Kişisel Çelişim Kitabı

Muallim

Gece boyunca okuyup neredeyse bitirdiği, en çok satan kişisel gelişim kitabının etkisiyle, diğer günlerin aksine evinden çıkarken neşeli ve oldukça hevesli görünüyordu. İçinden, hiçbir şeyin moralini bozmasına izin vermeyeceğine dair kendi kendine söz verdi. Zira kitapta ne hâl ve şartta olunursa olunsun elyaf gibi yumuşak ve pozitif kalmak gerektiği söylenmekteydi.
On beş yaşına basmasına rağmen eve girerken ayakkabısını hâlâ babasınınkilerin üzerinde çıkarma alışkanlığını sürdürmekte olan oğlunun bu münasebetsizliğini, dikte edildiği üzere görmezden gelerek ve de “Bismillah!” diyerek güne başlamak istedi. Malum kitabın dediğine göre “ergendi” bunlar ve terbiye edilmek şöyle dursun, ebeveynlerine birkaç sene istiklâl harbi yaşatabilirlerdi.
Çocuğunun ayakkabılarını kenara itip kendi iskarpinlerini bir süngerle iyice temizledi. 5. kat komşu kızlarının bağrışmalarından, afacan ve atom karınca hızında olanın yine uyuşuk ablasını beklediğini ve asansör kabinini esir aldığını anladı. Akşamki kitap, “çocuk” diyordu bunlara ve -defalarca uyarılsalar bile- yine saygısızlık yapmakta ve sınırsızca davranmada özgürlerdi… O sıra yanından yine selamsız sabahsız ve ışık hızıyla geçen üst kat kiracının, elindeki çöp poşetini sızdıra sızdıra ev yolunu sokak zağarları gibi işaretlemekte olduğunu fark etti. Kitaba göre “çocukluğuna inmek” gerekiyordu bazılarının. Belki bu yüzden Muallim Bey “Hay Allah!” diyerek ve onun adına da utanarak içine pek dert etmeden meşhur yazarın keskin öngörüsüne dayanıverdi.
Kapı aralığından eline tutuşturulan kâğıda aceleyle çiziktirilmiş -çoğu fuzuli iken zamanla asli nitelik kazanan kalemlerin de eklenmesiyle hayli kabarmış- ihtiyaç listesini görünce sesi titreyerek “Maşallah Hanım, Allah versin!” dedi ama zoraki bir tebessüm bahşetmekten de geri durmadı. Ancak iğnelemeyi saniyesinde anlayan kadın mizacının tetiklediği çatık kaşlar ve şiddetle yüzüne çarpılan çelik kapı, akşamleyin kendisini neyin beklediğini gösteren işaret fişeğiydi sanki. Hafızasında, şu sihirli kitabın kalp resimleriyle süslü kimi sayfalarında özellikle dikkat çektiği ve hayat memat meselesi olarak gördüğü “evliliğe dair minik ayrıntılar ile belirli gün ve haftalar”dan hangisini ıskaladığını hesap ederken bir yandan da merdivenlere davrandı. Zira okul yolu, yürüme mesafe ile yarım saat kadardı.
Gökyüzü, sabah haberlerinde hava durumunu “muhtemelen” demeye gerek duymadan tüm dişimsi bilirkişiliğiyle aktarıveren bayan sunucu gibi yarı çıplak ve yarı kapalıydı bugün. Üzerine basa basa belirttiğine göre öğleden sonra güneş etkisini iyice gösterecek ve etraf âdeta pastırma yazı yaşayacaktı. Muallim Bey, bunun için kaban ve şemsiye almaya gerek duymadı.
Sitenin hemen girişinde kapısı açık hâlde duran okul servisine bakışları uzandı gayriihtiyari. İçeride ağır bir müzik altında birbiriyle -sabahın bu vaktinde- çemkire çemkire anlaşmaya çalışan yeni yetme talebelerin yanında –herhâlde- müşteri kaçar kaygısıyla dişini sıktıkça sinirleri alınmışa dönen genç servis şoförünün hâline acımak istedi bir an. Sonra, okul koridorlarında ve sınıflarda yıllardır “Ya sabır!” zikirleri eşliğinde kendi çektiklerini hatırladı. Hiç değilse şoförlerin çileleri birkaç saat kadardı.
