Evet!

Otobüsün orta sıralarına doğru yavaş adımlarla ilerledi. İlerleyen yaşına rağmen ürkek bir ceylan gibiydi. Çarşafın boynunu sıkan kısmını biraz gevşetmek istedi. Otobüs aniden fren yapınca tutunmak zorunda kaldı ve peçesiyle uğraşmaktan vazgeçti.

Elli yaşındaydı. Koca bir ömür, kısacık anılar, aynı hayatlar, aynı işler ve eksiklikler… Eksilmişti. Eksikliğin ne demek olduğunu öğrenemeden eksilmişti üstelik. Çoğalmak isteği içine bir damga gibi vurulalı birkaç sene oluyordu. Yaşayamadığı her şey onu biraz daha eksiltmekteydi ve nefesi kesilmeden ölümü tadıyor olmak, içine anlamsız ve baş edemediği bir hüzün dolduruyordu.

Cam kenarına oturdu, sabahın erken saatleriydi ve otobüste pek kimse yoktu. Çok erkendi, bir hayli erkendi, güneş doğmakla doğmamak arasında kalmışken ve herkes bedeni, vicdanı, hisleri rahat uykular uyurken o çarşafını sarınmış evden kaçar gibi çıkmıştı. Düpedüz kaçmıştı işte. Umursamaz ve rahat kocasından, yaşadım saydığı eksik yıllardan, çocuklarından ve diğerlerinden… Düpedüz kaçmıştı.

Vücudunu hissetmiyordu, düşündü bunu uzun uzun. Kim, nerde, ne zaman, ne yapmıştı ona? Yayıldı oturduğu yerde. Eksilmişliğini oturduğu yeri doldurmaya çalışarak gidermeye uğraşıyordu. Kim bilir! Belki doğan gün, ölmüş gece onu hiç ummadığı bir yere sürükleyecekti.

Otobüsün camına doğru döndü yüzünü. Kırışmış gözaltlarına, beyaz yüzüne, efkârlı ellerine baktı. Gözlerini kaçırdı yüzünden. Böyle olmazdı, döndü bir daha baktı.

“Yaşayamadığım yılların anısı yüreğime, yaşadığımı sandığım yılların çilesi sûretime kazınmış” dedi kendi kendine. Ne de güzeldi bir zaman… Bakan bir daha bakardı, pürüzsüzdü, eksiksizdi, tamdı; eksilmeden önce, güzelliğini yitirmeden önce, seneler önce…

Ayna olsa sarılırdı aynaya, ulaşabilse okkalı bir tokat atardı. Gelmeyecek, gerisi dönmeyecek öyle uzun bir zaman vardı ki, hangi biri için affedebilirdi kendini? Arkasını döndü, duramadı, döndü bir kez daha baktı. Kolay değil, üç yetişkin çocuk vardı. Yetişmeyi unutmuş, sevmeyi terk etmiş bir erkek ve hatta bir çocuk daha vardı.

Aynada karşılaşacağı şeyden korkuyor muydu? Evet korkuyordu. Evet, bir Allah’tan korkarım diyen kadın; aynada karşılaşacağını bildiği şeyden: yüzünden, ellerinden, tamı tamına elli yılın bıraktığı izlerden, her şeyden; önce kendinden… Evet, korkuyordu. Bunu kısa bir zaman önce anlamıştı. Hissetmişti, bilmişti.

Avucunu cama doğru kaldırdı, elleriyle ellerine dokunmak istedi, soğuk bir cama temas etti ancak. Yüzüne dokunmak istedi, elleri cama değdiği anda, iki çift gözle karşılaştı ona bakan. Dondu kaldı, gençten bir çocuk, çilli yüzü, yemyeşil gözleri, sapsarı saçları… Açıkça izliyordu onu. Dönüp bakmaya cesaret gösteremedi, camdan bir kez daha baktı. İnandığı dine göre ilk bakış günah sayılmazdı, insanlar birbirine tesadüf edebilirdi. Fakat ikinci kez, kasten aynı yere, aynı kimseye bakıyorsan bu günahtı. Günah işlemeye korktu, genç adama bakmamaya daha çok korktu. Ürkek gözleriyle bir kez daha ve bir kez daha baktı. Bir genç gözlerini asla ayırmadan belki annesi yaşında bir kadına böyle bir dikkatle neden bakardı bilemedi. Hoşuna gitmişti. İçinde bir yerlerde közlenmiş bir yanardağ alev aldı.

