Doğmadan Öğrenilmeyecek Şey Hakkında

Halk arasında, genellikle gecenin ilerleyen saatlerindeki masa sohbetlerinde, beyin fonksiyonları yavaş yavaş işlevini yitirmeye başlayınca, başlangıç noktasını en çok geçmiş olan tarafından ortaya atılan “Ulan n’olacak bu memleketin hâli” serzenişi ile yıkmak, yok etmek, yerine beğendiğini koymak şeklinde ortaya çıkan devrim hadisesi, aslında asıl manasının sonsuz derece dışarısına çıkmıştır. Hoş, gecenin sonunda en uyanık ve en gaza gelmiş olan kişi tarafından evinin yakınındaki en ıssız sokağa aceleyle “İş, Aş, Hasan Şaş” yazması şeklinde tezahür etse de devrim, bilinenin aksine iki kutu sprey boyanın içine sinmiş değildir. Aslına bakarsanız şu hayattaki en büyük devrim milyonlarca rakip arasından sıyrılıp dünyaya gelebilmiş olmaktır. Hadi siktir edin milyonlarca rakibi, bir tane bile olsa zafer zaferdir. Ancak bazı doğumlar vardır ki zamana pek riayet etmez ve zafer kazandım diye göbek bağını eline almış halay çekerken dışarıda işler pek yolunda gitmiyor olabilir. Bir Yahudi’nin Hitler dönemindeki Almanya’ya tatile gitmesi gibi düşünün. Neyse 93 Haziran’ında büyük bir yarışın içerisinde debelenirken, kafam da bozuk -hem gerçek hem mecazi olarak- demokrasi icabı Özal ölmüş o aralar, bizim evde de haber kanallarındaki gelişmeler kanal sahiplerinden daha fazla izleniyor, malum o zaman da medya özgürlüğü almış başını gidiyor e ben de içerden nasipleniyorum. Mozarttı, klasik müzikti filan pek bağımız yok, şuradan neşeli bir şey koy da dinleyelim denildiğinde “Beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar” çalıyor, hesap edin. Her neyse darbeler, muhtıralar, kapısı işaretlenen evler filan derken bildiğiniz gibi. Bazı medya organlarına göre her şey güllük gülistanlık, şimdiki şey gibi düşünün. Şey gibi… Teknoloji desen toplu ölümlere yetecek kadar gelişmiş durumda. E bütün koşullar benim gelmem için oluşmuş. O haziran gecesi hiç hesapta yokken birkaç tekme darbesiyle kurtulabilirim diye düşünüyorum ancak nafile çünkü normal şartlara göre gelmemem lazım. Zaten ortalık karışık, millet sağ sol diye kafayı yemiş, tarafsız olayım ayranım dökülmesin kafasında olan milyonlar, komünist muhafazakâr partilere iç dünyasında üye olmuş. E zaten Denizli’deyim millet vakitsiz horoz ötse de birkaçından bari kurtulsak diye pusuda bekliyor, bütün kümes başları tutulmuş. Bu gece bu işi bitirmekte kararlıyım ancak kendimi karanlık karın tekmelemek dışında ifade edecek yol bilmiyorum, yalan da söyleyemem siyaset programları benim uyku saatime denk geliyor. E hâliyle annemde bir sancı ki sebebi olduğuma üzülsem de kendimi durduramıyorum. Neyse babam gece filan demiyor koyuyor ne kadar parası varsa cebine. Tabii, fakirliğin şanındandır kıyıya köşeye para zulalamamak. Babam da övünmek gibi olmasın bu konuda çok profesyonel o zamanlar. Koyuyor paraları gece vakti, düşüyor nöbetçi eczane aramaya. Nöbetçi eczanenin yerini tespit ettikten sonra ilacı bulmuş kadar seviniyor ancak sonuca ulaşamadan önüne iki tane serseri dikiliyor, “Sökül paraları.”  Başkasının canını kurtarmak için yollara düşen babam bu defa kendi canının derdine düşmek zorunda kalıyor, İspanyol paça tek pantolonunun şişkin cebini yoklamaya başlayan sivil eylemciler, babamı epey bir hırpalamalarına rağmen paralarını alamıyorlar çünkü alın teriyle kazandığın hiçbir şeyden mücadele etmeden vazgeçmezsin, ben o ara tekmelemeye ağrı sızı vermeye devam ediyorum. Babam iki kişiyle mücadele ederken o gece şans eseri duvarlara yazılar yazanları kovalamayı unutan gece bekçileri yetişiyor imdadına, aynı anda gaspçılar toz oluyor. Babam maddi manevi sağ salim ulaşıyor eczaneye, durumu anlatıyor, alıyor birkaç ilaç aynı hızla ve daha temkinli bir şekilde koşuyor eve. İlacı almanın sevinci ile çalıyor kapıyı ancak yan komşu açıyor, yüzünde babamın hiç de alışık olmadığı bir tebessüm ile karşılıyor. Babam önce besmele çekiyor çünkü gece vakti her şeyi görmüş olabileceğini ve kapıyı açan yan komşunun suratsız Selma lakaplı suratsız Selma olduğunu ve tebessüm ettiğini görünce kendini son derece haklı buluyor. Neyse kapının önünde durmaktansa bu yersiz tebessümün sebebini yerinde gözlemlemek için içeri giriyor, bir de bakıyor ki annemin kucağında ben. Esmer, eciş bücüş, sıradan göz rengine ve sıradan ebatlara sahip sıradan bir bebek. Nasıl bir hayal kırıklığı yaşadığını tahmin edebiliyorum Allah affetsin. Neyse Ramazan ayında kanal kanal dolaşıp sahur iftar demeden yana yana ilahi okuyan, Ramazan çıkar çıkmaz kliplerde yarı çıplak ablalarla dans eden hızlı popçular gibi yan yatıyorum dünya girdabına, herkesten hak ettiği ölçüde nefret edecek kadar demokrasi bilinci ile dolmayı öğreniyorum ilk önce, daha sonra beslediğimiz iki kuştan aldığım hayat dersleri.

Birincisi kaçtı; birinin yanımızda kalması, bizim onu sevmemizle zerre alakalı değil.

İkincisini bir kedi, gözümün önünden alıp götürdü; sevmekle, sahip olabilmek arasında zerre bağlantı yok!

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.