Servisin önünden tam da sıyrılıp geçecekken kulağının dibine koca bir gramofon konulmuşçasına acı bir kornayla olduğu yerde irkildi. O havalı kornaya her kim basmışsa çocukluğuna değil sülalesine kadar inmek istedi lakin aklına gelen bu gafilce kelamdan utanarak “Fesübhanallah” demekle yetindi.
Kulağı, aklı ve ruhu kendine gelince kaldırıma çıkarak genellikle izlediği güzergâhtan okula doğru ilerledi. Çöp konteynerini parselleyip sabah akşam âdeti olduğu üzere rızık arayan kara yüzlü alfa kediyi, uğursuzluk alameti saymadan ve de şu meşhur kitaptaki “hayvan sevgisi” başlığı altında işlenenleri referans alarak tatlı bir edayla selamlamak istedi. Kedi, bu samimiyetten hiç de hoşlanmadığını gösterircesine ürkek korkak bir bakış ve tehditkâr bir miyavlama fırlattı kendisine. Muallim Bey, bir iş günü sabahında tırmalanmamak ve millete rezil olmamak için onunla mesafeli bir ilişki kurmanın daha yerinde olacağını anlayıverdi.
Adımlarla beraber vakit de gitgide ilerlemekteydi. Cami dibindeki dört yol ağzını birkaç aydır mesken edinmiş olan seyyar balıkçıyı başıyla selamlayan Muallim, içi ve dışı âdeta sattığı balıkları andıran bu bayat suratlı adamdan aynı ilgiyi göremeyince Allah’ın selamı boşa gitmesin diyerek kendi içinden “Aleykümselam” dedi. Verilen onca selamın ancak birkaçını rica minnet cevaplayan bu adamla geçerli bahaneler kurgulayıp empati kurmak istedi. “Belki morali bozuktu adamın, belki de ekonomik sorunları vardı. Lakin adam, bayat balıklarına onun pek iltifat etmediğini bilmekte ve bundan dolayı yüzünü buruşturmaktaydı…
Oldukça duyarlı ve ayrıntıcı bir kişiliği olan Muallim’in saçları belki de bu nedenle erkenden beyazlamıştı. Hâlbuki okulunda kendisinden on yıl daha kıdemli ama hâlâ saçlarına ak düşmemiş nice kalender meşrep eğitmen vardı. Bazen çok istemesine rağmen bir türlü onlar gibi olmayı başaramamıştı. Hayatı anlamlı kılacak bir şeyler arıyordu daima çevresinde ama bulamıyordu işte. Her şey ne kadar bayağılaşmış, mekanikleşmiş ve şirazesinden kayıp gitmişti… Gün gün artan bu rahatsızlığı son raddeye varınca duruma bir son vermek için rehberlikçi arkadaşının önerdiği yaşam koçluğu kitabını okumaya başladı. Gece boyunca hıfzettiği bu kitabın formüllerinin ikliminde bir gün geçirmeye karar verse de daha sabahın köründe yakaladığı birkaç ayrıntı sebebiyle şimdiden atmosferi kararmış gibiydi. Yine de kendine çekidüzen vermek istedi ve “gülen adam” rolünü oynamaya devam etti.
Otobüs durağına yaklaşınca okula yaya olarak gitmekten vazgeçti. Sabah serinliğinden korunmak için köşe sandalyelerin birine hemen ilişti. Kenarda giyim kuşamından okumuş olduğu anlaşılan genç ve güzel bir bayan durmaktaydı. Belki de diz üstü eteğinin miniye sıyrılacağını düşündüğünden olacak ayakta kalmayı tercih etmişti. Bukleli gür saçları ve kıvrımlı bir sütunu andıran hatlarıyla Yunan tanrıçalarını aratmayan bu görüntünün ötesinden az sonra solucan gibi bir adam peydahlandı. Siyaha boyadığı saçlarının dip renginden ve yüzündeki buruşukluktan yaşının elliye dayandığı belli olmaktaydı. Ayağında, terlik niyetine taktığı yumurta topuklu bir ayakkabı, üstünde ise yakası bağrı açık beyaz bir gömlek vardı. İskarpinlerini takırdata takırdata yaklaştı durağa. Kadını âdeta teğet geçip bir türlü rahat durmayan elleriyle ceplerini kurcalayarak ikisinin arasında çakılı kaldı. Çevresine yaydığı ağır kokudan, akşamcı olduğu belliydi artık. Gece boyu yediği çerezler ve içtiği şeylerin etkisiyle olacak bu sabah soğuğunda bile üşümüyordu adam. O an, kaybedecek hiçbir şeyi olmayanların takındığı cahil cesaretiyle kadına doğru sırıtıp “Günaydın bayan!” diyebildi ve kuru kaba etlerini diğer yolcuya dönerek alacağı cevabı bekledi. Muallim’in gününün aydın olması zaten hiç umurunda değildi.
