Siyah Beyaz Narçiçekleri

Köylü babaların yorgun öfkesi yüzlerinden okunur. Oğlanı buluncaya kadar çocuk telaşları olur; sonbahar gelinceye kadar tütün, arpa, buğday, susam… “Mezarda, dinlenmeye vakit çok” derler. Sevdi mi tam sever bu adamlar. Uçları yaşatmak gibi huyları vardır kasketli pederlerin. Bir çıkmazdadır hepsi. Ağır iş yükü ve omuzları düşüren sorumluluklar… Yaşanmamış hayaller ve kursakta kalmış ümitler… Şanslı doğmak mı? Çocuklar gözden çıkarılacak kadar çok. Bostana, bağa bahçeye, eve dama ırgat lazım. Biri ağlamaya görsün savrulur kapı dışarı. Ah nerede öğretmenin ya da imamın çocuğu olsalardı ya. Köyde yaşıyorsan ağa oğlu dahi olsan ölesiye çalışman gerekir. Avuçların yarık yarık, belinde birkaç fıtık, kaşında yüzünde çizik olmazsa olmazıdır adamların. Hele anan baban yoksa kimsenin fazladan bir topak ekmeği yoktur sana vermeye. Bir değil iki değil, bir ömür boyu kim kime tahammül eder ki? Herkesten iki kat fazla çalışman gerektiğini kavratır hayat, zor da olsa. Karın tokluğuna çalışırsın. Fakat kalbin ve kolların boşluğunu dolduracak bir ana, bir yâr bulamazsın.
Yıllar bir atlının sırtında koşar gibi geçer. Kim olduğunu anlamasına fırsat vermez de öksüzlük kanına işler çocuğun. Kaç yaşına gelirse gelsin yakasında asılıdır.
Bir ayağı mangala dayanmış, dirseğinin üstüne yaslanmış ağır ağır tütün sarar adam. Yere yaslı yanardağ gibi dumanı tütmeye başlar. Keyif için değil ki. Alışkanlık bu. Belki ürettiği bitkiyi test etme güdüsü, belki de yalnızlığını giderme dürtüsü. Bu köyde yaşlılıktan ölmek olasıdır da, henüz cigaradan ölen olmamıştır. Ya hasretlik? Neden öldürmez insanı? Belki içten içe yandığını, küle dönmeden anlayamadığındandır insan.
Akşamdan kalma mangalda kül bırakmayan rüzgâr; sussun artık! Birazdan onun da içine köz düşürecek biri…
Analığı ağır aksak kapıda; “kızı İzmir’e gelin edeceklermiş yakında.”

Hüseyinler hep Kerbela’da ölmez ki! Bu sevdanın ardından, bir kez daha ölür Hüseyin…
Bu aralar dokunduğu her şey biraz soğuk. Odanın sönmeye yüz tutmuş sobasının boruları da soğuk. Soğuk sokaklar zatürre olmuş ciğer gibi uğulduyor. “Kar, mikropları kırmaya gelmiş” diyorlar, bu sene kırılacak mikrobun kendisi olmasından korkuyor. Bu soğuklar da insanlar gibi; içi ısınmayınca birine, kırıp geçirmek istiyor.
Her anı, her olay yaşanmış sayılır mı? Geçmişe dair ne varsa yaşanmamış saymak en kolayı olmaz mı..? Mazinin gazete kâğıtlarıyla birlikte yanmasını seyretmek… Mektuplar mangalda yanarken; aklın ücra köşelerini yakamayacağını bilemez ki insan. Kalbi yanarken kıskançlıktan, elde edememekten kin kaplarken ruhunu. Olur da gözünden devrilecek yaş söndürür yangını diye sımsıkı kapatır gözlerini… Yaşanmamış var sayıp tavana dikse de bakışlarını; coşmakta olan dalganın önündeki set yıkılıverir, salınıverir tutsak edilmiş özlem… Yüreği yufka ekmeği gibi açılır, genişler. Sevmeme ihtimalini zamana bırakmak, çaresizliğin insani olmasıyla alakalı değil midir?
Sevginin kavuşmakla alakalı olmadığını anlaması zor değildir annesiz büyümüş birinin. Sevmek kalpte yaşatmak değil midir? Onu ilk gördüğünde, nar ağacının önünde deli dolu bir kız gülümsemişti, narçiçeklerini kıskandıran… Siz hiç narçiçeği kokladınız mı? Onun kokusu ne ıhlamur, ne sümbül ne de reçineye benzer. Rengi kokusunu bastıran bir çiçektir o. Asıl amacı da çiçek olmak değildir zaten. Kızıl narı patlatmak gövdesinden. Ekşi, tatlı lezzetlere boyayabilmek damakları. Peki, siyah beyaz fotoğrafta narçiçekleri hangi renktir? Ona siyah beyaz fotoğrafta bakıyor olsa da kızıl saçlarını, beyaz gerdanına dizili çillerini, yanaklarında narçiçekleri açmış izlenimini hatırlaması çok da zor değildi. Şimdi o güzellik, kitap arasında kurutulmuş narçiçeği gibi hayatını ikiye ayırıyor. Ondan öncesi ve sonrası… Artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı belli.

Henüz kara cam kutuya gömülü bakışların olmadığı onca yıl geçer. Orta oyunu, masal anlatıcıları, bitmek bilmeyen hac yolculukları ve bilmem kaçıncı kez anlatılarak destanlaştırılmış askerlik hatıraları… Bir de Eylül ayını takip eden günlerde panayır havasında geçen İzmir Fuarı vardır.
Sevdiğinin aynı havayı soluduğu şehre ibadethaneye girer gibi girmesi ince ruhundandır sevenlerin. Sen yaşlansan bile, sevgilinin son görüldüğü haliyle yaşaması olasıdır zihninde… Şehirden çıkarken de ruhunun atmosfere karışması yatıştırıcı bir histir. Bedenini sürükleyerek eve dönerken, çaresizliğini kabullenmiş olmak müthiş bir rahatlıktır. Zaten hayatın yüzde doksanı kabullenmek değil midir?
Hüseyin, sırtında av tüfeği, önünde eşeği kasabadan müjdeli haber getirdiği belli. Cömert kelimesini zorlayan bir savruklukla; her cuma, çarşıda pazarda ne varsa, katıra yükleyip köylüye taşıyan adam bu. İnce uzun bedeni belli ki köye uygun yaradılışlı değil. İlkleri seven meraklı adam teknolojik reform yapmaya hayli hevesli. İzmir fuarında gördüğü siyah beyaz televizyona tarla hâsılatını yatırarak köylüyü şaşırtmayı başaracağı kesin de, hanımından yiyeceği zılgıtı hiç düşünmemiş olacak ki içi rahat… Uzunca bir süre televizyondakilerin de onları gördüğünü düşündükleri için bayramlıklarını giyip geçerler karşısına. Atık, kış gecelerinde; sobalı tek göz odaya istiflenen ahalinin, akşam ağırlanan misafir nefesiyle ısıtılmış ağır kokulu uykuları vardır, rüyaları şenlikli…

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.