Sonra düşündü. Yok, dedi. Beni kendimi izlerken görmüş olmalı. Hani, izleyemez çarşaf giymiş kadınlar kendilerini böyle derinden. Belli ki alay edecek. Utandı fakat görmeden edemedi. Bir kez daha baktı. Biraz insan tanıdıysam, dedi, bu genç bana alay eder gibi bakmıyor. Bir garip bakış bu, bilsem elli yaşına değmedim, beğendi de öyle bakıyor diyeceğim.

Sonra aynaya, ayna bildiği otobüs camına tekrar döndü. Gözlerine inanamadı. Ne çarşaf vardı, ne beyaz, ne kırışmış ve kararmış bir yüz, ne efkârlı eller… Yirmili yaşlarda bir genç kız oluvermişti. Eskisi gibi, hani yaşlanmadan önceki çıtkırıldım genç kız! Doyamadı bakmaya, inanmak istedi. Dönüp gence bakabilecek cesareti toparladı yüreğinde, nitekim artık uyuşmuş da hissetmiyordu. Bir hayli dinçti, güzeldi, tazecikti.

O boş otobüs birden doldu taştı. Bir yakışıklı genç… Fakat bir tanıdık bu genç. Yârini hatırladı. Vermemişlerdi ona, babası: “Yok!” demişti. “Olmayacak bu iş. Ne işin var elin okumuşuyla. Öğretmenmiş adam, üç kuruş maaşa bir dirhem yol gidemez, bir ufak ekmek yiyemez onlar. Ben seni Memmed Ağa’ya söz verdim. Ne dediysem o!”

Sedat öğretmeni bildi. Sedat öğretmeni padişah etmiş, en güzel tahtına oturtmuştu yüreğinin. Amma babasına da sırtını dönememişti. Memmed Ağa’yla evlendiği günü hatırladı. Sedat öğretmenin düğün günü kendisini o köydeki büyük ağacın dalına astığını anımsadı. Sonra döndü gence, bu sefer otobüs camından değil; doğrudan baktı.

Yeşildi gözleri. Sedat öğretmen gibi… Sola döndü anası bir şamar vurdu suratına, sağa döndü babası “Olmayacak o iş” dedi. Ayağa kalkmak istedi, Memmed Ağa dikildi karşısına. Otobüsün içinde girecek bir tek delik bulamadı.

Sahi böyle mi olmuştu? Sedat öğretmen sevmiş miydi onu? Hafızasını yokladı. Düğün günü gelip Memmed Ağa’nın elini sıkan ve hayırlı olsun diyen kimdi ya hani? Yanlıştı. Bu hikâye de baştan sona yanılgılarla doluydu işte.

Okumayı söktüğünde eline alıp hatmettiği aşk romanlarındaki gibi değildi. Kimse kimse için ölmüyordu. Ölmeyecekti. Leyla Mecnun hikâyeleri de uydurmaydı belli ki. Sedat öğretmen olduğu gibi hayatına devam etmişti.

Otobüsün camına döndü, bir daha baktı. Genç, yüzünü dönmüştü ondan yana. Sırtını dönmüştü. Yanını dönmüştü. Gencin umurunda bile değildi belli ki.

İlk durakta boşaldı otobüs. Genç de herkes gibi, ilk durakta aynadan camlı otobüsten inip uzaklaştı.

Kadın: çarşafı yüzünü göstermeyen ana, dönüp aynaya bir daha bakamadı. Artık biliyordu, yalan yanlış her şey elli sene öncesinde kalmıştı. O, elleri efkârlı, yüzü kırışmış, gözaltları çökmüş üç çocuklu, dört kocalı bir anaydı.

Usulca indi otobüsten. Yüreği de bacakları da onu, Memmed Ağa’nın mutsuz evine doğru götürecekti.

Hayalleri de onu gerçekler kadar alelacele terk etmişti.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.