Kadından, tiksinmiş bir yüzle “Uzak dur be adam!” tonunda yediği fırçanın ardından hiç karizması olmadığı hâlde varmış ve çizilmemiş gibi davranarak geriye dönüp Muallim’in farkına vardı. Ağzında sövgüye benzer birkaç cümle geveledi ve bir şeyler mırıldandı. Onun kaçamak bakışlarına aynı ürkeklikle karşılık veren Muallim’in yine empati hisleri uyandı: “Dertliydi belki adam, bir hayat arkadaşı da olmamıştı bu güne dek; açtı, susuzdu ve yapayalnızdı. Kitabın dediğine göre onları da anlamak lazımdı.”
Sol elindeki otuzüçlük tespihi diğer eline fırlatıp sallamaya başlayan adam, bu çevik hareketinin ardından boşta kalan eliyle ıslık yapıp karşı kaldırımda para çekmekte olan arkadaşına seslendi:
– Şşşiittt! Kâaaazım, bize de laaazım!
Kâzım, bir el selamıyla geçiştirmek istedi onu ama yakalanmıştı ne yazık! Kadından -şimdilik- muradını alamayacağını anlayan adam, kaldırımdan yola atlayarak kurumuş kalçasını sallaya sallaya yürüdü karşıya doğru. Kaldırıma ulaşmaya ramak kalmıştı ki -kendisini rahatsız ettiğini düşündüğü- sinüslerini rögar kenarına doğru iki çevik manevrayla boca etmek istedi. Hayli profesyonel bir şekilde de yaptı yapacağını. Elini pantolonun dizlerinde arka ve ön olmak üzere iki kez dolandırdı. Bir zıplama hareketiyle de bankamatiğin ve işlemini bitirmekte olan arkadaşının dibine vardı. Ardından tespihli eliyle arkadaşının omzuna, sabıkalı parmaklarıyla da bankamatiğe dayandı.
Muallim Bey, yıllardır maaşını çektiği bu bankamatiğin kenarından hangi lağım farelerinin geçtiğini yakinen anlamıştı şimdi. Yanında küçük bir ıslak mendil taşıyarak böylelerinin de arkasını temizlemek gerektiğine inandı. “Maazallah” bu yapılmazsa şehre frengi mikrobunun bile yayılma ihtimali vardı. Kulağına gelen kesik bir “tısk!” sesi ile bu belgeseli kapatıp başka bir filme doğru odaklandı.
Otobüsün arka koltuklarından birine yerleşirken “Ya her şey çok normal ya da ben takıntılıyım” diye geçirdi içinden. O an kendini toplum içinde kelaynak gibi kalmış hissetti. Zira bir türlü çözülemeyen trafik krizlerine rağmen Bond tarzı güneş gözlüğüyle kravatlı bir memurdan daha havalı duran ve çalan sanat müziğine mırıltısıyla eşlik eden şoför, gayet mutlu görünüyordu her sabah; arkada mavi kafalı kız arkadaşını bir kenara sıkıştırıp onun sahibiymiş gibi davranan, kolları boydan boya dövmeli, kot pantolonu pitbul tarafından dalanmış gibi duran hippinin de keyfi yerindeydi. Allah’tan, hanım hanımcık bir kız, yaşlı teyzeye yer verdi de Muallim’in karamsarlığa evrilen kötümser duyguları yeniden ümide yelken açıp filizlendi. Evet, evrende güzel şeyler de olmuyor değildi.
