasıl koyulduğunu çiziyordu. Bir bana bakarak, bir tuvaline, üç beş fırça darbesiyle geleceğe bir anı bırakıyordu. Anılarımız diye adlandıracağımız bir şeyler çiziyordu.

Öyle de oldu. Anılarımız olarak o evde kaldı hepsi.

Anılarımızı oysa çok önceden çizmişti. Bunu tam iki yıl sonra, bir nisan ayında yeniden hatırlayacaktım.

Her sabah gözlerin uyandırdı beni, senin yokluğunda ağlardım. Dualar ederdim son kez görmek için seni, gökyüzüne bakardım, ama sen, olmazdın.”

Duvara yazdığın bu belki de ne zamanınca şiirinmiş? Tarihi silinmiş. Yazıya ellerimi sürdüğümde, sana dokunur gibi oluyorum. Ne kadar güzel sevmişsin, ne kadar güzel üzülmüş… Ne kadar bencilmişim ve ne kadar aptal. Yazıklar olsunmuş meğer bana.

Karşılığı olmayan bir hayali sevmişim, yaşamak direnmekken sevgili uğruna. Gizli dünyamda bir ölü gibi hayalleri aldatırdım yalnızlığımla.”

Kahroluyordum. Bu evde daha fazla duramıyordum. Her adımda bipolara yürüyordum. Her adımda bir kalp kırıyordum.

Bir süre kalamayacağım bu evden, toparlanarak gideceğim adresim belliydi. Serkan, Uğur ve Mehmet’in yanına en yakın olacağım yer, Eryaman. Her birinin ayrı bir meşgalesi vardı. Her birinin sana anlatacağı ayrı bir hikâyesi. Sadece hayatı mücadeleyle geçmiş olanlar anlayabilirdi beni çünkü. Uğur, sanatsal yönü ağır basan duygusal bir adamdı. Duygusal dediysek rakıyı o biçim içerdi. Deli yanı vardı diyemem ama kafaya koyduğunu da yapardı. Yazdığım bu dizeleri bir bir irdeleyecek olan yine Uğur’du. Serkan, babacandı. Garip severdi. Güçlüydü, felek ile çemberi arasında bir düzen kurmuştu. Hayata en diplerden başlayanlardandı. İçimizde en çok kitap okuyan oydu, bu nedenle çok görmezdim ona, o her şeyi bilmişlik tavrını. Mehmet, en sakinimizdi ama en güzel duyguları yaşayanımızdı. Herhangi birini incitmektense kendisi kırka bölünürdü. İnsan dostu bir adam örneği ver deseler, Mehmet derdim. Müzikle arasındaki bağ, bir çocuğun korktuğunda annesinin bacağına sarılması kadar güçlüydü. Saza ayrı vururdu, gitara ayrı. Manyaklık derecesinde birine değer verebilir ve sonra yeniden üzülürdü.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.