İnerken “Otobüs yerine yaya gelseydim daha çabuk ulaşırdım” diye düşünmeden edemedi. İndir bindir süreci ve trafiğin sık sık kilitlenmesi dolayısıyla kaplumbağa hızıyla ilerleyebilmişlerdi. Her sabah bu can sıkıcı durumu yaşamamak için okula kestirmelerden yürüyerek ulaşmayı yeğlerdi. Bu sayede hem sinirleri yıpranmaz hem de kendisini dinlerdi. Küçük ve dar sokak aralarını çok severdi Muallim Bey. Modern sıfatlı ve beton suratlı site hayatlarına karşın bu yoksul semtlerdeki mahalle ortamını daha sevimli ve insani bulur, hatta buralara heves ederdi. Belki bedenlerini kalorifer petekleri ısıtmıyordu ama duvarlarından birbirlerine doğru oldukça sıcak bir muhabbet ırmağı akardı bu ahşap evlerin…
Bu düşünceler içerisinde okula girerken sabahleyin kendine verdiği sözü tekrar hatırladı. Öğrencilerine karşı daha güler yüzlü ve arkadaş gibi olacaktı bugün. Kitabın tespitine göre “z” kuşağıydı bunlar. Bilgisayar ve internet dünyasında büyüdüklerinden x ve y kuşağına göre oldukça hareketlilerdi. Görmedikleri ve bilmedikleri bir şey yoktu modern kafalara ve anne babalarına göre; ayrıca da çok zekilerdi. Hâlbuki birkaç klavye kıvraklığı ve oyun pratiği dışında çoğu, internetin faydasından bile bihaberdi. Onların özgüven kılıklı pişkinliğini ve burnundan kıl aldırmaz hâllerini gördükçe birçok eğitmen artık yaka silker olmuş ve velilerine de lâf anlatamadıkları için sonunda makaraları koyvermişlerdi.
8 saatlik dersin belki yarıdan çoğunu tüm iyi niyetiyle ve palyaçoluk yaparak geçirmeye çalışmıştı bugün. Fıkralar anlattı, taklitler yaptı, hopladı zıpladı konuyu anlatırken lakin dersler bittiğinde kendisinin hışırı çıkmışken çocuklardan dönüt almak şöyle dursun “Yine yok mu hocam?” tarzında hin bakışlar görünce ilim değil film peşinde olduklarını anladı.
Gön sonunda yürüyecek hâli kalmadığı için birkaç dakika soluklandı… Yorgun argın bir şekilde merdivenleri inerken çocukların birbirlerine ha bire kendisini işaret ettiklerini gördü ve bugünkü “stand up” gösterisinin başarısına inandı. Kuru bir memur maaşına koca yıl boyunca böyle bir performansı sürdürmenin kendisine neye mâl olacağını hesap etti içinden. Hiç mi eviyle ilgilenmeyecekti, hiç mi misafir ağırlamayacaktı, hiç mi derdi olmayacak ve hep böyle güler yüzle takılıp duracaktı? Muallim’i robot mu zannediyordu birileri ya da böyle bir palyaçoluğun sonu nereye varacaktı? Zoraki tebessümlerle karşılık verdi öğrencilerine yine de, kalplerini kırmadı.
Eve dönüş yolunda trafikle ve otobüs curcunasıyla uğraşmaktansa yarım saatlik yürüyüşün kendisine daha iyi geleceğine karar verdi. Vakit ikindiyi çoktan geçmiş olmasına karşın, bayan meteorolojinin pastırma yazı müjdesi hem tutmamış hem de hava çoktan yağmur toplamaya başlamıştı. Yolun yarısını arşınlamıştı ki önce bir çise ardından da şiddetli bir sağanak başladı. Lakin ne sırtında bir mont vardı ne de elinde bir şemsiye… Üstündeki v yakalı kazağın bardaktan boşanırcasına yağan yağmurla beraber ağırlığı iki katına çıkmış, neredeyse ıslanmamış bir yeri kalmamıştı Muallim’in. O an aklına yapmayı unuttuğu alışveriş ve hanımıyla yaşayacağı muhtemel kriz geldi. Bir süre düşünmek için yerinde kalakaldı. Şu an meşhur kitabın tavsiye ettiği tüm Polyannacılık taktiklerini denese de bir sonuç alamayacağına kesinkes inandı. Bugün ilk defa olarak yüzünü buruşturdu ve sinirle çantasındaki koçluk kitabını çıkardı. Öğretmenler odasında altını çizerek ezberlediği son cümlesi geçti hatırından:
“Anı yaşa, hep hür ol, hayatı yönet!”
Sırılsıklam olmuş çantadan aldığı yaldızlı kitabı konteynere fırlatırken alfa kedininki dışında hiçbir kulak, Muallim’in kurduğu son cümleyi duyamadı:
“İnsan olmak için âdab-ı muaşeret!”
Kedinin mahcup bir bakışı ve cevabı vardı sanki:
“Eyvallah abi!”

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.